Hiç!-Nâme

“Bak Postacı Geliyor”, insanın insana ulaşma arzusunun sonucu…

Dosyada yer alan her yazarımız bir mektup kaleme aldı. Kimi geçmişe, kimi geleceğe yazdı. Kimi dosta, kimi kendisine, kimi bir şehre, kimi bir hatıraya, kimi de hiç ulaşmayacağını bildiği muhataba seslendi. Çünkü her mektup iç dökme, yüzleşme ve hatırlama sanatı…

Şimdi sözü yazarlarımıza bırakıyoruz. Dosyamızın ilk mektubunu Ömer Can Coşkun yazdı: Hiç!-Nâme

***

Sevgili Saygıdeğer Mektup;

Ben hayatımda bir kere mektup yazdım. Onda da mektubu yazmama sebep olan kişi benden bir mektup istedi. Öyle aklıma geldi de yazdım gibi bir durum değil yani. Nostaljik olacağını düşündü sanırım o kimse. Bu mektup benden istendiği vakitlerde tuşlu telefonlar vardı, kontör karşılığı da olsa mesajlaşabiliyorduk. Öyle çok uzun mesajlar atamıyorduk hatta harflerin seslilerini atıyorduk mesajdan. Öyle de anlaşılıyordu. Çok sesli harflere ihtiyacımız yoktu. Sessiz sakin yaşayan biz insanların çok da bağırmasına gerek olmadığı zamanlar… Herkesin kendi kadar yaşadığı zamanlardaydı bu mektup meselesi. Şimdi bağır çağır konuşmazsan konuştu saymıyorlar, sessiz sedasız kalırsan pısırık oluyorsun ya. İşte öyle çığlık çığlığa büyük bir sessizlik çukuruydu benimki ya da bizimki. Neyse.

Sevgili Saygıdeğer Mektup!

Bu mektup sana.

Nasılsın? Bu soru benim hayatımda sormayı en çok sevdiğim soru. Şu zamanda böyle bir soru sorduğumda kendimi bir merhem sürüyormuş gibi hissediyorum bazen; bir halta yaramadığımı, sırf girizgâh olsun diye sorduğumu hissediyorum çoğu zaman. Muhatapla alakalı bir durum değil yani, ben nasılsın deyince kendi iç seslerimin (evet, artık iç sesim yok seslerim var, yaşım ilerledikçe yeni yeni sesler duyuyorum, Allah’ım inşallah iyiyimdir) birbiriyle çatışmalarından ortaya çıkan alevli tartışmaya yanmaz tava yerleştiriyor, biraz yağ gezdirip (zeytinyağı) iki yumurta kırıyorum. Afiyet olursa. Hani yanına çay falan diyecek varsa çay romantizminin kahvaltımda bile yeri yok, ıhlamura geçtim. Kesin ve gereksiz bilgi.

Fıtrat gereği soruyu sorup kendi cevabını vermek gibi bir huyum vardır. Bak “nasılsın” dedim kendim konuştum. Sanki sen nasıl konuşacaksan! Konuşursun niye konuşmayacakmışsın? Bir izin versem neler diyeceksin kim bilir? Ben de onu düşünüyorum lafı uzatırken. Benden bu mektup istendiğinde bir heyecanla beyaz bir kâğıdın başına geçip ne yazdım da gönderdim? Şu an benimle konuşabilsen diyecek bir sözün var mı? Yoksa seni de kilitli mi bıraktım bir çekmecenin diplerinde? Bir hatırlasam!

Sanırım sen benim ilk travmatik hafıza kaybımsın. Tıpta böyle bir tanı var mı bilmiyorum (varmış Google’dan baktım). Yoksa da umrumda değil ben doktor değilim zaten. Kendim hariç kimseye teşhis koymadım, kendim henüz kendimi Sağlık Bakanlığına şikâyet etmedim, yanlış teşhis ve tedavi yüzünden mahkemelik olmadım. Yalnız olsam çok yatarım var (Bu cümledeki “yalnız” bağlaç, bağlaç olan yere virgül gelmez, kuraldır. Koymayınca da “yalnız olsam” gibi bir anlam da çıkardım ben, belki siz hiç oralı olmadınız, ben çok oldum. Çok oldum derken haddimi aştım gibi bir anlam da çıkıyor. Allah’ım inşallah iyiyimdir). Ne belalara uğrardım Allah korumuş, ben inadına düşmüşüm. Eskiden bir yazıya başlarken sonunun nereye varacağını bilirdim, şimdilerde bir labirentin içinde geziniyormuş gibi hissediyorum ve bu labirentin sonunu aramaya bile uğraşmıyorum. Benim girdiğim labirentlerin duvarları eskiden betondu, şimdi güllü çiçekli, bazen bir duvarın güzelliğiyle saatler geçiriyorum. Ne yazasım geliyor ne yazdığım bir iki kelimeden kurtulup metinden çıkasım ne metni bitiresim ne okuyasım. Bırakasım var, her şeyi bırakasım. Sonra diyorum arada bir de olsa şu dünya gerçekliğinden sıyrılıp yargılanmadan saçmaladığın bir tane yer var, o da bu labirent, kal burada. Arafın bahçeleri de güzeldir. Kalıyorum.

Sevgili Saygıdeğer Mektup!

Hatırlıyorum, odamın kıyısında köşesinde bir beyaz kâğıt bulmuştum. Ucu katlanmıştı, yazmaya başlamaktan çok kıvrılan ucuna takılmış; şu an bilmediğim, o zaman kıymetsiz olan, şimdi her saniyesi kıymete binen zamanımdan birazını harcamıştım. Düzelmemişti de zaten. Bütün yazılarını el ayak çekildikten sonra yazan biri olarak gece gece yeni bir beyaz kâğıt bulamayacağımı ve açık dükkân olmadığını bilerek elimdeki yıpranmış kâğıda bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Sanırım niyet edip sadece niyetten sevabını umduğum bir mektuptu bu. İçi boş gitti. Yazmaya ne kadar uğraştım neler yazdım hiçbirini hatırlamıyorum. İşin garibi zarfı da hatırlamıyorum. İşin daha garibi gönderdiğim kişinin yüzünü de hatırlamıyorum. Ağır travmatik hafıza kaybım. Sen “Sevgili Hiç Kimse”ye gittiğinde neler okundu, nelere gülündü, nelere sevinildi mesela. Karşılığında bana nasıl bir mektup geldi, geldi mi? Ya da teknolojiye hızlı bir geçişle telefondan bir kısa mesajla “mktbnu aldm çk mtlu oldm grşrz kib” metnine “;)” mesajıyla karşılık verip bu garip iletişim şekline başta saatler ve sonra iki tane sembolle iki kontör mü harcadım?

Sevgili Saygıdeğer Mektup;

Hadi kitabın ortasından konuşalım. Yani ben konuşayım. Sen tek sayfa bir kağıtsın öyle ortan falan yoktur. Kitap da değilsin zaten. Her şey çok kötüye gitti, hem de nasıl, böyle uçurumdan aşağı yuvarlanır gibi. Hatırlamıyorum şimdi ama “Sevgili Hiç Kimse”ye yazdığım ve zihnimde bembeyaz bir yer edinen mektubumda kesin üst perdeden bir sürü laf etmişimdir. İşte ben o perdeden de düştüm. Rüzgâr şişirdi o perdeyi keyifli geldi bana da aşağı doğru kayar giderim dedim. Fışşşşşşttt diye bir sesle indim aşağı. Ayaklarımın üzerine indim. Pek bir şey olmadı. Hemen alıştım. Dışarıdan pek bir şey belli olmuyor merak etme. Ama bazen kendimi Osmanlı’nın son dönemi gibi hissediyorum. Dışarda bir kargaşa içerde ayrı bir kargaşa. Ben tek başıma yürütemiyorum bu bedenimi bir de meşrutiyet, meclis falan isteyenler var. Kafam atarsa bırakırım her şeyi onlara. Ne yaparlarsa yapsınlar. Ama pek de güvenmiyorum. Sokakta beni manyak salak hareketler yaparken görürsen onların yüzündendir, hemen al yemeğe götür. Aç bırakmıştır bu zatlar beni. Yemek yedikten sonra da düzelmezsem üstüne bir tatlı. Yok ya o kadar değil. Şaka bir yana bazen biri gelse diyorum, bak oğlum dese, bu kafa beyin, yürek kalp, dalak böbrek kısaca sende sana emanet bu beden ve içinde olup olmadığı konusunda hâlâ saçma tartışmalara girilen bu ruh var ya böyle kullanılır dese, bana anlatsa. Ben de şimdiye kadar inadım inat demeyi bırakıp adam gibi dinlesem bir köşede, her şeyi sırf kendi kibrinden, beş farklı insandan beş yüz defa dinlemeden öğrenmeyen ben, bunu iki dakikada öğrensem, nasıl güzel olur. Uzun vadeli planlarım yok. Huzurlu bir uyku için sadece. Vizyon yok bende. Mesela böyle anlatsalar ve deseler ki ne istersin. Bir iki saat uyumak istiyorum, nasılmış bu huzurlu uyku derim.

Sana kalemle bir şeyler yazmaya çalıştığım zamanlardan bugüne yirmi yıl geçmiş ve henüz yüreğimin alt tarafını iki parmağı ile burup sıkıştıran şeyin ve beynimin karanlık taraflarından gelen nedensiz seslerin sebebini bulamamışım. Manasız davranışlar olarak nitelendiriliyor bu kendi kendineliğim. Bir işle uğraşıyorken hem işi uzatıp hem de aceleci davranmamı, merdivenleri teker teker inmememi garip buluyorlar. Arkandan biri mi kovalıyor derlerdi görünce. Hep aynı yanlış benzetme. Sen yapabileceğin en hızlı hamleyi yaparak ciğerlerinin parçalanması ve kaburgalarının kırılması ihtimalini göze alıp kaçmak istediğin o her neyse ondan kaçmayı denedin mi? Ben de denemedim ne alakası var?!

Sevgili Saygıdeğer Mektup!

Ben hayatımdaki iyi kötü her şeyi yarım bırakırım. Bunlara insanlar da dahil. Sana yazdığım bu mektup da bir sonuca bağlanır mı bilmiyorum. Yüksek ses müzikle yazıyorum zaten içimden gelen sesleri duymamak için. Sana burada veda ederken bu mektup konusu ile ilgili bir konuya değinmek isterim. Samimi mektup yoktur. En samimi mektup kimsenin okumayacağından emin olduğun mektuptur. Kişi yaralarını açarken bile sağına soluna bakar etrafta kimse var mı diye düşünür. Hacca gitsek Kâbe TV’de görünüyor muyum diye düşünen insanlarız biz, yeterince dipteyiz bence. Damarlarımızda akan kandan emin olduğumuz kadar kibrimizden eminiz. O yüzden tamamen samimi gelen bir metin bile sırf samimi gelsin diye yazılmış bir kandırmacadır. İnsan inanmayı çok seviyor. Her şeye inanıyor. Bu yüzden güzel her şey. Nedir güzel olan diye sorsalar “her şey” diyecek kadar güzel her şey. Yani “Hiç!”.

Sevgili Saygıdeğer Mektup!

Bu mektuptan da bir önceki mektuptan kaçtığım gibi kaçmam gerekiyor. Hatırlamıyorum çünkü o mektubu. Hafıza kaybı güzel bir şey. Sorumluluk yok. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Kim sorarsa selam ederim. Ötesi farzdır beni ilgilendirmez.

Müsaadenle…

Fışşşştttt…!! 

Ömer Can Coşkun

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir