Değişim: Hayatın Lokomotifi

Bak Postacı Geliyor dosyamızın on üçüncü ve son mektubunu Sulhi Ceylan yazdı.

***

Sevgili Postacı;

Yıllar oldu bizim kapıyı çalmayalı… Gerçi başka evlere uğradığını da görmüyorum ne zamandır. Kim bilir nasıl üzülüyorsundur. Güneşin kemâli doğmakta, rüzgârın hikmeti esmekte ise, senin varlığının gayesi de hasretle bekleyen gönüllere sevdiklerinden bir ses ulaştırmak değil mi? Madem öyle neden yoksun?

Sitemlerime kızmıyorsun değil mi? Bilmez değilim gelmeme sebebini… Zaman değişti, sular aktı, yapraklar döküldü ve mektup kendini terk edilmişler otelinin herhangi bir katında sessiz bir odaya hapsetti. Sen, benim hapsetti dediğime aldırma, insanlık olarak biz hapsettik. Suçluyuz.

Zaman zaman değişimin neden bu kadar önemli olduğunu, hayatımızdaki olmazsa olmaz yerini düşünüyorum. Sonra bu düşüncemin de önceden olmadığını ve yeni olduğunu fark ediyorum. Gözlerimiz hep ileri bakıyor mesela… Görmediğimiz birini ya da bir şeyi bekliyor olmalı. Ellerimiz semaya uzanmış, yeni bir tecelliyi bekliyor. Belki de değişim, insan için fıtridir. Zira her gün yaklaşık 330 milyar hücremiz ölüp yerlerine yenileri üretiliyor. Bu sayı saniyede 3,8 milyon hücreye denk geliyor. Bu döngü sayesinde vücudunuzdaki yaklaşık 30 trilyon hücre, hücre tipine göre değişen sürelerde sürekli yenileniyor. İnanılır gibi değil! Her an değişim içindeyiz. Yoksa bu yüzden mi durup durup canımız sıkılıyor ve farklı şeyler yapmak, yeni yerler görmek, hiç tanımadığımız kişilere merhaba demek istiyoruz. Hayatın lokomotifi değişim. Her birimiz bir vagonda, bilinmeze doğru heyecanla yol alıyoruz. İstasyonlar ardımızda küçülüp silinirken, her yeni durakta bizi neyin karşılayacağını düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Böylece akışa dahil oluyor bir yandan da değişiyoruz. Biz değiştikçe hayat da değişiyor, eşyayla ilişkimiz yenileniyor.

Sen de değişimden payını aldın. Pabucun dama atıldı sevgili postacı. İlk yazdığım mektubu hatırlamıyorum. Kime ve ne yazmıştım aklımda değil. İkincisini de hatırlamıyorum. Son yazdığım mektubu hiç sorma. Hayatını bir film şeridi gibi hatırlayanlara imrenmiyor değilim. Ben günübirlik yaşayanlara yakınım. Ama bu, tercih sanılmamalı. Doğduğumdan beri böyleyim. Bu yaşıma kadar kimlere mektup yazdığımın şeceresini çıkaramam. Yahut kimlerden mektup aldığımın… Birkaçını hatırlıyorum tabii… Nedense bazı mektuplar hiç unutulmuyor.

Konunun dönüp dolaşıp e-postaya geleceğini sen de biliyorsun sevgili postacı. Malum, e-posta için sana ihtiyaç yok. Kâğıda dokunmadan, kalemin mürekkebine bulaşmadan, bilgisayarların ve cep telefonlarının ışıltılı ekranlarından birkaç saniyede birilerine ulaşan cümleler… Ne garip değil mi!

E-posta, bilgisayar ağları üzerinden mesaj alışverişi sağlayan bir iletişim yöntemi… Gönder tuşuna basıldığı an karşı tarafa ulaşıyor. Artık mektup beklemek diye bir şey yok. Bu sebeple genelde kısa yazılıyor. Haliyle mekanik bir şey. Kullanıcısını da zamanla kendine benzetiyor. Klasik mektup, üzerinde gönderenden çeşitli izler taşırdı. Kâğıda dokunan elin teri, kalemin mürekkebi kâğıda bırakırken uyguladığı baskı, hatta zarfa sinen koku… E-posta böyle değil. Sözü, insan bedeninden ayırmanın en iyi yolu belki de e-posta! Ruhsuzlaştırmanın… E-postada yazı, ekrandaki piksellerden ibaret bir ışık süzüntüsüne dönüşüyor. Söz, et ve kemikten arındırılıyor. Dokunabileceğimiz bir nesne yok artık. Sunucularda 0 ve 1’ler olarak saklanan bir görüntü. Ama çok hızlı ve bu sebeple hemencecik kabullendik.

Eskiden bir mektup yazıldığında, onun günlerce sürecek yolculuğu göze alınırdı. Sen burada devreye girerdin. Mektupları çantanda güzelce saklar ve bize getirmek için yolları aşardın. Sana gelene kadar bir sürü arkadaşının elinden geçerdi. Bu bekleme süresi de, insana sabretmeyi, arzuyu büyütmeyi ve düşünceyi olgunlaştırmayı öğretirdi. E-posta ise gönder tuşuna basıldığı an karşı tarafta. Haliyle hızlı cevap vermeyi gerektiriyor. Böylece tefekkürü öldürüyor. Ve sabrı… Bu kadar kolay olması bir gün içinde sayısız e-postaya maruz kalmamıza sebep oluyor. Bu da canlı olduğumuzu, zaman ve mekanla kayıtlı olduğumuzu unutturup bizi birbirimize uzak kılıyor. Ne kadar trajik değil mi… Mektubun ana gayesi bizi birbirimize yaklaştırmaktı. Ama e-posta bunun tam tersine hizmet ediyor. Ne günlere kaldık!

Mektuptan e-postaya geçiş ile biz de değiştik. Zamanla, mekânla, hafızayla ve hatta kendimizle kurduğumuz ilişki dönüşüme uğradı. Mesela mektup yazmak, insanın kendiyle baş başa kalmasını gerektirirdi. Öncelikle sessiz bir yere geçilir ve beyaz kâğıt masaya konulurdu. Sonra ne yazılacağı düşünülmeye başlanırdı. Yazılır, silinir, tekrar yazılır, kelimeler özenle seçilir, acele edilmezdi. Böylece mektup yazmak bir ritüele dönüşürdü. Ama e-posta böyle mi! Bildirimlerin, sekmelerin, ekranın yani dijital kalabalığın içinde yazılıyor ve mektubun aksine işlevsel. Kelime seçiminde özen yok. Tamam, iletişim hızlanıp artıyor ama tefekkürü azaltıyor.

Thomas Hobbes’ın “İnsan insanın kurdudur” sözünü haklı çıkartacak zamanlardayız. Bu yüzden bir yandan şaşkın bir yandan da hayatta kalma gayesiyle zamana ayak uydurmaya çalışıyoruz. E-posta geldikçe cevaplıyor, biz de birilerine gönderiyoruz. Öyle ki, geldiklerini hemen öğrenmek için bildirimleri açıyoruz. Bildirimler sayesinde ekrana kilitleniyor ve birbirimizden daha da uzaklaşıyoruz.

Senin son halini merak ediyorum sevgili postacı. Yeni durumdan memnun musun? Mahallemizdeki tüm oturanları tanır, evlerini tek tek bilirdin. Herkese selam verir ve bekledikleri mektubu ellerine tutuşturmanın sevincini yaşardın. Çok da konuşkandın. Bir evin kapısı sana açıldığından hemen sohbete başlardın. Eğer yan evde isek ve seni bekliyorsak, bu duruma kızardık haliyle ama sen aldırmaz ve sohbet ede ede mektupları dağıtırdın. Büyük ihtimal seni emekli etmişlerdir. Emekli yani sana artık ihtiyacımız yok… Yaşlılığını ve yavaşlığını alıp evinde otur demenin bir başka ismi. Evet, hepimiz birbirimize isimler veriyor ve hayatı daha da yaşanılmaz kılıyoruz, yaşamak adına.

Sana neden mektup yazdığımı bilmiyorum. Seni severdim, ama mektup yazacak kadar mıydı, sanmıyorum. Belki de bu mektup, senin üzerinden elimden kayıp giden yıllara yazıldı. Eskimişliğime, bıkkınlığıma… tüm yenilgilerime… ki beni ben eden onlar değil mi? Bir zamanlar yenilgilerden zafer devşirilirdi, şimdi ise yenilgiler, yalnızca yenilerini doğuruyor. Böylece sarmal, her yenilgide daha da büyüyor.

İnsan bazen bu sarmalın içinde boğulurken, neden burada olduğunu sormaktan da geri duramıyor. Meşhurdur, insan hayatının en önemli iki gününün, doğduğu gün ve neden doğduğunu anladığı gün olduğu söylenir. Doğduğumuz günü hatırlamıyoruz. Sonra anne ve babamız sayısız kez anlatarak bize hatırlatıyor ve böylece kendi anımız kılıyoruz. Bu sebeple hakkında çok da konuşamıyoruz. Ama neden doğduğumuzu anladığımız gün, tamamen öznel… Öyle ki bu anlayış bedenimizi ahlaki ve zihni bir özneye dönüştürüyor. Yani insan anlam bulduğu gün şahıs oluyor. Ondan öncesi ise sadece beşer. Ama bu anlam durup dururken bulunmuyor. Rastlantıya yer yok. Bilakis arayış ve dertlenişin sonucu… İstikamet üzere yürüyenlerin bulabileceği bir şey sanki… İstikamet olmasa bile yolda olmakla ilgili en azından. Sıkılanların ve umudunu yitirenlerin harcı değil. Kendi potansiyellerini fark edip açığa çıkartma, zaaflarını görüp üstüne gitme sonucu dünyadaki özgün yerini gören insan, anlamdan bahsedebilir sanırım. Böyleleri için doğum bir imkân, neden doğduğunu anlamak ise bu imkânın tahakkuk etmesi…

Sözlerime son verirken kulaklarımda “Aynı nehirde iki kez yıkanmaz” cümlesi çınlıyor. Akış sürekli, kesintisiz…  Tarih, şehir ve insan akıyor. Ve fikir… Değişim kaçınılmaz, farkındayım. O halde değişimi normalleştirmek ve geleneğe eklenenin de bir süre sonra gelen-ek olacağını kabul etmek gerek. Fakat yine de insan değişmeyen bir şeyler arıyor.

Sulhi Ceylan


BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI 

  1. Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
  2. Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
  3. Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
  4. Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
  5. Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
  6. Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
  7. N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
  8. Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
  9. Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
  10. Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
  11. Cüneyt Dal – Arya’ma…
  12. Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
  13. Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Zeyneb Hafsa Orhan , 28/06/2026

    Sulhi Ceylan yazılarının akabinde (belki mülaki oldukları içindir) bir dönem müşfikliğiyle benzer A. Karaca yâdıma düştü.

    Neden küstürdünüz yahu bu dervişi, nerelerde acep; Türkiye’de mi, nerede denemeler, aduketler…

  • Kübra , 16/06/2026

    Belki de bu yüzden affetmek zaman alıyor. Yaşanılan acının dozu zamanla azalıyor ihaneti tecrübe eden hücreler affetmeyi bilmiyor. Bilgisini taşıyan hücrelerle bu iş daha kolaylaşıyor. Akıp giden zamanla yenilenen hücreler.. Belki de Allahın bize lutfettiği en güzel degisim sen hiç birsey yapmadan durduğunu düsünürken dahi seni onaran hücreler..

  • bilimselnejla , 16/06/2026

    Resûlullah Efendimiz de her daim çağ size uymazsa siz çağa uyun demiştir. Okuduğumuz kadarıyla bundan maksat; teorik ilimler ve sosyal disiplinler boyutu değil, o ilim/bilim bloklaşmasındaki somut üretim, yani zanaat ve teknik kısmıdır. Peygamberimiz tam da yazarın bu e-postaları biriktirip dönüştürme çabasındaki o tatlı, üretken dönüşümü kastetmişti. Ne güzel. Uyanlar kendini yitirmeden şu çağa uymaya devam etsin bakalım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir