
Bak Postacı Geliyor dosyamızın sekizinci mektubunu Tahir Tarık Balıkçı yazdı.
***
Kardeşim Cumali,
Görüşmeyeli yıllar oldu. Telefon numaranı kaybettim. Allah’tan elimde adresin var. Tanışmamızı hatırlıyorum: “Kardeşim bir dal sigaran var mı?” cümlesiyle başlamıştı. Üç yüz kişilik RDM bölüğünde, RDM olmayan bir avuç acemi askerdik. Belki o yüzden yakınlaştık, samimi olduk. Hatta gece eğitimi sırasında bana başından geçen bir meseleyi anlatmıştın. Hani siz, gece tütün tarlasında çalışırken, yanına gelip “Beni kaçır Cumali!” diyen o kız… Hani senin kalbin küt küt atarken, dilin lal olmuştu. İnanır mısın, o olaydan yola çıkarak bir hikâye yazdım. Edebifikir isminde bir edebiyat sitesi var. Orada yayınlandı. Hikâyenin adı “Dönüşüm”, olur da merak edersen, ki edersin, okursun diye söylüyorum. Kızın adını hatırlamadığım için adını senin adına uydurdum. “Cemile” dedim. Sen, teklifi karşısında konuşmayınca o da sessizce kaybolup gitmişti tütün tarlasında. Hâlbuki kocaman bir dolunay vardı gökyüzünde, uçsuz bucaksız tarlalar apaydınlıktı. En azından sen öyle anlatmıştın. Belki de ben hikâyeyi o şekilde yazdığım için artık öyle hatırlıyorum. Aklıma Orhan Pamuk’un, “Kendi yaşadığımız hikâyeleri başkalarının hikâyesi gibi, başkalarının yaşadığı hikâyeleri de kendimiz yaşamışız gibi yazabilme hünerine…” sözü geliyor. Bunu bir kaçış, sözünü saklama veya dürüst olmamak -olamamak- olarak görmemek lâzım. Yalnızca kendini ifade edebilme kabiliyetine hamletmek gerekir. Sanat biraz da bu değil mi? Kendini ifade edebilme kabiliyeti! Kabiliyetten kastım beceriklilik değil. Daha çok, en başta istemsizce fakat fark edince bilinçli olarak veya yalnızca benimseyerek veyahut dürtüsel olarak oraya itilmek veya sürüklenmek!
Meşhur bir sözdür; “Yönetmenler konuşamazlar, konuşabilseydiler film çekmezlerdi.” Ben, bu konuşamama meselesinin daha çok yazarlara yaradığı kanısındayım. Konuşamamaktan kastım; konuşma dilinin sınırları içinde bir şeyi tarif edemezken, yazının sunduğu imkanların insana bu olanağı sonuna kadar açmasıdır. Yani başkasına anlatmaya çalışırken bocaladığımız veya dinleyiciyi sıktığımız yerde yazmak imdadımıza yetişiyor. Bu açıdan bakınca aslında anlatsam dinlemekten sıkılacağın şeyler, aslında bir yazın türü olarak sana sunduğumda; güleceğin, üzüleceğin, içerleyeceğin, heyecanlanacağın veya başka bir duyguyla sana bulaşıp “Evet hissediyorum, anlıyorum ve sana katılıyorum” diyeceğin şeyler oluyor. Kafan karıştı biliyorum. “Ne diye bunları yazdın?” diyeceksin. İşin doğrusu şu ki, nicedir yazılarımı yayınlayan dergi editörü benden mektup yazmamı istedi. Benim de aklıma sen geldin. Adresin, askerdeyken tuttuğum günlükte yazıyordu. Hemen sakladığım yerden çıkarıp baktım. Bu vesileyle biraz da karıştırdım. İlk günün ilk gecesi hızlıca, yarı karanlık koğuşta karaladığım ilk sayfada yalnızca şu yazıyordu: “Allah burada da var!” Kendimden başka -ki o da şüpheli- hiç kimseyi ve hiçbir şeyi tanımadığım bu yeni geldiğim yerde bana tanıdık olan yalnızca Allah’tı! Şimdi hatırlıyorum da bu fark ediş bende hayret uyandırmış, hayatımın çeşitli zamanlarında, dolunaya bakarken onunla karşı karşıya kalışım gibi bir çıplaklıkta, hakikatle karşı karşıya kalmıştım! Bak sözü yine saptırdım. İşin aslı ben bu mektubu sana değil, aslında yayınlansın diye dergiye yazıyorum! İlk başta niyetim sana yazıp aynısını editöre göndermekti. Fakat bunun yayınlanmaya değer olmayacağını biliyordum. Bu yüzden işin edebiyatına kaçtım fakat bu sefer de sana gönderilecek bir mektup olmaktan çıktı. Bunları yazarken aklıma şairlerin ve edebiyatçıların birbirlerine gönderdikleri, sonradan da kitap olarak basılan mektupları geldi. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba bu mektuplar, günün birinde yayınlanabileceği ya da en azından entellektüel bir okur kitlesinin eline geçebileceği kaygısıyla mı kaleme alınmıştı? Çünkü hiçbirinde “Nasılsın, iyi misin?” denmiyordu. Kendi yaptığıma, yani bu mektubu gerçekten sana göndermeyecek oluşuma bakınca, yazarlığın manipülatif bir tarafı olduğu ortaya çıkıyor. Mesela ben, bu mektubu gerçekten sadece sana yazıyormuşum algısı oluşturabilirdim. Okur da öyle zannedip metni o gözle okuyabilirdi. Ve işin ilginç yanı, bu bir yalan da sayılmazdı. Çünkü yazarın, okuyucu karşısında böyle bir kurgu yapma hakkı her zaman vardır! Bir açıdan eğlenceli, bir açıdan dramatik… Kendi içine gömülüp herkesle konuşmak! Yazarlık işte, vay canına! Her neyse…
Sana ve bana dönelim. Seni Allah için seviyorum. Nasılsın kardeşim? İyi misin? İyi olmanı yüce Allah’tan dilerim. Annen baban da iyidir inşallah. Çok selam söyle, ellerinden öperim. Bu arada sana söylemeden edemeyeceğim, hani sen Cemile’yi kaçırmayınca, babası onu kendisinden yaşça büyük bir adama vermişti. Ben hikâyemde Cemile’yi hasta, yatalak bir kadının üstüne kuma gitmiş gibi yazdım. Bilmiyorum, belki bana kızarsın, belki hatırasına saygısızlık etmiş sayarsın, belki de çoktan unuttun gitti. Fakat, İzmir Bornova’da, 10. Jandarma Er Eğitim Alayı’nda, bir gece yarısı dertli dertli anlattığın o hatırayı bir türlü unutamadım. Eğer kızmazsan, mektubuma yazacağın cevapta Cemile’nin de durumundan bahsetmeni istiyorum. Ben hâlâ ona üzülüyorum. Sonra yine yazarım inşallah. Allah’a emanet ol.
(20.05.2026 / Kocaeli)
Tahir Tarık Balıkçı
BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI
- Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
- Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
- Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
- Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
- Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
- Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
- N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
- Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
- Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
- Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
- Cüneyt Dal – Arya’ma…
- Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
- Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi


1 Yorum