ahmet bey’in kuşluk rüyâları

kıymetli editörüm,

mektubumun ilâvesinde bulacağın metnin maalesef tamamını okumak bugün için mümkün değil. karaçi’de bir sahafta urduca, farsça ve ingilizce kitaplar arasında ne aradığımı bilmeksizin aranıp dururken bir deftere rastladım. latin hurufatıyla yazıldığı için evvela ingilizce zannettim, fakat dikkatli bakınca türkçe olduğunu fark ettim. kapakta yaldızları dökülmüş olsa da bu eski ece ajandasının logosu kendini belli ediyordu. rutubete maruz kalan defterin, dolmakalemle yazılmış birçok sayfasında eprimeler, dağılan mürekkepten arta kalan siyahlar griler hâkimdi. defterin bir yerinden sonra rutubetle suyla temasa mukavim bir kalemle yazıldığı için sonlarda altı-yedi sayfadaki yazıların sağlam kaldığı görülüyordu. defterin baş tarafında “ahmet bey’in kuşluk rüyâları” ibareleri stilize edilerek beş altı kere yazılmıştı. bu ibareden başka soluklaşmış bir “ahmet bey’in karanlık düşleri” ibaresi de görülüyordu, yazının soluklaşıp bozulmasına bakılırsa anlaşılan bu terk edilen eski isimdi. defterin sahibi her kimse bir isim arayışındaydı. ama neye isim arıyordu, bir romana mı, bir hikâyeye mi? bunları tam olarak anlamak mümkün olmuyordu. tabii, en tuhaf olan bu yıpranmış ece ajandası’nın pakistan’ın liman şehri karaçi’de ne aradığıydı, herhalde bunu bilmek mümkün olmayacaktı. fakat öyle olmadı, defterin sahibi hakkında umduğumdan da fazla bilgiye sahip oldum. defterin sahibi ahmet isminde bir gençmiş. bana anlatıldığına göre tika’nın karaçi’deki bir faaliyeti için buraya gelmiş. onu tanıma fırsatı bulan ve bana hikâyesini anlatan arkadaş, ahmet’ten çok etkilenmişe benziyordu. neşeli, zarif, içten bir gençmiş; hoş sohbetinden pek istifade etmişler. farisîden ezbere şiirler okumuş onlara. bağlamasını eline alınca devrâna geçen bir derviş gibi odanın içinde döne döne çalıp söylermiş. otelin lobisinde tek başına kitaplara gömülünce mahzunlaşır, uzaklara dalıp gider, dertlenirmiş fakat bir tanıdığı görünce bulutlar dağılır, hemen tebessüm edermiş. ahmet’in hikâyesi uzun, belki bir başka sefere anlatırım. şimdilik şu kadarını söyleyeyim: denildiğine göre ahmet keşmir’de kaybolmuş, bir daha gören olmamış, karaçi’ye dönmemiş. oteldeki birkaç şahsî eşyasını arkadaşları götürecek olmuş. fakat birkaç kutu tutarındaki kitabı karaçi’den istanbul’a taşımaya hiçbir arkadaşı katlanamamış. kitapları iki kutu yapıp sahafa satmışlar, parasını da ahmet’in hayrına sadaka olarak dağıtmışlar. tabii, kitap nedir, defter nedir diye düşünüp ayırt edecek pek kimse olmadığı için bu defter de kitaplarla beraber sahafa düşmüş. defterin böyle tahrip olmasını, rutubete maruz kalmasını ise izah edemiyorum. defteri satın aldığım sahaf, kitaplardan çok başından hiç kalkmadığı semaverini ve tütün tabakasını sevdiği için onun ihmali olduğunu sanıyorum ama o da suçu ahmet’in arkadaşlarına atıyor. işin içinden çıkmak mümkün değil. işte aşağıda okuyacağın metin, bu ahmet kardeşimizin yazdığı defterden… metinden de kolayca anlaşılacağı üzere “ahmet bey” diye anlatılan kendisi değil, belki dedesinin romanını yazmak istemiştir, bilemiyorum. bana soracak olursan ilk romanını yazan bir aceminin okuyucuya yaptığı bayat bir şaka bu, güya kendi ismini verecek filân… bilindik, ucuz postmodern numaralar bunlar. açık konuşmak gerekirse ben metni sevmedim, bir kere “ahmet bey’in kuşluk rüyâları” gibi tanpınar’ın metinlerini çağrıştıran bir ismi var. hem roman cinsine o kadar kıymet vermediğimden, hem de tanpınar’a karşı hissettiğim soğukluk ve mesafeden ötürü bu metne ısınamadım bir türlü. yine de onun gün yüzüne çıkmasını istedim çünkü -beni bilirsin- elimde imkân olsa yeryüzünü bütün kâğıtlarını “tasnif” etmek ve arşivleştirmek, kütüphaneleştirmek isterim. evet, bu kadar söz yeter, işte “ahmet bey’in kuşluk rüyâları”:

(…)  müesseselerin, hangi mütefekkirlerin, hangi mücadelelerin izinden buralara geldik? bunların düşünülmesi icap eder. şu an benim konuştuğum kürsünün hür ve müstakil kalabilmesi için ödenen bedellerin haddi hesabı yoktur arkadaşlar! bazılarımızın hafızaları tazelensin diye, temayüz eden gençlerimizin de hafızalarında yer etsin diye söylüyorum: kemal tahir, 1971 yılında ihtida ettikten bir müddet sonra o yılın bahar aylarında erenköy’de necip fâzıl kısakürek, nurettin topçu, attila ilhan, erol güngör, sezai karakoç ve idris küçükömer’le yaptığı görüşme bugünlerimiz için bir kıvılcım mahiyetinde olmuştur. bakın, bugün gazetemizin tirajı yüz bindir. eğer kemal tahir hayatta olsa da bunu görseydi, muhakkak bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünürdü. bu gazetenin tirajı bir bir düşer arkadaşlar. çünkü her sabah gazetesini okuyup cebinde taşıyan ve bunu fikrî mücadelenin olmazsa olmazı olarak gören bir okuyucusu vardır, ölmeden bu gazeteyi bırakmazlar. ben de gençliğimde, üniversite çağımda gazetemizi bazen olurdu ki yemek paramı, yol paramı vererek takip etmek durumunda kalırdım. bugün de böyle fedakârlıklarla gazete, dergi, kitap ve parti faaliyetleri için müracaat ettiğimiz dayanışmalara nice fedakârlıklarla iştirak eden arkadaşlarımız vardır. fikrî cepheden ayrılmayan, reel politik’e yüz vermeyen az sayıdaki münevverin çilesi ve sabrı sayesinde bugün, türkiye’nin ve hatta yeryüzünün yarınlarına bir umut olan bir hareket kıymetli yürüyüşünü sürdürmektedir. bakın, bugün hareketimizin bünyesinden çıkmış ve türkiye büyük millet meclisi’nde otuz kişilik grubu olan parti, ülke gündemini belirleyecek canlı, kuvvetli bir siyaseti takip edebiliyor. bu partinin iki milletvekili geçen yıl suikasta kurban gittiği hâlde, bu otuz kişi hiçbir tereddüt ve korku emaresi vermeden siyasetlerini yürütmektedirler. yüzleri burada olmadığı için kendileri hakkında mültefit konuşuyorum, gerçi bir hakikati söylemenin neresinde iltifat var diyeceksiniz. fakat bu arkadaşlarımız şu söylediklerimi bile büyük bir mahcubiyetle karşılayacak seciyeye sahip kimselerdir. onların bu tavrına rağmen, bizim münevverlerimiz partiye gitmeyi, bu arkadaşların ayağına gitmeyi zûl addediyorlar. yanlış anlaşılmasın, münevverlerimizi tenkit etmek için söylemiyorum. bilâkis, eğer münevverlerimiz “yalın kalem” ortada olmasalar, parti üyeliğini küçük görmeseler ve hakikatin peşinde gitmek uğruna her türlü akademik unvanı, her türlü danışmanlık payesini kısaca mevcut sistemin kendisine lejyon yapacağı her türlü dünya nimetini, belki de belâsını, reddetmeseler öyle sanıyorum ki hareketimizin partisi, bu itibarı ve şerefi taşıyamayacaktı. nâçizâne kanaatim o ki, münevverlerin de tavrı bu hareketin ihlâsını ve hasbîliğini açıklamaya yetmeyecektir. ben öyle inanıyorum ki bu hareketi ayakta tutan şey, dayanışmamıza iştirak eden ve temiz kalmak, dünyanın kirine bulaşmamak cehdindeki elli, altmış bin kişilik serdengeçti topluluktur. bunlar elinin emeğini, zihnî kapasitesinin imkânlarını maişetlerine dayanak yapmış kimselerdir. devlet memuriyetine yüz vermezler. askerlik olmasa, hiçbir devlet memurundan da başka hiçbir kimseden de emir almazlar. bu insanların zekâtı, cimri zekatı değildir; bunlar mallarının kırkta birini değil, üçte birini infak ederler. böyle insanlarla birlikte olduğumuz için, onlarla aynı hareketin içinde olduğumuz için allah’a binlerce şükürler olsun.

ahmet bey, birden uyandı, beyninde “şükür olsun, şükürler olsun, şükürler olsun!” sesi çınlıyordu. alnında biriken teri başucundaki mendiliyle sildi. saate baktı, daha sabahın on biriydi, öğle namazına iki saat vardı. “biraz daha uyusam…” diye geçirdi içinden. kalktı, bir bardak su içti, tekrar yatağına döndü. cep telefonuna el attı, “1 mesaj alındı”. açtı mesajı: “muhterem ağabeyim, fikirden bu kadar mı uzaklaştınız, dünkü yazınızda sezai karakoç’un parti kurmasını tahfif etmişsiniz, bu kadar mı hükümete yanaştınız?” canı sıkıldı, tekrar uyuma isteği bulamadı içinde. masanın üzerindeki gazeteye uzandı. haberden birkaç satır okudu: “… ünlü şair hakkında açılan sergide muhabirimiz, oğul mehmed kısakürek ile görüştü. kısakürek ‘üstadımızın adının malûm ödüllere verilmesini istemiyoruz. necip fâzıl kısakürek’in heykelini yapmak, onun fikriyâtına küfretmektir. maalesef bunları reis-i cumhura iletemedik, bize randevu vermediler. televizyon köçeği baycu ılıcalı’nın aldığı randevuyu, biz alamadık.’ diye konuştu.”

 

mehmet raşit küçükkürtül

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Zeynepp , 15/01/2024

    Aslında metnin başlığı bile beni birtakım rüyalara sevk etmeye yetti . Örneğin Amakı Hayal isimli filibeli Ahmet Beyin rüyalarını andırıyor. İlginçtir ki metni okurken ise sizın bahsetmenizden evvel benim de aklıma Tanpınar geldi. Bir diğer çağrışım ise bende son zamanlarda dinlediğim “Kul ahmetin ceketi” isimli Barış Manço şarkısı oldu. Biliyorum bu kadar çağrışım fazla. Fakat tüm Ahmetleri dizmiş oldum buraya. Kaleminize kuvvet . Şarkıyı dinleyin, dinlettirin. :)

  • Feyyaz Kandemir , 10/01/2024

    buradan mücahit emin türk’e sesleniyorum: hiciv öyle olmaz böyle olur birader!

    • Muhalif Tosun :) , 10/01/2024

      Mücahit Emin Türk, hiciv sanatının bir tahtı olacaksa o tahtın yegane sahibi bir yazardır. Görüşünüze katılmıyor muhalefette bulunuyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir