Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi

4. MEKTUP

Tarih: 12 Şubat 19??

Mekân: Beyoğlu

Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,

Talebe nümayişlerinin Beyoğlu’nun meşhur kaldırımlarını gerdiği, sokakları adeta tekinsiz bir kış uykusuna yatırdığı şu melanet günlerinde gönderdiğin mektup dün elime ulaştı. Bugün duman altı havada, polis barikatlarının ve nümayişçi talebelerin arasından sıyrılıp yazı masamın başına gelirken yolda eski Elit Çikolatacısı’nın köşesinden geçtim. Köşeyi dönerken zihnim ister istemez birkaç sene evvel toprağa verdiğimiz bizim Sait Faik’e gitti. Rahmetli her anıldığında, hemşerisi olduğu için Sulhi Nedim Bey’in yüzünde belli belirsiz bir gurur belirirdi. Edeb ve Efkâr‘ın daracık idarehanesinde Sait Faik’in bir hikâyesi üzerine sabaha kadar münakaşa ettiğimiz günler geldi aklıma. O ne hesapsız ne temiz ne saf bir hikâyeciydi. Gerçi zavallı çocuk yine nefsine yenilip uğursuz şişenin dibine sığınır, alkol marazıyla eriyip giderdi, lâkin o perişan haliyle bile insanı sinesine basar, bizim Hamdi’den çok daha hakiki, çok daha insanî bir nefes üflerdi sokaklara.

Belki de bu yüzden Hamdi’nin son zamanlardaki halleri bana daha ağır geliyor. İnsan, sevdiği bir muharririn zaaflarını affedebiliyor fakat kendi tabiatından uzaklaşmasını seyretmeye kolay kolay tahammül edemiyor. Sait Faik’i düşündükten sonra senin mektubundaki satırlara yeniden dönünce içimdeki sıkıntı daha da arttı.

Mektubunda, Hamdi’nin geçen gün akademideki odasında senin yüzüne karşı bu sözleri sarf ettiğini yazıyorsun. Gözümün önüne geldi azizim. Onun odasını bilirim… Masanın üzerinde yarım kalmış bir sigara, etrafa dağılmış birkaç kitap ve not kâğıdı eksik olmazdı. Hamdi’nin böyle zamanlarda birden heyecana kapılıp sesini yükselttiğini de el-hak bilirim. Fakat bütün bunlara rağmen, “İmkân bulsam, yaşım müsait olsa ve bir organ sahibi olsam müdafaa edeceğim tek fikir: Kalkınma ve plandır” demesi yine de beni hayrete düşürdü.

Ne vakit Hamdi’nin sözlerini düşünsem, birkaç yıl evvel yeniden karıştırdığım Gogol ciltleri gelir aklıma. Bilirsin azizim, Rus muharriri devlet dairelerinin loş koridorlarında dolaşan, rütbe ve makam hevesiyle küçülüp duran ne bedbaht memurlar anlatır. Hamdi’yi onlara benzetmek ağır mıdır bilmem fakat bugünlerde onda beni ürküten bir taraf görüyorum. Zamanın musikisini, rüyalarını ve maziyi anlatan bir şairin, birdenbire kalkınma planlarının ve devlet raporlarının diliyle konuşmaya başlaması bana tabiî gelmiyor. Sanki kendi tabiatından uzaklaşıyor. Belki de asıl korktuğum şey budur.

Hamdi’nin devlete ve idareye bu derece râm oluşunu düşündükçe, Peride Nigâr Hanımefendi’nin yıllar evvel Edeb ve Efkâr‘ın idarehanesinde söylediği bir söz gelir aklıma. Rahmetli Sulhi Nedim Bey’in odasında oturuyorduk. Masanın üzerinde mürettiplerden yeni gelmiş müsveddeler, köşede ise henüz sönmemiş bir gaz sobası vardı. Laf dönüp dolaşıp Halide Edip Hanım’a gelmişti. O günlerde Hanımefendi, Wilson Prensipleri Cemiyeti etrafında dönen münakaşalardan son derece müteessirdi.

Bir ara elindeki kâğıt tomarını masaya bırakıp, “İnsan başka milletleri sevebilir,” demişti, “fakat kendi evini küçümsemeye başladığı gün artık muhakeme değil, hayranlık konuşur.” O vakit sözün ağırlığını tam kavrayamamıştım. Bugün Hamdi’nin şu hallerini görünce daha iyi anlıyorum. Peride Nigâr Hanımefendi, Halide Edip’in bazı fikirlerini nasıl millî köklerden kopuş sayıyorduysa, Hamdi’nin bugün plan ve kalkınma namına kendi sanatının ruhundan uzaklaşmasını da aynı derecede hazin bulurdu.

Aziz dostum, mektubunda bana hak verdiğini, onun hallerini gördükçe içinin acıdığını söylüyorsun. Hatırlar mısın? Edeb ve Efkâr‘ın rutubet kokan odasında ilk şiirlerini getirdiği günlerde Hamdi’nin cebinde doğru dürüst tramvay parası bile bulunmazdı. Bizim Gürcü Hüseyin Fikri Bey’in oğlu Hamdi’nin o vakitler gözlerinde başka bir ateş vardı ve bunu hepimiz müşahede ederdik. Öyle ki, bir mısranın ahengini saatlerce tartışır, tek bir kelimenin peşinde günlerce dolaşırdı. Şimdi aynı adamın planlardan, raporlardan ve kalkınma cetvellerinden bahsetmesi bana hâlâ tuhaf geliyor. Haklısın, insan sevdiğine kızar. Biz, Hamdi’nin kumaşındaki saklı cevheri bildiğimiz için bu derece hiddetleniyoruz. Lâkin o bedbahta hatırlatmak lâzım: Ruhunu planlara, raporlara ve fırka propagandalarına feda eden bir şair, kendi fildişi kulesinin enkazı altında kalmaya mahkûmdur.

Kalbi selamlarımla…

Kadim Dostun

Celâl Vecdi Eminzade


1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir