
Bak Postacı Geliyor dosyamızın on ikinci mektubunu Nur Cihan Şeker yazdı.
***
Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne;
8 Mayıs 2026, Cuma
03:22
Sevgili sevgili dostum,
Son görüşmemizde hatırlarsan Rilke’nin çok sevdiğim bir cümlesinden bahsetmiştim sana. “ve kadınlarda ne hüzünlü bir güzellik vardı; gebe olup ayakta durdukları vakit: ince uzun ellerinin, kendiliğinden üzerine düştüğü şişkin karınlarında iki meyve taşıyorlardı: biri çocuk, biri ölüm!” İbrahim Hakkı’nın vefatından önce yazdığı son şiirden söz açmıştım da laf lafı açıp buralara kadar gelmişti. Şiiri geçtiğimiz sene abinden duyduğumu söylemiştim. “Bak” demişti abin. “Hakk’ın rahmetine kavuşan İbrahim’imizin son şiiri… Son nefesi…” Hatırlıyor musun? Şiirin dizeleri hâlâ aklımda. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa şöyleydi birinci bölümü:
“seni anlatınca,
türkçe tüm kudretiyle şiir olur oluverir
dünya kadar bir pencere açılır ellerimden sana
sanki ilk kez yeşermiş yeşillenmiş ağaçlardan meyve toplar gibi
heyecanla, seni anlatınca
bütün dillerin arasında
türkçe kadar mavi bir yerin vardır senin”
Ne kadar güzel değil mi… O zaman İbrahim Hakkı’yı tanımıyordum, adını da şiirini de ilk kez duymuştum. Yine de sanki yakından tanıdığım bir dostumun, bir büyüğümün ölüm haberini almış gibi oldum abini dinlediğimde. Sonra nasılsa hüznüm katlandı, katlana katlana boyumu aştı, İbrahim Hakkı da şiiri de düşüncemin çok gerilerinde kaldı. Sözü hepimiz öleceğiz demeye getirmeyecektim ama bir gün biz de İbrahim Hakkı gibi son yazımızla anılacak kimseler olacağız. Ve hiçbirimiz Sulhi’ye gönderdiğimiz son yazının hangisi olduğunu bilmeden bir şeyler yazacağız. Sana o gün de söylemiştim. Burada benim içimi acıtan şey bir gün son sözümüzü söyleyecek olmamız değil. İnsan, nihayet son sözünü söyleyebildiği güne geldiği için ancak sevinir. “Oh be! Dünya vardı.” Düşünsene, dünyanın varlığı bir rivayet olmaktan çıkmış, sonunda bilinen, görülen, deneyimlenen bir zamanda kalmış… Sonunda! En nihayetinde! Hamt olsun ki! Göreceğimi gördüm yetti kalan! Ama yaşarken birilerinin son nefesine şahit olma düşüncesi… Her geçen gün son nefesine şahit olacağımız insan sayısının giderek artması… Aynı rahatlık tüm bunlar için geçerli değil. Bir gün posta kutusunun ucunda birbirimizi bulamadığımızda ne yapacağız? Son zamanlarda bu düşünceyle o kadar meşgulüm ki, başka türlü düşünmenin de konuşmanın da yollarını bulamıyorum. Bulmaya yönelik bir gayretim de yok, yalan yok. Sürekli abinin İbrahim Hakkı’nın şiirine iliştirdiği notu, İbrahim’in yerine başka isimleri koyarak yeniden yeniden okuyorum. Kendimden de bütün bu can sıkıntısından da çok sıkıldım. Çünkü ölüm kadar yaşam da var, hem yaşıyoruz da. Öyleyse ümitsizce, aynı düşüncenin içinde debelenip durmanın ne anlamı var? Sevgili sevgili dostum. Mektubun başından beri ölümden bahsediyorum. Senin nezdinde varsa kusurumu maruz mazur gör. Sen ölüme gözünü dikmiş insansın diye, her gece yatarken, ölüme bir gün daha yaklaştığını düşünerek takvim yapraklarını koparıyorsun diye bu kadar rahatım. Yoksa bilirsin, konuşmazdım.
12 Haziran Mayıs 2026
17:20
Mektupla aramıza dünya girmiş. Her nasılsa Mektup yazı dosyalarının arasında kalmış, az önce masayı toplarken buldum. Ne yazdığımı büsbütün unutmuşum. Hatırlamak maksadıyla tekrar bir okuyayım dedim de, sevgili sevgili dostum, herhalde gecenin ve kendi başıma kalmış olmanın etkisiyle içimi fazla dökmüşüm, esas mevzuyu kaçırmışım.
Geçen hafta, Mücahit Emin’in abin hakkında yazdıklarını okudum. Bir akşam, cinleri kulağına ne fısıldadıysa artık bilmiyorum, pirelenmiş bir halde yanıma gelen Nur Cihan gösterdi yazıyı. Meğer Sulhi ondan bir yazı istemiş, o da örneklerini okurken bununla karşılaşmış. “Ne var yani?” deyince döküldü. Yazı fazla iyiymiş, samimiymiş de, hem amacına da hizmet ediyormuş. Ben ne yazsam konuyu dağıtıyorum diye hırçınlaştı sonra. E topla, dedim, tersledi. Onu anlamıyormuşum. Bundan daha kötü bir yazı yazmaya bile tahammül edebilirmiş(!) ama yazdığını içten bulmazsa asla göndermezmiş. O anda Allah var çok sinirlendim ama bir şey demedim, sen gönder Sulhi gerekeni söyler dedim sadece, omuz silkti. Memlekete bir yazı daha lâzım değilmiş, hem herkes yazmak zorunda mıymış, birine hürmet göstermenin türlü türlü yolu olabilirmiş. Kendinin ikna olmadığı yazıyla başkasını oyalamak istemiyormuş, ayıpmış. Bir sürü gevezelik! Canımı dilinden zor kurtardım o akşam. Laf aramızda, mevzubahis sen olduğun için biraz heyecanlıydı bence. Benimle konuşurken bir aşağı bir yukarı yürüyor, odanın içinde durmadan dönüyor, öyle miydi, böyle miydi, ne yapacağım diye elindeki kağıtları buruşturup buruşturup atıyordu. Tam deli resitali! Yine de bilemiyorum tabii. Şimdiki gençleri anlamakta zorlanıyorum sevgili sevgili dostum. Bazen aynaları olup kafalarında kırılasım geliyor… Hiç tınmıyorlar. Gelgelelim, yanımdan gittikten sonra neymiş, neciymiş diyerek yazıyı ben de okudum. Hakikaten Nur Cihan’ın kıskançlıktan tepindiği kadar varmış, muntazam bir yazıydı çünkü… Dile kolay on beş senesini bilfiil dert sahibi yazarları bulmaya, bulmakla da kalmayıp hepsini aynı çatı altında tutmaya gayret eden abin için yazılabilecek en esaslı şeyi yazmış Mücahit. Bu yüzden onun, senin için ne yazsa gözüne olmaz gelmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Mücahit’in yazısında efsane bir ruh var, insan o ruha erişemeyecekse adabıyla susmasını bilmeli diye düşünüyorum ben de. Sana gelince… Son
Son görüşmemizde bana, abine gösterilen hürmet kadar hürmet görmediğini, belki de hiçbir zaman göremeyeceğini, çünkü ne yapsan da abinin gölgesinde yaşamaya mahkûm kaldığını hissettiğini söylemiştin. Üstelik abinin on beş senede yaptığını, o artık yorulduğunu söyleyerek sana görevi bıraktığında, bir senede yapamayacağını bilmene rağmen kendine engel olamadığını da eklemiştin. Utanıyordun bu halinden. O gün, haddim olmayarak bahsettiğin duygunun vehimden ibaret olduğunu ima ettiğim ve bunda ısrar ettiğim için özür dilerim. O an, bunu ima ederken, hüznünü kanırttığımın farkında değildim. Senin yerinde kim olsa, Mücahit’in yazısını veya aynı minvalde yazılanları okuduğunda aynı şeyleri hissederdi sanırım. Derinden gelen ve aslında abinin varlığından da bağımsız görülmüyorum hissi… Ne demek istediğini yazıyı okuyunca anladım. Seni öyle olmadığına ikna etme kaygısıyla acele etmemeli, seni sadece dinleyebilmeliydim. Özür dilerim.
24 Mayıs 2026
15:33
Bir bitmeyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.
Yahya Kemal’in bu dizeleri postahaneye giderken aklıma geldi. Neden bilmem, mektuba iliştirmek istedim. Ahirette görüşürüz sevgili sevgili dostum.
Nur Cihan Şeker
BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI
- Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
- Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
- Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
- Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
- Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
- Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
- N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
- Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
- Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
- Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
- Cüneyt Dal – Arya’ma…
- Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
- Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi


2 Yorum