
2. MEKTUP
Tarih: 22 Kânunuevvel 19??
Mekân: Eminönü
Azizim Davud Nedim,
Gönderdiğin son satırları hayret ve biraz da haklı çıkmanın getirdiği acı hüzünle mütalaa etmekteyim. Merhum Yahya Kemal’in şu taze vefatı, zaten Beyoğlu ve Babıali mahfillerini dehşetli bir yetimlik kederine gark etmişken, Hamdi’nin şahsında peydah olan marazi taşkınlıklar acımı katmerlendiriyor. Ah, aziz dostum… Şiirlerinde koca bir mazi ihtişamını terennüm eden Yahya Kemal’in, hayattayken kalbinde taşıdığı kaba korkaklığı sen de bilirsin ya. Vaktiyle Reji İdaresinden Hikmet Bey’in oğlu olan ve şimdilerde aklını büsbütün Rusya’ya, kızıl komünizm fırtınasına kaptırmış genç şair Nâzım Bey’in validesi Celile Hanım’a nasıl delicesine sevdalandığını… İş, evlenecek raddeye geldiğinde ise sırf asi çocuğun devlet nezdindeki menfi hüviyetinden ve kendi hariciye ikbalinin, sefirlik rüyalarının zedelenmesinden korkarak koca bir aşkı nasıl yarı yolda bıraktığını… Bunları elbette unutmadık. İşte Hamdi, tapındığı üstadından musikili lisanı ile devlet kapısındaki ikbal ürkekliğini de tevarüs etmiş.
Demek geçen akşam Markiz Pastanesi’ndeki antoloji münakaşasında, meselenin gidişatıyla hiçbir alakası olmadığı halde birdenbire ayağa fırlayıp “Hiç kimsenin, Yahya Kemal hariç, tesiri altında kalmadım!” diye nârâ attı. Bak! Gördün mü? Kendi kibri yüzünden muarız okları nasıl da yine üzerine çekti? Mektubunda bahsettiğin rüsva vukuat, benim geçenlerde Meserret’te feryat ettiğim hususların ne derece haklı olduğunu bir kez daha ispat etmiyor mu? Senin de bizzat şahit olduğunu yazdığın üzere, okuduklarının kendisinde bir muvazene kurduğunu, hulasa “évolué” ettiğini fakat asla değişmediğini iddia etmesi, onun sarsılmaz entelektüel kibrinin feci bir vesikası değil de nedir? Hamdi’nin en büyük müşkülü de budur. Okudukça insanın biraz daha yumuşaması, biraz daha hayata karışması icap eder. Bununki tam aksine oluyor. Her yeni kitapla insanlardan biraz daha uzaklaşıyor sanki.
Hele Markiz’in loş köşesinde, Muharrem Cezbe üstadımızın bastonuna dayanarak Hamdi’nin bu haykırışını nasıl bir istihza ile seyrettiğini yazmışsın ya, adeta oradaymış gibi dondum kaldım. Cezbe üstad, o gün Cağaloğlu yokuşunda bizim Server Bedi’yi nasıl payladıysa, Hamdi’nin bu nârâsına da aynı celalle bıyık altından gülmüş. Üstadın, Hamdi için bizzat sarf ettiği dehşetli hükmü mektubuna raptetmen içimi ferahlattı: “Sâbık Maraş mebusu Hamdi’den münekkid falan olmaz, o ancak mazi muhafızı taklidi yapan bir ürkektir!”
Mektubundaki diğer çarpıcı tasvir ise içimi büsbütün sızlattı Davud. Onu geçen gün Fındıklı’daki Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki atölyesinde, nü çalışmalarının yapıldığı çıplak mankenlerin karşısında, elinde sigarasıyla dalgın dalgın seyrederken bulduğunu yazmışsın. Karşısındaki çıplak mankenleri öyle bir dalgınlıkla seyrediyormuş ki, mektubunu okurken gözümün önüne geldi. Ne yalan söyleyeyim Davud, aynı adamın Karaköy iskelesindeki hamallara yahut yağmur altında gazete satan çocuklara bu kadar dikkat kesildiğini hiç tahayyül edemedim.
Belki haksızlık ediyorumdur. Lâkin Hamdi’yi ne vakit düşünsem aklıma hep tuvaller, kitaplar ve eski taşlar geliyor, insanlar değil. İşte bu yüzden onun hakkında içimde bir türlü ısınmayan bir taraf kalıyor.
Ona rast gelirsen biraz atölyesinden çıkmasını söyle azizim. Şu şehrin sokaklarında birkaç gün başıboş dolaşsın. Belki o vakit, kitaplarda aradığı hakikatin bir kısmını insanların yüzünde de görür.
Mevzular hep uzuyor. Ben hep uzun konuşuyorum.
Kalben selam eder, afiyet dilerim.
Kadim Dostun
Celâl Vecdi Eminzade
1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi


1 Yorum