Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz

Bak Postacı Geliyor dosyamızın ikinci mektubunu Oğuzhan Yılmaz yazdı: Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz

***

(Editörümüzden gelen mail sonrası kime mektup yazacağımı uzunca düşündüm. Elazığ Tımarhanesi’nden Allah’a mektup yazan zat hatırıma düştü. Her okuyuşumda üzerimde tesir bırakan mektubu üzerinden kendisine bir mektup yazmaya niyetlendim. Bahse konu ettiğim mektubun tamamına muhtelif sitelerden kolaylıkla ulaşabilirsiniz.)

Elazığ Tımarhanesi Sakinine,

Sizi tanımıyorum, isminizi cisminizi bilmem, ki mektubunuzda isminizi önemsiz cisminizi değersiz atfetmişsiniz. Ne vakit neler yaşadığınızı, neden tımarhaneye düştüğünüzü de bilmiyorum ancak Allah’a olan arz-ı halinizi defalarca okudum. Ahir deminizde misafiriniz Azrail’i beklerken yazdığınız bu son arz-ı haliniz bana Yunus Emre hazretlerinin “Seni sevenlerin ola mı aklı / Bir dem uslu ise her dem delidir” mısralarını anımsatıyor. Neyse ki biz akıllıların misafir olarak Azrail’i beklemek gibi bir tasası yok. Çünkü hiçbirimiz onu lâyığıyla ağırlayabileceğimize güvenmiyoruz. Hem ahir dem denilen vakitler bize oldukça uzak değil mi?

Devam ediyorsunuz: “Ruhum, aşık-ı Hüda, Mahbubperesttir. Lâkin aklım kaderin cilvesi ve talihin sillesiyle gelgittir. Bana gelen derd-ü gamın kilosu beleştir. (…) Aylar geçti, tek temizliğim, gözyaşıyla ve kara toprakla aldığım teyemmüm abdestidir. Yani, içtiğimiz kezzap suyu, mezemiz ise ateştir.”

Bu yazdıklarınızda hiçbir şikayet olmadığını seziyorum. Oldukça tuhaf geliyor ancak sanki muhteşem bir kabul içindesiniz. Yunus Emre divanını karıştırırken dipnotlarda, Şeyh Cemali Sünbüli Dede’nin bir beytine tesadüf etmiştim: “Demedin mi sev beni derdine derman olayım / Sevdiğimce arttı derdim yani derman eyledin” Tıpkı bu beyitte olduğu gibi dermanı derdinizde bulmuş gibisiniz. Beni mazur görün ama biz akıllıların pek de anlam veremeyeceği bir delilik bu. Size bedava ve kiloyla gelen dertler bizim için fazlasıyla pahalı.

Şimdi esaslı sorunuza geliyorum: “Peki acaba benim gibi meczup divaneleri ne maksatla halk etmiştir? Bilen babayiğit, meydana çıkıp söylesin.”

Meydana çıkma cesareti gösterdiğimi düşünmeyin. Bir şey bildiğimden değil sadece sorunuzu kendim için görünür kılmak istiyorum. Aslına bakarsanız bu biz akıllıların dönüp kendine pek de sormadığı bir soru. “Neden yaratıldım?” ezbere cevaplarımız dışında kendimize dönme imkanını bize hatırlatmıyor. Meydana çıkmak bizim için yalnızca hariçten bir düşman belirlediğimizde, ikilik olduğunda cazip. Hiçbirimiz o meydana kendimizle savaşmaya cesaret edip çıkmadık. Daha doğrusu ikiliği hep dışarıda aradık. Seyyid Nizamoğlu’nun şu mısralarını hatırlayın: “Kıyamazsan baş ü cana uzak dur girme meydana / Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz” Size belki bir şeyler çağrıştırır ancak bu gibi sözlerin bizim için artık pek de bir şey ifade etmediğini söylemeliyim.

Sanki mektubunuzun devamında azarlarcasına ikilikleri aşikâr ediyorsunuz: “Allah sana iman verdi, sen tuğyan edersin. O inam etti, sen küfran edersin. O ikram etti, sen inkâr edersin. O ihsan etti, sen isyan edersin. Bir de kalkıp bana deli divane diye bühtan edersin.”

Ne dersiniz? Size deli diyerek bühtan etmek bizim akıllı olduğumuz yalanını gün yüzüne çıkartmaz mı?

Bir yandan size bu mektubu yazarken diğer yandan Yunus Emre Divanı’nı karıştırmaya devam ediyorum. Sanki âlem-i manada tanışıklığınız var ya da tanıdığınız bir. Kitabi bilgilerin mühim olduğu hakikat. Ancak sözlerinizde kitabilik yok. Yakînin verdiği o neşve tıpkı hazretin mısralarında olduğu gibi mektubunuzdan da seziliyor. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin “yakîn değişmeyen, bozulmayan, başkalaşmayan bir ilmin kalpte karar kılmasıdır.” sözü, Yunus Emre hazretlerinin “Gönül kitabından okur eline kalem almadı” mısrası sizi de içine alıyor olmalı. Belki siz de mektubunuzda “mademki ahkamı ve ahlakı kalmadı Kur’an’ın kâğıdı ve yazısı neye yarasın?” sorusunu sorarken Yunus Emre’nin “Okumaktan ma’ni ne kişi Hakk’ı bilmektir / Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir” mısralarını işaret ediyorsunuzdur. Cümlenin maksudu bir nevinden tıpkı.

Yukarıda bir şikayetiniz olmadığını seziyorum demiştim. Mektubun ilerleyen satırlarında şu sözleriniz bahse konu ettiğim kabulünüzü aşikâr ediyor: “Herkesi ve her şeyimi elimden aldın ama sana sığındım. Aşkına sarıldım. Yegâne sen kaldın. Yurdumdan yuvamdan, evimden barkımdan ayırdın, gurbete ve hasrete saldın ama onları ararken sana ulaştım. Sevdana daldım. Böylece fani ve hayali görüntülerden kurtarıp hakiki tecelline mazhar kıldın.”

Fani ve hayali görüntülerden kurtarılmak da biz akıllılara biraz garip geliyor doğrusu. Çünkü biz sahip olduklarımızın faniliğini inkar edip gördüklerimizin tıpı tıpına gerçek besbelli olduğuna iman ediyoruz. Anlayacağınız bizim sizin gibi fani ve hayali görüntülerden kurtarılmaya pek de niyetimiz yok. Hem zaten bu asırda teselliyi tecellide aramak pek akıl kârı değil. Gözle görülür, elle tutulur teselliler bulabiliyorken üstelik…

Şeriatın iptal, tarikatın ihmal, hakikatin ihlal ve müminin iğfal edildiği bir zillet ve rezalet döneminde bana akıl ve mükellefiyet verseydin, bu sadece benim mesuliyet ve mahzuniyetimi ziyadeleştirecekti” demişsiniz. Biz akıllılar buna da bir mana verebilecek değiliz. Mükellef olduğumuzun farkında olsak bile bu niçin ziyadeleşsin ki? Mesuliyetimiz sabit, hüznümüz ise dün olduğu gibi hatta daha da az. Bize mesuliyet denildiğinde sıralayacağımız bahanelerimiz bile var. Hüznümüzü ziyadeleştirmek şöyle dursun ona tahammül etmekle bile aramız açık. Anlaşılan siz hüznü bir nevi idrak gibi taşıyorsunuz. Bizim böyle dertlerimiz yok.

Zannediyorum mektubunuzun en can alıcı kısmına geldim. “Sultanım! Efendim! Ben senden sadece seni istedim.” diyerek başladığınız kısma… Şöyle devam ediyorsunuz: “Pahası elbet böyle yüksektir ve tüm sevdiklerimi ve sahiplendiklerimi uğruna feda etmektir. Rabbim, elbet vardır hikmeti ki, bu kuluna böyle zillet ve zahmet çektirirsin. Ben haşa itiraz değil, naz ederim. Ama umarım sen niyaz kabul edersin.”

Siz sanki Allah’la konuşuyor gibisiniz. Biz akıllılar Allah’la konuşmasını bilmeyiz. Çünkü hesap ederiz. Hangi vakitte ne okunur, hangi dua ne kadar faziletlidir, ne yaparsam ne kadar ecir kazanırım, hangi gecenin sevabı daha büyüktür… Her şeyi ölçer, tartar, karşılık bekleriz. Hep mesafeli ve bir o kadar resmiyiz. Dindarlığımız artar fakat yakınlığımız eksilir. Bu yüzden Allah’la ilişkimiz talep ve korku arasına sıkışmıştır. Allah’ın rahmetini amellerimizin sınırları içine hapseder, benzer amelleri işlemeyenleri yaka paça rahmetin dışına atarız. Eğer ki hesabımız tutmazsa ümidimiz azalır. Çünkü hesabımız samimiyetimizden önce gelir. Neyi eksik yaptık da istediğimiz olmadı diye düşünürüz. Sanki Hikem-i Ataiyye’de geçen “Günah işleyince ümidin azalması amele güvenmenin alametidir” sözü bizi anlatır. Sizin söylediğiniz gibi Allah’tan Allah’ı istemek ise bütün hesaplarımızın anlamını yitirmesi demek olduğundan böyle bir istekte bulunacak cesaretimiz yok. Belki de sıra Allah’ı istemeye bir türlü gelemez demeliyim. Bu sebepten sizin naz, niyaz dediğiniz bu yakınlığa anlam vermemiz de biraz zor görünüyor.

Sonra şükür meselesine geliyorsunuz ve aklımız iyice karışıyor: “Aile efradımı, aklı izanımı alıp beni hicrana saldın. Ama yine de şükür. Ya akıllı kalıp ama hain ve hilekâr olaydım. Ya varlıklı kalıp ama zalim ve sahtekâr olaydım. Ya alim ve saygın kalıp ama gafil ve riyakâr olaydım. Ya arkalı etraflı kalıp ama azgın ve zulümkâr olaydım. Ya sağlıklı sefalı kalıp ama sapıtmış, ahlaksız ve vicdansız olaydım.”

Biz akıllılar dualarımızın büyük bir kısmını dünya ile aramızdaki mesafeyi azaltmak üzerine kurarız. Bu mesafe azalır ve elimize bizi memnun edecek şeyler geçerse o zaman, ola ki hatırladık, şükrederiz. Elimizden gitmeden bir nimetin kadrini bilmek de pek bize has bir haslet değil. Siz dünyayla aranıza bunca mesafe girmişken şükretmekten bahsediyorsunuz. Mahrumiyet ne zamandan beri şükür sebebi oldu? Aklımızın ermeyeceği işler…

Mektubunuzun sonunda başınıza gelen bunca şeye rağmen hala şükrünüze devam ettiğinizi görüyorum. Şöyle ki: “Derd-ü bela ki, sabredenlerin vesile-i miracıdır. (…) Lezzet ne imiş, izzet ne imiş ve fazilet ne imiş tatmadım. Ama şikâyet şekavettir. Bütün bu fani ve fena nimetlerin asıl sahibi olan padişahlar padişahını buldum. Beni yoktan var ettin. İman ve hidayet buyurup varlığından haberdar ettin. Ama aklımı alıp kulunu bi-karar ettin. Sana sonsuz şükürler olsun.”

Affınıza sığınarak söylüyorum, gayet tabii sizin aklınıza gelmemiş olabilir ancak biz akıllıların “neden ben?” gibi afili bir sorusu var. Herhangi bir dert bize isabet etti mi bu soruyu çabucak sorar, başkalarına isabet etmeyişine hayıflanırız. Bizim lezzeti de izzeti de fazileti de tatmamız gerekiyor ki şükrümüzün bir manası olsun. Zaten dert ve belaya sabretmenin bizi miraca götürmesi de oldukça abes. Çünkü biz akıllılar yer çekimine iman ederiz. Kaldı ki 21. yüzyıldayız bilim boşuna mı var? Bilimi varlığın açıklayamadığımız bütün boşluklarını doldurabilecek bir kudret olarak gördüğümüzden beri bahsettiğiniz miraç bize masal gibi geliyor.

Mektubunuzda içi boş, kuru teselli cümleleri kurmadığınız açık. Tüm bunları samimiyetle söylüyor, elden gidene tenezzül dahi etmiyorsunuz. Yunusça söylemek gerekirse sanki “göyündüm aşk ile ta kül olunca / boyandım rengine solmazam ayruk” diyorsunuz. Belki de bu haliniz mektubunuzun sonunu daha tesirli kılıyor: “Şimdi son dileğim beni yanına al ve bir daha huzurundan ve sonsuz nurundan ayırma, ne olursun! Umarım bu dilekçeyi yazdım diye bana darılmazsın. Çünkü zaten zatından gayrıya yalvarıp yakarmanın şirk olduğunu buyurdun.”

Bu son sözleriniz Ahmed Avni Konuk’un şu sözünü hatırıma getiriyor: “Herkes Allah’ın kulu olduğunu dava eder. İmtihan-ı ilahi vuku bulduğu vakit hakikatte kim kimin kulu meydana çıkar.” Aslında biz akıllılar da Allah’tan başkasına yalvarmanın şirk olduğunu peşinen kabul ediyoruz. Buna bir itirazımız yok. Yalnızca sıra eyleme geldiğinde bu kabulümüzü unuttuğumuz oluyor, hepsi bu. Zaten insan nisyan ile malul değil mi?

Sizi tanımıyorum, isminizi cisminizi bilmem, ki mektubunuzda isminizi önemsiz cisminizi değersiz atfetmişsiniz. Ne vakit neler yaşadığınızı, neden tımarhaneye düştüğünüzü de bilmiyorum ancak Allah’a olan arz-ı halinizi defalarca okuyan biri olarak şunu söyleyebilirim: Ya biz gerçekten çok akıllıyız ya da sizin deliliğinizin berraklığı bizim aklımızın dağınıklığında yok.

Oğuzhan Yılmaz

 

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • N. Cihan Karakurt , 03/06/2026

    Eline, kalemine sağlık Oğuzhan. Merhuma da Fatiha.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir