
Bak Postacı Geliyor dosyamızın yedinci mektubunu N. Cihan Karakurt yazdı.
***
Mehmet Erikli’ye…
Masamda tozlar var Mehmet abi, dikkatimi dağıtıyorlar. Zerreler halinde gözüme batan, yerinde durmayan tozlar ve üflemekle gitmiyorlar. Büyük bir savaş veriyorum her gün. Raflardan, çerçeve kenarlarından, ekranlardan, her şeyden kovuyorum onları. Bu işin bir sonu olacağına, bir gün hepsini temizleyeceğime, bana ait yerlerin tertemiz duracağına inanarak yapıyorum bunu. Fakat yetmiyor. Eski bir anlaşmaya sadıkmış gibi geri dönüyorlar. Kitap kapaklarına, çerçevelere, sulamakla uğraşmayalım diye aldığımız sahte çiçeklerin yapraklarına çıt çıkarmadan çöküyorlar. İstemediği şeyler insanın burnunun ucunda biter ya, öyle.
Meğer dünya koca bir tozmuş abi. Şöyle bir üfleyince gerçeklerle göz göze geliyoruz. Üzerimizdekileri silkeleyince ne mal olduğumuz ortaya çıkıyor. Parklar, dükkânlar, otobüsler, yollar, kıyafetler… Sadece masam değil her yer toz içinde. İnsanlar günahlarını, yalanlarını, anılarını, küskünlüklerini, kibirlerini toz olarak taşıyor da gittikleri yerlerde döküyorlar sanki. Deri değiştirir gibi bir kısmını bırakıp başkalarını kendi üzerine alıyorlar. Kalabalıkları bu yüzden sevmem, sen de sevmezsin. Kahve içerek birbirine yalan söyleyen insanlardan, kılı kırk yaran hesap kitaplardan haz etmeyiz. Aynı çatılar altında bile birbirimizden alabildiğine uzak varlıklarken yabancılarla yakınlaşmamız, aynı paydada buluşturan bağı bulmamız neredeyse imkânsız geliyor bana. Ne diye kalabalığa karışalım.
Temiz insanlar kolay kirleniyor Mehmet abi. Beyazın üstüne düşen her şey apaçık görünüyor. Eski, lekeli bir şeyin üstüne bir leke daha düşse kimse fark etmez. Kir, kiri saklar. İnsanlar da öyle. Ömrü boyunca doğru yürümüş birinin tek bir yanlış adımı, hep eğri büğrü yürüyenden daha çok konuşulur. Kimse aynanın karşısında kendi kirini görmek istemez. Kolay olan aynayı tutanı çamura bulamaktır. Kötülük de toz gibi elbette. Her yere kolayca nüfuz ediyor, yayılıyor. İnsanların kalplerine, zihinlerine sinsice sızıyor. Hâl böyleyken, insanın dış dünyadan sağ salim evine dönebilmesi bile başlı başına müthiş bir olay, değil mi?
Masamı bu yüzden çok siliyorum belki de. Sildikçe daha kolay kirleniyor ama her seferinde bir sonrakini daha net görüyorum. Hem öyle pis bırakamam ben. İnsan bir kez temizi gördüyse, kirin ne olduğunu bilmeye mahkûm oluyor. Bundan kaçış da yok galiba. Bir gün ölünce ne yapacağım mesela? Aklıma ne zaman ölüm gelse, ardından toz da geliyor. Her yerimiz toz içinde kalacak. Kemiklerimiz bile eriyip toz olacak bir zaman sonra. Havada uçuşanların bir kısmı eski ölülere aittir belki, kim bilir.
Biz daha ölmeden ufalanmaya başlıyoruz aslında. Eksile eksile yaşıyoruz da diyebiliriz. Saç telleri, deri parçaları, gözle göremediğimiz nice şey her gün bir yerlere savruluyor, köşelerde topaklanıyor. Bir parçamız hep başka yerde. Eksik yanlarımızı doldurmak için de şarkı dinliyor saçma şeyler izliyoruz. Sonra yürüyor, yeşilliğe ya da maviliğe kaçıyoruz. Neyimiz noksansa tenhalarda bulmaya çalışıyoruz. Ne dersin abi, bulur muyuz?
Yalnız kalmak istediğimizde çat kapı gelenler de aynı. Ne ki üfleyince gitmiyorlar. Müsaade istemeden hakları varmış gibi giriyorlar. En çok çalınan hakkımız yalnızlık galiba. Maruz kalınan bir yalnızlık değil söz ettiğim, hazırlanan bir yalnızlık. Fakat çat kapı gelen her şey hazırlıksız yakalıyor. Yüzüne takacak bir maske, girecek bir kılık bulamıyor insan. Böyle anlarda dilimizin zenginliğine müracaat edip galiz laflar etmek gerekir belki ama yapamıyoruz. Bir an önce özenle tahsis ettiğimiz yalnızlığımıza dönmek istiyoruz ve bir daha bozulmaması, teklif dahi edilmemesi için içimizden yalvarıyoruz. Hâlbuki zorunda mıyız?
Zaten benim olan şeyleri pek bilmem ben Mehmet abi. Birisi çıkıp neyin var, say bakalım dese, dilim tutulur. Sahip olduğum şeyler havadadır. Benden çalınanları hiç unutmam ama. Hepsinin yerini tek tek gösterebilirim. Hangi yıl, hangi mevsim, neyden sonra çalındıklarını pek tabii sayabilirim. Gasp yoluyla gittikleri için ayrılmam kolay oldu hepsinden. Çünkü bakarak ayrılmak zordur abi. Sevdiğin biri arkasını dönüp giderken, bitmesini istemediğin bir şey biterken hâlâ ona bakmak mesela. Onun için diyorlar herhalde, ayrılık dedin mi bir anda olmalı, aniden. Haklılar. Bir lambayı söndürür gibi olmalı. Yeni bir işe koyulmalı. Çok düşünmemeli. Bu yüzden yarım kalan şeyler daha kalıcı bana göre, belki herkese göre. Tamamlanmış bir şey bitmiş bir şeydir, kenara kaldırılır ve unutulur. Tamamlanınca onunla işin kalmaz, akıl oralı olmaz. Lâkin yarım kalan farklıdır. O hep bir köşede bekler. Yazılmış ve bitmiş bir hikâye gibi düşün abi. Ölüdür, kımıldamaz. Ama yarım kalan durmadan kıpırdar ve eksik yerleri biz tamamlamaya çalışırız.
Tozların iyi yaptığı tek şey de bu, yarım kalmaya müsaade etmiyorlar. Hemen üzerine düşüp o şeyi yumuşatıyorlar. Boşluğu dolduruyorlar. Yeni bir eşya sert olur, parlar ya, işte üstüne biraz toz konunca o keskinlik kırılıyor, parıltı sönüyor. Toz yabancıyı evcilleştiriyor sanki. Sert köşeleri yuvarlıyor. Demek ki toz, bir şeyi ihmal ettiğimizin de işareti. İhmal seçim, toz kader yani. En sevdiğimiz yüzlerin bir gün toz toprak altında kalması mesela. Neyse ki öte dünyada tozlar olmayacak abi.
N. Cihan Karakurt
BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI
- Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
- Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
- Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
- Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
- Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
- Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
- N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
- Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
- Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
- Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
- Cüneyt Dal – Arya’ma…
- Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
- Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi


2 Yorum