
Hâlimden Sulhi Ceylan’a Uçurulmuş Haber (2)
İstanbul, Ankara, İzmir derken şimdi tekrar Ankara… Görünen o ki birkaç yıllığına da olsa Ankara’ya demir attım abi. Sanırım bu üç şehir arasında yaşaması en kolay olanı Ankara. Yine de her üç şehir geometrisi olmayan arı kovanlarına benziyor. Her şey; insanlar, otomobiller, dükkânlar köpürmüş bir kargaşa içerisinde bal üretmeksizin vızıldayıp duruyor.
İstanbul öğrencilik yıllarıma yurtluk etmişti; Ankara ise iş hayatıma. Mesleğe intibak etmeye çalıştığım bir buçuk yılı bu şehirde geçirdim. Hayatın bu safhasında maalesef öğrenciliğin bahar havasından iz yok. Yine de çalışmaktan memnunum ah şu hayatımızı mahvetmeye yemin etmiş “insan”lar olmasa…
Aslında başkent benim için toprağa serilmiş dev bir siyasi bulmaca. Mesela Eymir Gölü taraflarında bir düğüne giderken geçtiğim “Turan Güneş Bulvarı”, başta DP’den milletvekili, sonra Hürriyet Partisi’nin kurucularından en sonunda CHP/MSP koalisyonunun mimarlarından ve 1970’lerin dışişleri bakanlarından. En önemlisi ise savaş parolası olan kızının adı: Ayşe tatile çıksın.
“Nevzat Tandoğan Parkı”, İnönü’nün başvekillik görevinden uzaklaştırıldığı dönemde (Eylül 1937) “haftada muayyen bir gün” yemeğe gidecek kadar yakını, Ankara’nın 18 yıllık haşin valisi ve tutuklanarak huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti’ye Ulan öküz Anadolulu; sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? diyen adam.
Peki ya meşhur “Tunalı” yani “Tunalı Hilmi Caddesi”. Tanıl Bora’nın deyimi ile “acar bir modernist”, son Osmanlı meclisinde mebus ve ilk TBMM’de milletvekili, Abdullah Cevdet’le beraber Osmanlı dergisini çıkaranlardan. Saymakla tükenmeyecek daha nice örnekler: Ahmet Taner Kışlalı, Mahmut Esat Bozkurt ve Ziya Gökalp caddeleri…
Bir de elbette mekânlar: Türk Ocağı, Ankara Palas, bilhassa hukuk ve dil tarih coğrafya fakülteleri ile Ankara Üniversitesi ve eski meclis binaları… Cumhuriyet ideolojisinin cisimleştiği yerler. Ciğerlerini politikanın kendine has havasıyla doldurmak isteyen veremliler için herhalde daha iyi bir sanatoryum yoktur.
İlk İtalyan şehir devletlerinde “yarı kutsanmış şehir kurucusu kültü” varmış.[1] Bizim şehirlerimizin ise tek bir şahsa mâl edilmesi kurgusal anlamda olsa dahi çok güç. Ancak ilk ve saf hâlleriyle uzun yıllara yayılan emeğin mahsulü olan şehirlerden en az ikisinden söz edilecekse, bunlar elbette İstanbul ve Ankara’dır. Muhakkak ki bu şehir derbisinin arkasında, mimarları olan kadroların duyuş ve anlayış farklılıkları yatıyor.
Ankara’yı; “Amerikalı bir sinema kumpanyasının bir günde kurabileceği” bir şehir olarak gören de var[2], sinesinde yaşayan yazar ve şairlerin cümbüşleriyle dolup taşan “geniş bir edebiyat atmosferi” olarak tarif eden koca bir kitap yazan da.[3]
Maalesef ki evimin yakınlarında yürüyüşe uygun güzergâh yok. Şayet olsaydı siteye ne kadar çok yazı gönderebileceğimi bir düşün abi. Evet yüzündeki tebessümü görür gibi oluyorum. Ev ile iş arasında sıkışıp kalınca insanın zihnindeki mana kuyularının kuruyacağına şüphe yok. İstanbul’da, yüzleri ruhuma sükûnet rüzgârı estiren pervaneler gibi dostlarım vardı. Burada ise beni teşvik edecek bir muhitten yoksunum.
Şu sıralar birlikte geçirdiğimiz mesai azalsa da kitaplar, ruhumun etrafına ördüğüm hisarın temel taşları… Pupa yelken giden 21. asır; insanlığı kıstırabildiği her köşe başında bıçaklamaya, güzel olanın karşımıza çıkabileceği her sokağı kapatmaya devam ede dursun… Ben günümüze kayıtsız fakat yüz yıl öncesine dikkat kesilmiş bir halde yaşamayı sürdüreceğim.
Ferhat İnan
Kaynakça
[1] Virginia Cox, İtalyan Rönesansı’nın Kısa Tarihi, trc.: Cumhur Atay, (İstanbul: İletişim Yayınları 1. Baskı, 2020), s.59.
[2] Necip Fazıl Kısakürek, Bâbıâli, (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 22. Basım, Ekim 2020), s.138.
[3] Necati Tonga’nın Bir Edebî Muhit Olarak Ankara eserini kastediyorum.
Ferhat İnan – Dört Bucak Yalnızlık


1 Yorum