Mülhak Varaka

Neşredenin Notu: Dokuzuncu mektubun müsveddeleri arasında, mektubun arkasına iğnelenmiş vaziyette bir matbaa prova kâğıdı da bulunmuştur. Üzerine aceleyle geçirilmiş bu birkaç sayfalık sohbet kaydının hitap kısmı ile imzası mevcut değildir. Bazı cümlelerin kenarına Rahmetli Sulhi Nedim Bey’in kurşun kalemle düştüğü kısa tashihler görülmektedir. Metnin üslubu ve zikredilen şahıslar dikkate alındığında bunun, Celâl Vecdi Bey’in dokuzuncu mektubu kaleme almadan bir gece evvel Edeb ve Efkâr idarehanesinde yapılan uzun bir hasbihalin hülâsası olduğu kanaatine vardık.

1. PERDE

Yağmur, Babıâli yokuşunun taşlarını usul usul dövüyordu. Matbaanın alt katından gelen kurşun harf sesleri gecenin ilerleyen saatlerine rağmen henüz dinmemişti. Mürettipler son forma üzerinde çalışıyor, küçük odada ise sobanın içindeki kor, arada bir çıtırdayarak sessizliği bölüyordu.

Sulhi Nedim Bey, her zaman yaptığı gibi pencereye yakın masaya oturmuştu. Önünde prova kâğıtları, kırmızı kalemi ve yarısı soğumuş bir fincan kahve duruyordu. Ben içeri girdiğimde başını kaldırıp yalnız tebessüm etti. “Geç kaldın Celâl Bey,” dedi. “Peride Hanımefendi biraz evvel teşrif buyurdular.”

Hakikaten Hanımefendi pencerenin önündeki eski ceviz koltukta oturuyor, yağmurun cama vuran sesini dinler gibi dalgın görünüyordu. Az sonra Muharrem Cezbe Üstat da içeri girdi. Islanmış paltosunu sessizce kapının arkasındaki askıya astı, bastonunu ise her zamanki gibi duvara değil, sobanın yanına bıraktı. Davud Bey de o akşam erkenden gelmişti. Elindeki yeni basılmış mecmuayı karıştırıyor, bir taraftan da Sulhi Nedim Bey’in tashih ettiği satırlara göz ucuyla bakıyordu.

Henüz kimse asıl bahsi açmamıştı.

Sulhi Nedim Bey, önündeki prova kâğıtlarından birini kaldırdı. Kırmızı kalemle çizilmiş tek bir kelimeyi bana gösterdi.

“Şuna bakınız.”

Eğildim. Kelimenin üzeri tek çizgiyle silinmişti.

“Yanlış mı yazılmış?”

Gülümsedi. “Hayır.”

“Öyleyse niçin çıkardınız?”

Kalemi parmaklarının arasında ağır ağır çevirdi.

“Kelime yanlış değil Celâl Bey… Fakat burada sizce de fazla bağırmıyor mu?”

Odadakiler hafifçe gülümsedi.

Ben yine anlayamamış olacağım ki sustuğumu görünce ilâve etti:

“Matbaacılık bana şunu öğretti… Bazı kelimeler doğru oldukları halde bulundukları satırı bozarlar. İnsan da böyledir. Bir cemiyet içinde herkes haklı olabilir fakat biri fazla bağırmaya başladı mı, ötekinin sesi artık işitilmez.”

Peride Nigâr Hanımefendi kahvesinden küçük bir yudum aldı.

“Onun için eskiler,” dedi, “kelâma evvelâ edep öğretmişlerdir.”

Sulhi Nedim Bey başıyla tasdik etti.

“İşte bizim bugünkü lisan kavgamızın da ilk hatası burada başlıyor. Herkes kelimeyi kurtarmaya çalışıyor fakat cümlenin ruhunu unutuveriyor.”

Bu söz üzerine Davud Bey mecmuayı kapatıp masaya bıraktı.

“Öyleyse mesele yalnız lisan meselesi değildir?”

Sulhi Nedim Bey cevap vermedi. Kalemini usulca masaya bıraktı.

Peride Nigâr Hanımefendi pencerenin önündeki yağmura baktı.

Muharrem Cezbe Üstat ise hâlâ tek kelime söylememişti.

2. PERDE

Peride Nigâr Hanımefendi, Sulhi Nedim Bey’in son sözleri üzerine fincanını tabağına bıraktı. İnce porselenin çıkardığı hafif ses, odadaki sükûtu bozmadığı gibi bilâkis daha da derinleştirdi.

Bir müddet pencerenin buğulanmış camına baktı. Sonra “Biz,” dedi, “öteden beri kelimeler üzerine münakaşa ettiğimizi zannederiz. Hâlbuki kavga hiçbir zaman kelimeler üzerine değildir.”

Kimse sözünü kesmedi. Hanımefendi devam etti: “Paris’te bulunduğum senelerde bunu çok kere düşündüm. O vakitler Verlaine’in adı her tarafta dolaşırdı. Gençler onun mısralarını ezberler, yürüyüşünü taklit eder, konuşmasını bile birbirlerine anlatırlardı. Fakat ben, doğrusu, şiirinden ziyade yüzüne bakardım.”

Biraz sustu. Sonra sanki konuşmasına hiç ara vermemiş gibi devam etti, “Yorgun bir çehresi vardı. İnsan, o yüze baktığında çökmekte olan bir medeniyeti de görebilirdi. Mısralarındaki hüznün menşei de şahsi kanaatime göre buydu. Onların şiiri, bizimkilerin sandığı gibi yeni kelimeler bulmaktan ibaret değildi.”

Davud Bey merakla sordu:

“Öyleyse bizimkiler neyi yanlış anladılar Hanımefendi?”

Peride Nigâr hafifçe gülümsedi.

“Acıyı değil, tavrı taklit ettiler evladım.”

Bu kısa cümle odanın ortasında uzun müddet asılı kaldı.

Sulhi Nedim Bey, elindeki kırmızı kalemle prova kâğıdının kenarına küçük bir işaret koydu.

“İşte,” dedi, “bütün hikâye bundan ibaret.”

Sonra bana döndü.

“Celâl Bey, siz de hatırlarsınız. O yıllarda bazı gençler Fransızca terkipler kullandıkları vakit kendilerini yeni bir edebiyat kurmuş zannederlerdi.”

Ben cevap vermeden evvel Peride Nigâr Hanımefendi söze yeniden girdi.

“Cenab Şahabeddin’i onlardan ayırmak icap eder.”

Hepimiz ona döndük.

“Her ne söylenirse söylensin, Cenab’ın şiirinde kabiliyet vardı. Lâkin kabiliyet bazen insanı kurtarmaya yetmiyor. Çünkü insan yalnız kalemiyle yazmaz. Ait olduğu iklimle de yazar.”

Muharrem Cezbe Üstad, şimdiye kadar hiç konuşmamıştı. Başını hafifçe kaldırdı.

“İklim…” dedi.

“İşte mesele o.”

Sobanın içindeki kor, sanki bu sözü tasdik edercesine çıtırdadı.

Üstat ağır ağır devam etti: “Paris’e giden iki adam düşününüz. Biri döndüğünde yalnız Fransızca kelimeler getiriyor. Öteki ise İstanbul’u yeniden keşfediyor.”

Davud Bey hemen sordu:

“Yahya Kemal’i mi kastediyorsunuz Üstat?”

Muharrem Cezbe’nin yüzünde belli belirsiz bir tebessüm dolaştı.

“Başka kimi…”

Sonra bastonunun sapını avucunun içinde çevirdi.

“Yahya Kemal de Paris’i gördü. Fakat Paris’ten dönerken yanında Paris’i değil, Üsküp’ü, İstanbul’u ve Süleymaniye’yi getirdi. İşte onun için şiiri bu toprağın sesi oldu.”

Peride Nigâr Hanımefendi başını tasdik edercesine salladı.

“İnsan,” dedi, “uzak memleketlere bazen başka diyarları görmek için değil, kendi memleketini daha iyi tanımak için gider.”

Sulhi Nedim Bey, gözünden monoklunu çıkarıp mendiliyle sildi.

“Ne gariptir…” dedi.

“Aynı şehir bazılarını kendisine benzetiyor, bazıları ise o şehirden kendisini bularak dönüyor.”

O sırada alt kattan dizgi makinesinin sesi bir an kuvvetle yükseldi. Hiç kimse konuşmadı. Yağmur da hâlâ aynı sabırla camlara vuruyordu.

3. PERDE

Uzun bir sükût oldu.

Sulhi Nedim Bey, önündeki prova kâğıtlarını üst üste koyup iplikle bağlamaya başladı. Yağmur hafiflemişti. Matbaanın alt katından gelen kurşun harf sesleri de artık seyrekleşiyordu.

Sessizliği bu defa Davud Bey bozdu.

“Öyleyse,” dedi, “mesele yalnız Servet-i Fünun meselesi değildir.”

Muharrem Cezbe Üstat ağır ağır başını kaldırdı.

“Hiç olmadı.”

“O hâlde nedir?”

Üstat cevap vermeden evvel sobanın yanına kadar birkaç adım attı. Ateşin sönmeye yüz tutan közlerini eline aldığı maşayla usulca karıştırdı.

Sonra arkasını dönmeden konuştu.

“Bir millet, evvelâ kelimelerini kaybetmez evladım.”

Hepimiz dikkat kesildik.

“Evvelâ kelimelerin arkasındaki hayatı kaybeder.”

Odadaki hiç kimse kıpırdamadı.

Üstat devam etti: “Bakınız… Biz yıllardır Cenab’ı, Fikret’i, Ahmed Midhat’ı konuşuyoruz. Kimi birini müdafaa ediyor, kimi ötekini mahkûm ediyor. Hâlbuki mesele şahıslar değildir. Şahıslar gelir, geçer. Asıl kalan, onların arkasından yürüyen zihniyettir.”

Sulhi Nedim Bey, “Doğru…” der gibi başını hafifçe eğdi.

Muharrem Cezbe, ilk defa doğrudan Davud Bey’e baktı.

“Bugün gazetelerde okuduğunuz nice yazı var…”

“Var efendim.”

“İçlerinde tek bir yanlış kelime bulamazsınız.”

“Doğrudur.”

“Ama yine de ruhsuzdurlar.”

Bu cümleden sonra odada öyle bir sessizlik oldu ki, alt kattaki mürettibin harf kasasını kapatırken çıkardığı ses bile yukarıdan çok rahat bir şekilde işitildi.

Üstat, bastonuna dayanarak yeniden yerine oturdu.

“Çünkü lisan yalnız kelimelerden yapılmaz.”

Parmak ucuyla göğsünü işaret etti.

“Buradan yapılır.”

Peride Nigâr Hanımefendi usulca tebessüm etti.

“İşte onun için,” dedi, “eski şairler kelimeyi değil, gönlü terbiye etmeye çalışırlardı.”

Sulhi Nedim Bey, elindeki kırmızı kalemi masaya bıraktı.

“Biz musahhihler de yıllardır yanlış yerde tashih yapıyoruz galiba.”

Davud Bey şaşırdı.

“Nasıl yani?”

“Canım, işte, kelimeyi düzeltiyoruz ya!”

Bir an durdu.

“Cümleyi düzeltiyoruz.”

Biraz daha sustu.

“Hâlbuki bazen tashihe muhtaç olan metin değil, müellifin dünyasıdır.”

Bu söz üzerine Muharrem Cezbe Üstat öyle içten güldü ki, o gece ilk defa yüzündeki bütün sertlik tamamen dağıldı.

“İşte bunu yaz Sulhi…” dedi.

“Matbaaların en büyük talihsizliği, müellifleri tashih edememeleridir.”

Odadakiler hafifçe güldü.

Peride Nigâr Hanımefendi kahvesinin son yudumunu aldı.

“Belki de onun için,” dedi, “iyi kitaplardan evvel iyi insanlar yetiştirmek lâzımdır.”

Hiç kimse itiraz etmedi. Çünkü o anda hepimiz, konuştuğumuz şeyin artık Dekadanlar münakaşası olmadığını anlamıştık. Mesele ne Cenab’dı… Ne Ahmed Midhat… Ne de Fikret… Mesele, insanın kendi sesini kaybetmeden başka sesleri dinleyebilmesiydi. Odadaki lamba hafifçe titredi. Dışarıdaysa yağmur tamamen durmuştu.

4. PERDE

Bir müddet daha kimse konuşmadı. Sobanın içindeki son korlar da ağır ağır küllenmeye başlamıştı. Sulhi Nedim Bey, önündeki prova kâğıtlarını muntazaman üst üste koydu. Kırmızı kalemini ceketinin iç cebine yerleştirdi. Her gece yaptığı gibi lambanın fitilini biraz kıstı. Odanın içini yarı karanlık, yarı aydınlık bir sükût kapladı.

Peride Nigâr Hanımefendi kalkarken sandalyesinin arkalığını usulca düzeltti. Paltosunu omuzlarına aldı. Kapıya yönelmeden evvel bir kere daha pencereye baktı.

“İstanbul,” dedi, “insana bazen kitaplardan daha çok şey öğretir.”

Muharrem Cezbe Üstat bastonunu eline aldı. Kapının eşiğinde bir an durdu. Sanki biraz evvel konuşulanları zihninde yeniden tartıyordu.

“Kelime…” dedi.

Sonra sustu.

Bir müddet sonra aynı sükûnetle ilâve etti: “Kelime emanet iştir.”

Başka bir şey söylemedi.

Davud Bey, Üstadın ardından kapıyı açtı. Merdiven boşluğundan matbaanın kendine mahsus kokusu yükseliyordu. Alt katta mürettipler son satırları diziyor, kurşun harfler kasalara birer birer yerleştiriliyordu. O ses, nedense bana eski medreselerde rahle üzerine bırakılan kitapların çıkardığı sesi hatırlattı.

Sulhi Nedim Bey çıkmadan evvel omzuma hafifçe dokundu.

“Celâl Bey…”

“Dinliyorum.”

“Bu gece burada konuşulanların hepsini yazmayınız.”

“Niçin?”

Gülümsedi.

“Bazı sohbetler yazılmak yerine insanda kalmak için yapılır.”

Bu sözü o gece hiç unutamadım.

İdarehaneden en son ben çıktım. Yağmur dinmişti. Babıâli yokuşunun taşları gaz lambalarının altında usul usul parlıyor, uzaklardan bir tramvayın zili işitiliyordu. İki parmağımın arasına sıkıştırdığım tütünü yaktıktan sonra ceketimin yakasını kaldırıp ağır adımlarla yürümeye başladım.

O gece eve dönünce mektubumu yazmaya başlamadım. Evvelâ uzun müddet sustum. Çünkü anladım ki, bazı münakaşalar gazete sütunlarında başlar fakat asıl hükmünü, sobası sönmeye yüz tutmuş eski idarehanelerde, birkaç dostun arasında verilen sessizlikler söyler. Ertesi sabah masama oturduğumda ilk yazdığım cümle şu oldu: “Lisan üzerine yapılan hiçbir münakaşa, hakikatte yalnız lisan üzerine değildir.”

 


1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi
5. Mektup: Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı
6. Mektup: Narmanlı Han’daki Fukaralık ve Platonik Evhamlar
6. Mektup Haşiyesi: Edebiyatın En Latif Yalanları ve Ruh Sırrı
7. Mektup: Klasikler Tartışması ve Garp Kapısındaki Dilencilik
8. Mektup: Tarih-i Kadîm Münakaşası ve İman-İnkâr Cengi
9. Mektup: Dekadanlar Münakaşası ve Lisân-ı Nezîh

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir