Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi

Muhaverât-ı Atîka: Evrak-ı Metrûke Önsözü

Yayımlayanın Notu: Okuyacağınız muazzam mektup külliyatı, Süleymaniye’de yıkılmaya yüz tutmuş eski bir Osmanlı ahşap hanesinin tavan arasında, tozlu bir tereke sandığının dibinde tesadüfen elimize geçti. Yeşil çuha kaplı, fildişi kakmalı mahrem bir muhafaza içerisinde sımsıkı sarılmış halde bulduğumuz bu evrak-ı metrûke, alelade bir yazışma silsilesi değildir. Kesin olarak yazılma tarihini bilemesek de, metinlerdeki dil ve üslup, konuşulan konular, tartışmada ismi geçen zevat söz konusu olduğunda muhtemel bir tarih aralığı çizmek elbette mümkün. Büyük bir ihtimalle 1950’lerin sonları ve 1960’ların ilk yıllarında yazılmış olan bu mektuplar, içerik ve konu olarak daha geriye gidiyor. Bahsedilen yıllar arasında Babıali’nin iki bükülmez kalemi arasında hususi ve gizli olarak teati edilen (alınıp verilen) bu mektuplar, devrin edebiyat matbuatından tamamen saklanmış diye düşünüyoruz. Merhum “Huzur”suzumuz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın parıltılı Garp estetiğinin arkasında gizlenen trajik inanç buhranlarını, fırka dalkavukluklarını ve insandan kopuşunu faş eden tarihî varakalar, mazi terbiyesine sahip iki koca çınarın sarsılmaz şahitliğiyle tarihe düşülmüş en ağır şerh olsa gerek. Önce bu iki koca çınarın çehresini ama az ama çok fakat biraz kalın çizgilerle çizmeyi sonra da bu varakların o tuhaf dünyasına sizleri de davet etmeyi arzu ettik. Buyurun efendim…

***

Celâl Vecdi Eminzade Bey (1876 – 1964)

Aslen Çerkez bir aileden gelmektedir ve İstanbul, Süleymaniye doğumludur. Darülfünun’un eski nizam ilim geleneğinden geçmiş; fıkıh, kelam, mantık ve mazi tarihindeki muazzam rüsuhiyetinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Fransızca lisanlarına bir sarraf titizliğiyle vakıf bir münekkittir. Gençlik yılları cennetmekân Sultan Abdülhamid Han-ı Sânî hazretlerinin en hararetli saltanat senelerine tesadüf etmiş, ömrü boyunca Sultan’a ve onun sarsılmaz muvazene nizamına sadık kalarak Jön Türklerin ve İttihatçıların kuru, ruhsuz ve pozitivist cereyanlarına karşı fikren amansız bir mücadele yürütmüştür.

Asırlık mazi asaletinin müstahkem kaleleri olan Peride Nigâr Hanımefendi’nin Çamlıca’daki edebi meclislerinde başköşede ağırlanmış ve Üstat Muharrem Cezbe’nin Kırım zindanlarından Doğu Türkistan’a uzanan celalli, bükülmez fikirlerinden feyz almıştır. Fikir ve ilim meclislerinde Babanzâde Ahmed Naim Bey ve Ahmed Avni Konuk Bey gibi devrin dindar, irfan sahibi ve vakurlu münevverleriyle kavi dostluklar kurmuştur.

Tasavvuf ilminde silsile sahibi olan Celâl Vecdi Bey, Halvetî tarikatına intisap etmiş ve Laleli’deki Halvetî dergâhının müdavimlerinden olmuştur. Ruhunun kalıbını ve kelamının namusunu Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekki’n-nüfus eseri ile İmam-ı Gazâlî’nin İhyâ-u Ulûmid-dîn’ini her daim satır satır mütalaa ederek muhafaza etmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan yaşça bir hayli büyük olması hasebiyle, onun Şark ile Garp arasındaki bitmek bilmeyen marazi tereddütlerini ve idare maslahatçılığını daima bir muallim heybetiyle, müşfik lâkin zehir gibi keskin bir hiddetle tenkit etmiştir.

Davud Nedim Kemalzade Bey (1873 – 1966)

Aslen Trabzon kökenli bir ulema ailesinin evladı olup küçük yaşta pederiyle birlikte Dersaadet’e (İstanbul) gelerek Eyüpsultan semtine yerleşmiştir. Matbuat yokuşunun ve Beyoğlu mahfillerinin namusunu müdafaaya adamış emektar bir naşir, hâfız-ı kütüb (kütüphaneci) ve bükülmez bir fikir adamıdır. Mekteb-i Sultani’de parlak bir tahsil görmüş, Arapça ve Fransızca’yı hariciye kalemi seviyesinde râm etmiştir. Sultan Abdülhamid devrinin Şark medeniyetini muhafaza eden haşmetli siyasetine hayranlıkla yetişmiş, ömrü boyunca o devrin ufkunu müdafaa etmiştir.

Beyazıt Kütüphanesi’nin efsanevi muhafızı, ayaklı kütüphane İsmail Saib Sencer Hocaefendi ve mazi ricalinin dehşetli hafızası İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey ile çok yakın ve kavi bir dostluk bağı kurmuştur. Onların konaklarındaki ve kütüphane odalarındaki ilim bezmlerinde yoğrulmuştur. Matbuat hayatında mukaddesat düşmanı kliklere, Ahmet Rıza’nın kuru materyalizminden Abdullah Cevdet ve Kılıçzade Hakkı gibi azılı din düşmanlarının açtığı uğursuz, seküler çığırlara karşı sarsılmaz bir set vazifesi gören haftalık Nizâm-ı Âlem Mecmuası’nın kurucusu ve başmuharriridir.

Kendisi Nakşibendî tarikatı ehli olup, seher vakitlerinde İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin Mektubât’ını ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mârifetnâme’sini mütalaa etmeyi mukaddes bir itiyat edinmiştir. Üstat Muharrem Cezbe’nin en kavi sırdaşlarından biri olan Davud Nedim Bey, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sıkça uğrayıp dertleştiği, içini döktüğü bir sığınak olmakla birlikte mecmuasının sütunlarında onun estetik evhamlarına, vaz’-ı hazırın (statu quo) o katı muhafızlığına ve fırka dalkavukluklarına asla geçit vermeyecek kadar tavizsiz bir kalem namusuna sahiptir.

***

1. MEKTUP

Tarih: 14 Teşrinievvel 19??

Mekân: Meserret Kıraathanesi, Sirkeci

Azizim Davud,

Sana bu satırları, Babıali’nin her zamanki hercümerci içinde, Meserret’in köşesindeki loş masadan, zihnim paramparça bir halde kaleme alıyorum. Gönderdiğin son varakayı, Münih’teki Şarkiyatçılar Kongresi’nden cebinde ecnebi tütünleri ve bitmez tükenmez caka satışlarıyla avdet eden bizim Hamdi’nin havadislerini okudum. Hele Peride Nigâr Hanımefendi’nin Çamlıca’daki asırlık köşk meclisinde tertip ettiği rical içtimasına dair yazdıkların ekseriya zihnimi meşgul etti. Hanımefendi’nin mazi asaletini sinesinde taşıyan kılıçtan keskin tek bir dik bakışı karşısında Hamdi’nin nasıl mum gibi eridiğini, korkudan ezilip büzüldüğünü tasavvur ettikçe tebessümden kendimi alamadım.

Dün öğleden sonra Beyazıt’a doğru uzanmıştım. Bilirsin ya, Küllük’ün çınar altı muhavereleri olmasa bu şehrin çekilecek kahrı azdır. Bahsettiğin muhteşem mazi muhafızı taklidini yapan bizim Hamdi (Ahmet Hamdi) oradaydı. Yanında Nurullah Ataç ve Peyami Safa ile hararetli bir münakaşaya tutuşmuşlardı. Pek yakından tanıdığımız Hammer mütercimi merhum Mehmed Ata Bey’in oğlu Nurullah -ki şimdilerde matbuatta kendisine Nurullah Ataç diyorlarmış- her zamanki mukaddesat tanımaz, yıkıcı edasıyla dili tasfiye etmekten dem vuruyor, Hamdi ise üstadı Yahya Kemal’den tevarüs ettiği musikili sesle Şark kroniklerinden bahsediyordu.

Fakat çocukları savuşturup Hamdi ile baş başa kalabildiğimizde, Küllük’ün gölgeli çınar altından çıkıp Divanyolu’nun hercümerç dolu kalabalığına karıştık. II. Mahmud Türbesi’nin vakur parmaklıklarının yanından geçip vaktiyle Hâce-i Evvel Ahmet Mithat Efendi’nin haşarı mektepli Selim Fikri’yi elinde bastonuyla kovaladığı dar Nuruosmaniye sapağına saptık. İkbal Kıraathanesi’ne doğru adımlarken bana içini öyle bir döktü ki, serdettiği fikirler karşısında hayretten ve hiddetten donakaldım.

Azizim Davud, aramızda kalsın lâkin son birkaç yıldır ne zaman bu adamı görsem ruhunda tamir kabul etmez bir tezat olduğunu hissediyorum. Sanki eski Hamdi gitmiş de aklında ve kalbinde derin bir muvazenesizlik peydah olmuş başkası, bir yabancı gelmiş. Belki de bu hissiyatın verdiği halet-i ruhiye ile bana bir ara ne dese beğenirsin? “İnkılapların taraftarıyım, bugünkü statüyü korumak adına her şeyi feda ederim, geriye dönmek bir adım bile istemem” demez mi! Vallahi birkaç saniye yüzüne bakakaldım. Bizim Hamdi, adeta bu yenilikleri sarsılmaz bir dogma, dokunulması dahi caiz olmayan bir mukaddesat gibi addediyormuş meğerse! Yahu, daha dün kurulan bir vaz-ı hazır (statu quo) nasıl olur da tarihin önünde mutlak bir mutasarrıf gibi durabilir? Hele o Halk Fırkası ve İsmet Paşa’ya ettiği sena ve övgüler! Onlar yok mu, onlar! Hepsi istisnasız akla ziyan şeyler! Bir münevverin sırtına basarak yükseldiği milleti unutup idare maslahatına bu derece amade olması… Fırka propagandasından bu derecede medet umması… Bu acıklı hal, sahip olduğu kalemin ve ilmin haysiyetine nasıl dokunmaz anlamış değilim.

Nerede bizim tanıdığımız Dergâh günlerinin Ahmed Hamdi’si? Nerede şimdiki bu nevzuhur Ahmed Hamdi! Bir vakitler Necip Fazıl’la, Ahmet Kutsi’yle sabahlara kadar memleket meselelerini konuşan o adamdan eser görebiliyor musun artık? Necip Fazıl Bey, cemiyetin felâhı namına kendisini ateşe atarcasına dehşetli bir vadiye saptı, Ahmet Kutsi ise bambaşka bir vadiye. Hamdi ise galiba kendisini kitaplarının ve hatıralarının arasında emniyette hissediyor. İnsan bazen onun hayata karışmaktan bilhassa içtinap ettiğini düşünmüyor değil. İşin garibi ne biliyor musun? Geçen gün Muharrem Cezbe üstadımızın huzurunda sükût-ı mutlakla başını önüne eğip tek kelime edemeyen Hamdi, daha dün Küllük’te bize karşı adeta bir müstebit kesiliyor! Beni asıl sarsan ne oldu? Yüzüme karşı büyük bir fütursuzlukla, “Şahsi temas bende az tesir bırakır, zaten çoğu defa insanları sevmem” dedi.

Aziz dostum…

Sen de hatırlarsın muhakkak…

Yıllar evvel Beyoğlu’nda bir sahaf dükkânında Fransızlardan tercüme edilmiş birkaç romanı karıştırmıştık. O kitapların kahramanları arasında öyle tipler vardı ki insanlardan kaçmayı fazilet sayarlar, cemiyetten uzaklaştıkça derinleştiklerini zannederlerdi. Dost meclislerini küçümser, halkı anlamaya çalışmayı lüzumsuz görür, nihayet kendi yalnızlıklarını bir üstünlük nişanesi gibi taşımaya başlarlardı. İlk bakışta insana cazip gelen bir tarafı vardı bu halin. Çünkü kalabalığın yükünü omuzlarından atmış görünüyorlardı. Lâkin romanın son sayfalarına gelindiğinde aynı adamların ne kadar kuruduklarını ne kadar kimsesiz kaldıklarını da görürdük. İnsanlardan kaçarken nihayet kendilerinden de kaçmış olurlardı.

Hamdi’yi dinlerken nedense o eski roman kahramanları geldi aklıma. Belki ona haksızlık ediyorum, belki de fazla vehmediyorum lâkin yine de içimdeki bu endişeyi susturamıyorum. Zira insanlardan uzaklaşan bir muharririn kalemi bir müddet sonra cemiyetin nabzı yerine,  kendi odasının sessizliğini yazmaya başlar. Ahmed Hamdi’nin sonunun da böyle bir yalnızlığa varmasından korkuyorum.

Bu mevzu uzar azizim. Size sıhhat ve afiyet dilerim.

Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Davud Nedim Bey’e

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir