Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı

5. MEKTUP

Tarih: 12 Teşrinisani 19??

Mekân: İkbal Kıraathanesi, Nuruosmaniye

Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,

Bugün İkbal Kıraathanesi’nin pencere kenarındaki masasına oturmuş, kahvemi ağır ağır içerken Babıali yokuşundan inen çıkanlara bakıyordum. Hava serin, gökyüzü kurşunîydi. Bir ara karşı kaldırımdan geçen iki genç muharririn hararetle münakaşa ettiklerini gördüm. Nedense içim sıkıldı. Son zamanlarda kalem erbabı arasında sözün yerini öfkenin almaya başladığını düşünüyorum. Tam bu esnada Ankara’dan gelen meş’um havadisi bir kez daha hatırladım.

Herhalde sen de mecmuandaki masanda işitmişsindir. Meğer Garip akımının fırlama şairleri Melih Cevdet ile Oktay Rifat, Ankara’da İzmir Caddesi’nin ortasında bizim Ata Bey’in oğlu Nurullah Ataç’ın yolunu kesmişler; “Sen bizim şiirlerimizi nasıl beğenmezsin!” diye koca tenkitçiyi sokak ortasında tekme tokat dövmüşler.

Zavallı Ataç’ın elindeki helva paketleri çamura saçılmış, hırpalanmış vaziyette evine döndüğünde üstünde başındaki tekme izleri duruyormuş. Dahası da var… Ankara mahfillerinde anlatıldığına göre, Ataç bu hakareti içine sindirememiş olacak ki birkaç gün sonra kalkıp Melih Cevdet’in evine kadar gitmiş. Sonu ne olmuş dersin? Ev sahibi misafir ağırlamak yerine bir kat daha hiddetlenmiş ve bizim münekkit yine dayaktan nasibini almış. Bir de utanmadan evvelce Orhan Veli ile birleşip Ataç’a hayali bir kadın ismiyle sahte aşk mektupları tanzim ederek herifi maskara ettikleri eski tertip var ki tam manasıyla bir esnaf şirretliğidir. Tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un da Halit Fahri Bey’i sokak ortasında hırpaladığı akla gelirse, Babıali’nin mürekkebi çoktan kana ve çamura bulanmış demektir.

Bu son rezaletleri işitince nedense yıllar evvel Edeb ve Efkâr’ın Cağaloğlu’ndaki rutubet kokan ilk idarehanesi geldi aklıma. O zamanlar Sulhi Nedim Bey henüz dergiyi yeni devralmıştı. Bir gün, iki genç muharrir bir şiirin vezni yüzünden birbirine öyle girmişti ki sesleri alt kattaki mürettiplere kadar ulaşmıştı. Biz de kavga çıkacak sanmıştık. Lâkin akşam olunca aynı iki adamı Nuruosmaniye’de bir çorbacıda yan yana otururken gördüm. Demek ki o zamanlar insanlar fikre kızıyor, insana değil. Şimdilerde ise fikir bahane, hiddet asıl maksat olmuş gibi geliyor bana.

Gerçi eskiler, “Rüzgâr eken fırtına biçer” demişler. Ataç’ın o mukaddesat tanımaz, din ü diyanet düşmanı, yıkıcı critique (tenkitçi) edası nihayetinde kendi yetiştirdiği talebelerin hışmına uğradı. Lâkin ne acıdır ki “Ayarını bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar” fehvasınca, matbuatın ayarını bozanlar bugün sokak ortasında birbirini tartaklıyor. Garp’ta da bu nevî kabalıklar eksik olmaz ya… Vaktiyle Fransızların gürültülü Hernani tiyatro kavgası yahut İngiltere’de Alexander Pope ile Jonathan Swift’in birbirlerine karşı makale ve şiir üstünden yürüttükleri zehirli, satirik taşlama düelloları malumumuzdur. Biz, bunları unutmuş değiliz. Bunun yanında Rus muharrirleri de pek sakin insanlar değildi. Tolstoy ile Turgenyev’in bir vakit işi düello davetine kadar vardırdıkları malumdur. Lâkin onların öfkesi tabancaya davranmadan evvel mektuplarda, hatıralarda ve romanların satır aralarında soğurdu. Bizimkiler ise işi doğrudan kaldırım taşına havale ediyorlar. Velhasıl, bizim fırlamalar da edebiyatı yumruk davası sanan Garp şarlatanlıklarına, snobisme (züppelik) illetine özeniyorlar.

Mamafih aziz dostum, insan bu manzaraları görünce eski Babıali’yi de gözünde fazla büyütmemeli. Bizim gençliğimizde de münakaşa eksik değildi. Edeb ve Efkâr’ın ilk senelerinde Muharrem Cezbe Üstat ile bir genç romancı arasında çıkan hararetli bir tartışmayı hatırlarım. Cezbe Üstad bastonunu yere vurup “Bu memlekette roman yazılmadan evvel Türkçe öğrenilmelidir!” diye bağırmış, öteki de kızarıp bozarmıştı. Fakat işin tuhafı, yarım saat sonra ikisini de aynı kahvede nargile içerken görmüştüm. Demek ki o günlerde hiddet vardı ama husumet bu kadar uzun ömürlü değildi.

İşte bizim Hamdi’nin de o fildişi kulesinden çıkıp Beyoğlu lokantalarında İsmail Habip Sevük’le “Edebi Yeniliğimiz” kitabı yüzünden tutuştuğu meşhur münakaşada yediği sille, bu umumi seviye kaybının İstanbul şubesidir. Ataç’ın vaktiyle Hamdi’ye taktığı ve şimdilerde dilden dile dolaşan “Kırtıpil” lakabının da aslı astarı burada aşikâr oluyor. Herifler sokakta birbirini tekmelerken, Hamdi hâlâ fildişi kulesinde oturup, hani vaktiyle Markiz Pastanesi’nde ferman buyurduğu üzere, “Okuduklarım bende muvazene kurdu, hulasa évolué (tekâmül) ettim ama değişmedim” diye kibirlenmeye devam etsin! Bu pespaye girdabın, bu “kırtıpil” polemiklerin içinde neyin tekâmülünden bahsediyor, anlamak kabil değil.

Geçen akşam münzevi hanesinde ziyaretine gittiğim Üstat Muharrem Cezbe’ye bu matbuat rezaletlerini naklettiğimde, hava çoktan kararmıştı. Odadaki eski gaz sobası hafif hafif tütüyor, masanın üzerinde sararmış gazete kupürleri dağınık halde duruyordu. Üstat, gözlüğünü burnunun ucuna indirip kupürlerden birini uzun uzun inceledikten sonra bastonuna dayanarak acı acı güldü.

Peride Nigâr Hanımefendi görseydi bunları…” dedi. “Bir hafta yazı yazar, bir ay söylenirdi. Fakat dönüp de kimsenin yakasına yapışmazdı. Çünkü o nesil, kelimenin de yumruk kadar yaralayabileceğini bilirdi.”

Bana vaktiyle Necip Fazıl’ın, Ahmed Hâşim’le yaşadığı sürtüşmeleri, Şair-i Âzam Abdülhak Hâmid Bey’in gençliğinde işittiği bazı edebî rezaletleri bir bir anlattı. “Evvelce de münakaşa vardı evladım,” dedi, “ama insanlar hiç olmazsa kelimeyle dövüşürdü.”

Sonra senin mektubunda anlattığın hadiseyi işitince sakalını sıvazladı. “Sâbık Maraş mebusu lokantada sille yemiş ha?” diye mırıldandı. Bir müddet sustu. Ardından yüzünde o bildik istihza beliriverdi. “Babıali’nin bu köksüzleşme zincirine bir halka daha eklenmiş. Su aka aka yatağını bulur evladım. Mazi muhafızlığı taklidi yapanların sonu işte böyle sokak girdaplarına çıkar.

Sözü uzatıp zihnini bulandırmayayım azizim. Kantarın ayarı tamamen kaçmadan evvel, sen yine de mecmuandaki salahiyetini kullan ve bu hırçın kabadayılara karşı kalemin namusunu müdafaa et.

Kalbi selamlarımla… 

Kadim Dostun

Celâl Vecdi Eminzade


1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir