
Bak Postacı Geliyor dosyamızın on birinci mektubunu Cüneyt Dal yazdı.
***
Bitanem,
Şu an beş yaşındasın. Bense otuz sekiz. Aslında bu mektubu sana mı yazıyorum yoksa seni bahane edip de kendime mi, emin değilim. Her ne kadar daha şimdiden boyunu aşacak kadar kitap devirmiş olsan da bu satırları okuyup anlayamayacağına göre, şimdiye değil, geleceğe, geleceğine ve geleceğimize yazıyorum.
Biliyor musun, işlerin nasıl tersine dönebildiğini, hayatın düz bir çizgi değil, bir daire olduğunu, ancak kaderin dizleri dibinde tahsil edilen bir eğitimle öğrenebilenlerin görüp anlayabileceği o esrarengiz döngüyü, bu yaşımda keşfettim. Ve bu da bil bakalım kimin sayesinde oldu? Elbette senin… Şaşırma sakın. Koskoca adam beş yaşında bir çocuktan ne öğrenebilir ki, deme. Gözlerin, evrene uzanan, minicik bedenine sıkışmış engin ruhunun pencereleri. Oradan bakıyorsun bana. Ben oradan anlamaya çalışıyorum seni. “Dayı” kelimesine bu kadar uzakken ben, Allah, o diyâra bu bağ ile dahil etti beni. Diyâr… Bu kelimenin benim için diğer yüz binlerce öteki kelimeden niçin farklı olduğunun sebebi de sensin. Henüz üç yaşındaydın. Bir masal okuyordum sana. İçerisinde bu kelime geçmişti ve ben, anlamını neden sormadığını merak ederek,
“Arya, diyâr ne demek?” diye sormuştum.
Cevabın, daha dün gibi aklımda:
“Gidilecek yerler…”
Dur şimdi, karmaşık bir hal almadan dizginleri elime almam gerek. Yazarken oldum olası heyecanlanırım zaten. Hele ki bu defa konu, sana mektup yazmaksa…
“İşlerin nasıl tersine dönebildiğini,” dedim. Kesin ne demek istediğimi merak edeceksin. Anlatayım: Geçen yeni taşındığınız evin bahçesindeydik. Sen yine bir sürü sorularla ve oyun fikirleriyle soluksuz konuşuyordun. Beni affet ama o an belki de bir an olsun yalnız kalmak istedim. Bu sebeple sana, bulmanın zor olduğunu bildiğim bir oyuncağınla ilgili seveceğin bir oyun fikri verdim. Planım, sen oyuncağını ararken bir süre de olsa kendimle kalmaktı. Büyük bir heyecanla fırladın yanımdan. O an sana, anneme olan benzerliğine, yanımdan ayrılışına baktım. Heyecanını, sevincini, telâşını gördüm. Peki sonra ne mi oldu? Gözlerim birden senden bana, kendime döndü. Çimlerin üzerinde bir sandalyede oturmuştum. Ara ara bana, gülerek “dede” demene sebep olan kırlaşmış sakallarımla, parmaklarım arasında biteviye tüten sigaramla, önümdeki demli, şekersiz çayımla ve başım önümde kambur duruşum, dalgın bakışımla birine benziyordum ama kim! Tanıdık, hüzün ve özlem dolu, yakın ama bir o kadar da uzak birine… Evet, kendi çocukluğumun ardından bakan babamdım o an. “İşte onun yerindeyim şimdi,” diye düşündüm. Ara ara kardeşimle, yani annenle birlikte sorduğumuz sorulardan usanan, susan, düşünen, kendi dünyasında gezindiğini içten içe anladığımız babamın, yani dedenin yerinde… Sen bana geleceğin, geçmişte saklı olduğunu da öğrettin.
Biriciğim,
Ben bir baba değilim. Bunu hiçbir zaman istemedim. Hatta düşüncesi bile bana dehşetengiz geldi. Daha kendiminkinin yükü bile ağırken başka bir ruhun bütün sorumluluğunu omuzlarımda taşıma korkusuydu buna neden olan. Necip Fazıl’ın Bir Adam Yaratmak eserinin adını bile her duyduğumda bu hislerle boğuldum, nefesim kesildi. Ama bir gün sen çıkageldin. Canımın canı olarak. Yani hayatta en değerli varlığım kardeşimin kanından, onun bir parçası olarak geldin. Hiç unutmam, henüz dillenmemiş ama ayaklanmış bir bebektin. Ortalıkta her an bir kazaya mahal verme tehlikesiyle koştururken kardeşimle seni izliyorduk. Şöyle dedi annen:
“Hiçbir beşerin, böylesine değerli bir şeyi olmamalı!”
Bunu sana bakarak öyle aşkın bir sevgiyle söyledi ki ben, seni pamuklara sarıp sarmalamak istedim. Hayat boyu hiç üzülmesen, hep gülsen, canın yanmasa, cennet-i âlâda hayat sürer gibi yaşasan, istedim. Ama öte yandan, yaşamanın, biz insanları, tam tersine, tecrübe ve sabır gerektiren tatsızlıklarla yoğurduğunu, ancak böyle maddî manevî güç kazanılabileceğini de biliyordum. İşte bu iki uç arasında kalma hissi, bana tuhaf bir rahatlama verdi. Çünkü ne annendim senin ne baban. Seni eğitmek veya hayata hazırlamak gibi bir görev ve misyonla atanmadığıma, kendimi bu zor vazifelere memur hissetmediğime sevindim durdum. Varlığın, korkularımla da yüzleştirdi beni. Kucağıma aldığım o kutsal bedenin, o ilahî kokun, evlat sevgisini de üfledi ruhuma. Kızım dedim, kuzum dedim, bitanem dedim sana çünkü biliyordum ki bir şeyin ne kadar çok ismi varsa o kadar yer kaplar boşlukta.
Canım benim,
Sanma ki seni yalnızca kan bağım olduğu için sevdim. Aynı zamanda sen, sen olduğun için de bana hayret ve hayranlıklar da bahşettin. Bebekliğin, Mahir dedenin ahir ömrüne denk geldi. Hakk bizden onu aldı, seni verdi. Emeklemekten yeni çıkmıştın ve her şeyi kocaman bakışlarınla, minicik ellerinle anlatabiliyordun. Ama o zaman bile kabına sığmaz bir derinliğin vardı. Sanki içten içe biliyordun babamın uzun sürmeyecek misafirliğini. Hatta hiçbirimiz değil, bir tek sen biliyordun sanki. Sürekli ona bir şeyler yedirmek, giydirmek, üstünü örtmek istiyordun. O ise çoğunlukla gücünü toplayıp zar zor konuşabiliyordu seninle. Oynamaya bile çalışıyordu. O dönemler kendimi, iki çocuklu gibi hissediyordum. Biri sen, diğeri babamdı. Çünkü hatırlamazsın ama bir zamanların güreşçisi, nâmından çekinilen, dostlarınca pek sevilen o adam, o hâliyle senden çok daha çocuktu. Yıllar sonra fotoğrafını görüp annene,
“Oyun alanlarında zamanımız bitince çıkıyoruz ya, Mahir dedemin de zamanı bitti ve çıkıp gitti, değil mi, anne?” diye soruşunu, kardeşimden dinlemiştim.
Sen, ağır kavramları, kem-kümlerle geçecek zavallı açıklama çabalarını bile böyle arı duru ifade eder, söyleyiverirdin işte. Tıpkı geçen masa başı sohbetlerimizden birinde söylediklerin gibi. Sormuştum sana,
“Arya, hayvan olsaydım sence ne olurdum ve neden?”
Şöyle yanıtladın hiç tereddüt etmeden:
“Panda. Çünkü sakalların siyah ve beyaz.”
“Peki, anneannen?”
“Kirpi. Çünkü yaşlı ve kuralları var.”
“Ya annen?”
“Vaşak. Çünkü çok güçlü.”
“Sen?”
“Kurt. Çünkü liderinizim.”
Evet, yaşın gereği benlik gelişiminin keşfindeydin. Elbette bu düşünme ve iletişim becerin, annenden geliyordu. Şu diyaloğu yaşayacak kadar güzel ve özeldiniz:
“Anne, bu kedi neden bizden kaçıyor? İnsanları tanımıyor herhalde.”
“Belki de insanları gayet iyi tanıdığı içindir.”
Arya’cığım,
Tam da bu mektubu yazdığım gecenin akşamında, ilk dişinin düştüğünü gösterdin bana. Kahkahaların hâlâ kulaklarımda. İlk okula başlayacaksın seneye. Beni sana sorduklarında şunları söylemişsin:
“Benim dayım çok güzeldir. Gözleri yeşildir. Saçları kıvırcıktır. Beni çok sever. Benimle hep oyun oynar. Bana hiç bağırmaz.”
Seni de bana sorsalar, ben de bunları söylerim işte.
Not: Sana bir sürprizim olacak. Birkaç yıl içerisinde Değirmen’de, dedenin orman içindeki yerinde, sana ait bir ağaç ev inşa edeceğim. Kim bilir nasıl mutlu olacaksın gördüğünde. O zamana okumayı da sökersin hem. Tıpkı annenin ilk editörüm ve okurum olduğu gibi seninle kitaplar okur, hikâyeler yazarız. Ve düşünür, konuşur, oynar, keşfederiz. Belki de bu mektubu ilk orada okursun, kim bilir. Belki de hayat, sabırla beklemektir.
Seni ilelebet sevecek olan dayın…
Cüneyt Dal
BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI
- Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
- Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
- Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
- Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
- Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
- Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
- N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
- Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
- Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
- Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
- Cüneyt Dal – Arya’ma…
- Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
- Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi


7 Yorum