
“Ey Meryem! Şüphesiz Allah sana kendisinden bir
kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir.
Dünyada da Ahirette de şeref sahibi, Allah’a çok yakın olanlardandır.”
(Âl-i İmrân, 45)
Daha önceki yazılarımızda, ahir zamanda Deccal’in gelişinin somut şartlarını, onun bâtınî anlamı üzerinden ele almıştık. Bu durumda, onun karşısındaki kurtarıcı gücün bâtınî anlamı da ufkumuza girmiş oldu. Bir şeyin karşıtını anlamak, kendisini anlamaya vesiledir. Ancak bu anlamlar soyut mecazlar olarak kaldığı sürece gerçeklikle bağlantısı kurulamaz. Bu nedenle öncelikle Deccal’in bedenselliğini külliyat içinde somut olarak kavramak gerekir. Böylece onun karşısındaki kurtarıcı hamle de zihnimizde somut bir anlam kazanabilir.
Deccal’in aşırı dünyevî politik sisteminde, başkasından gelecek siyasetin imkânı uzun zamandır yakıcı bir sorun ve bir ünlem olarak karşımızda durmaktadır. Firavun’un, sarayını yıkacak kehaneti öğrendikten sonra ülkesinde doğan bütün çocukları bir gecede öldürtmesi gibi, Deccal’in aşırı dünyevî politik sistemi de her türlü kurtarıcı imkânı yok etmiş ve etmeye devam etmektedir. Yoğun bir dünyevîleşme ve buna bağlı olarak obezleşerek büyüyen bedenselleşmeyle, ruhları veya ruh olma imkânını öldürmekte maharet kazanmış sistemdir karşımızdaki. Katıksız dünyevî iktidarını en ücra köşelere, özel hayatlara ve bedenlere kadar yaymayı başarmıştır.
Yine de ruh katili sistemin yıkılması her zaman olasıdır. Ruh katliamı beden üzerindeki çeşitli operasyonlarla başlıyorsa, beden öncelikle üzerinde durulması gereken meseleye dönüşür. Peki, Deccal’in bedenine karşı Mesih’in ruhunun zuhuru düşünce ufkumuza nasıl girebilir? Bu yazıda üzerinde duracağımız temel soru budur.
Şunu artık biliyoruz: Tamamen farklı bir siyaset olarak gelecek Mesih’in ruhî gelişine tefekkürde ciddi bir hazırlık gerekir. Deccal, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ruh ölülerini biriktirerek kendi aşırı dünyevî politik sistemini oluşturmuşsa, Mesih’in de öncelikle ruh dirilerinin birikmesiyle ete kemiğe bürünmesi daha makuldür. Geçen yazımızda alıntıladığımız Karakoç pasajlarında “Mehdi” ifadesi geçse de, bu yazıda Mehdi ile Mesih arasında herhangi bir ayrıma gitmeden, her ikisinin de belli bir hikmet çağına açılışa işaret ettiğini belirtelim. Bunlar aynı zuhurun iki farklı veçhesine tekabül eder: Biri hidayetin yolunu açarken, diğeri yer-yüzünde yeni ve adil bir hayatın imkânını ortaya koyar.
“Mesih”, kendisine doğru yürünülen evrensel bir siyasî vizyondur. Onun ahir zamandaki siyasî anlamı, yani bâtınî ruhu anlaşılmadığı sürece, gelişine somut düzeyde şahit olmak mümkün değildir. Zira “Mesih”in zuhurunun şartları gerçekçi bir siyaset olarak ortaya konulmadıkça, konu vehimlerden ve teolojik spekülasyonlardan öteye geçemez. Örneğin tuhaf biri ortaya çıkacak, bir başkası büyük bir skandala imza atacak, biri “Mesih” olduğunu ilan edecek ve bir başkası yalancı konumuna düşecektir. Ancak bütün bunlar, son derece zalim bir Deccal çağının ürettiği semptomlar listesindeki bireysel vehimlerden öte bir anlam taşımaz.
Öyleyse en baştan, “Mesih” olma iddiasındaki her türlü megaloman bireysel ilanı saf dışı bırakmak gerekir. Çünkü mesele, tek bir kurtarıcının gelip milyarlarca insanı kurtarması değildir. Buradaki mesele, şüphesiz çok daha karmaşık ve geniş bir alanı ilgilendirir. Bunu, karşı tarafın, yani Deccal’in bedenini oluşturan külliyatın, kültürün neredeyse her alanına yayılan genişliğinden biliyoruz. En temelde Deccal, kendi bedensel-kültürel külliyatını din karşıtlığı üzerinden veya dini sahteleştirerek her alana yayıyorsa, Mesih’in gelişi de en geniş anlamıyla buna karşılık gelecek sahih bir din külliyatının oluşmasını gerektirir.
Mesih’in ruh dirilerinin toplandığı bir zamanda geleceği ifade edilirken, bu gelişin yer-yüzünde etiyle ve canıyla bir “bedeni” de varsayması gerekir. “Beden” olmadan ruh, kendisini göstereceği mekânı, yani yer-yüzünü bulamaz. Öyleyse ilk düşünülmesi gereken mesele, dünyadan yükselerek yer-yüzünde zuhur edecek “beden” meselesidir. Biz, Mesih’in ruhunun somutlaştığı bedene Hikmetin Dirilişi adlı kitabımızda “kalpleşmiş beden” demeyi uygun bulmuştuk. Bu durumda, Deccal’in bütünüyle dünyevî ve nefsanî bedeninin karşısında, Mesih’in “kalpleşmiş beden”inin ne anlama geldiği önem kazanmaktadır. Asıl soru ise şudur: Dijital çağda küresel kapitalizmle cisimleşen Deccal’in bedeni karşısında, Mesih’in “kalpleşmiş bedeni” nasıl cisimleşecektir? Bu soruya hakiki ve esaslı bir cevap bulunmadan, Mesih’in siyasî vizyonu olan adalete dayalı bir gelecek tasavvur edilemez.
Sözgelimi, geçen yüzyılın Marksist ideolojilerinin, bir idealin veya ruhun bedenleşmesi üzerine yoğunlaşması rastlantı değildi. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri adlı eserinde açıkça ortaya koyduğu üzere, Marx’ın söyleminin önemli bir yönü “hayalet” mantığına dayanır ve bir anlamda “ruh çağırır”. Ruh çağırma, bedene kavuşması arzulanan söylemin, mevcut düzeni sarsacak ve onu dönüştürecek bir güce ulaşmasıyla ilgilidir. Marksizm, çağırdığı ruhun ardından şüphesiz dünyevî bir bedenleşmeye yönelmiş, seküler bir mesihçiliğe dönüşerek büyük yıkımlara yol açmış ve zamanla tarihsel etkisini yitirmiş bir ideolojidir. Bununla birlikte, Derrida’nınki de dâhil olmak üzere geçmişe yönelik bir hayaletin gerektiği gibi bedenselleşemediğine dair güncel iddialar, şimdilik spekülasyonun ötesine geçmemektedir.
Bedenleşme meselesi, bütün ideolojilerin en temel sorunlarından biridir. Marksizm örneği, bu konudaki başarısızlığı göstermesi bakımından ibretliktir. Bununla birlikte, Marksizmi de diğerleri gibi sahte mesihçilikler arasında değerlendirmelidir. Öyleyse Mesih’in “başka siyaseti” hakkında en başta söylenmesi gereken şudur: Mesih’in ruhunun zuhuru ne bireysel bir megalomani biçiminde ne de bir politik ideoloji olarak gerçekleşecektir. Geçen yüzyılda yaşanan büyük siyasî yıkımlar bunun en açık göstergesidir. İdeolojik diktatörlükler, yol açtıkları sayısız savaş ve katliamla birlikte tarihsel sınırlarına ulaşmış ve kendi çağlarını tüketmişlerdir.
Mesih’in ruhunun bâtınî anlamı, bize göre ne ideolojik bir parti ne de megaloman bir diktatördür. O, öncelikle sahih yer-yüzünde zuhur ederek gök-yüzüne ulaşan kalpleşmiş bedendir. Kalpleşmiş bedene ulaşmak ise tecrit gerektirir. Bu minvalde, “Politikaya Karşı Siyaset Mukaddimesi” başlıklı yazımızda tecrit için Hz. Meryem örneğini vermiş ve şöyle demiştik: “Hz. Meryem örneğini hatırlayalım. Hz. İsa’yı doğurmak için şehirden uzaklaşan, her şeyi, ailesini bile geride bırakan o aziz kadını… Tecrit budur işte: İsa’yı doğurmak için Meryem’in şehrin dışına çıkışı… Yunanca ‘şehir’ anlamına gelen ‘polis’, politika kelimesinin kökeninde yer alır. Ve ‘polis’ olarak şehir, şeytanın hâkimiyetine girmiş alandır.” Şeytan, günümüz ahir zamanında Deccal olarak cisimleştiğine göre bugün bütün politik alanda onun borusu ötmektedir. Buradaki şehir ise bildiğimiz anlamıyla şehir değildir. Küresel kapitalizmin metropollerinden başlayarak her tarafa yayılan cismani ve sanal dünyeviliktir.
Hz. Meryem örneğinde tecrit, Mesih’in zahirî doğuşunun şartıdır. Kalpleşmiş beden ise politik alanı terk edişi ve aynı zamanda siyaset alanına mukaddimeyi ifade eden Hz. Meryem’in aziz bedenidir. Mesih’in ruhunun bâtınî anlamı, kalpleşmiş bedene ulaşmış fertlerle bir külliyata dönüşebilir. “Fert” mefhumunu her türlü kapitalist ve liberal birey anlayışından ayırdığımız artık anlaşılmalıdır. “Fert”, tam olarak Deccal’in bütün güncel kültürel ve politik saldırılarına karşı kalbinde tecridi başarmış şahsiyettir. Sonrasında bu tecridi kalbinden bedenine kadar yayarak her türlü dünyeviliği kökten reddeder.
Karakoç’un ifadesiyle, her fertte zuhur eden kalpleşmiş beden, ruh dirisidir. Ruh dirisi olacak diriliş hamlesi, aynı zamanda hikmetin dirilişidir. Çünkü kalpleşmiş beden, her daim ihsanla lütfedilen zamana sabırdaki saflıktır. Sabırla ruh dirilerinin yükselmesi, Mesih’in gök-yüzünden zahirî gelişini zamanda hızlıca hazırlayacaktır. Fertlerin yükselişi ile Mesih’in nüzulünün karşılaşması, zuhur etmenin bizzat kendisidir. Bu gelişin aktörleri, tecridi her alanda başarmış sabırlı fertler ve onların çağrısına kulak veren ihsan olacaktır.
Böylece ahir zamanda vuku bulması önceden haber verilen mucizenin kıyılarına yaklaşıyoruz. Ancak söz konusu yaklaşım, spekülatif bir teolojik beklentiyle ifade edilemez. Pasif bir beklentiyle sabrı her zaman birbirinden ayırıyoruz. Bilindiği üzere, sabır, mücadeleyi bırakıp her şeyi Allah’tan beklemek değildir. Sabır, mücadeleyle önce nefsanî ve dünyevî hayatın ötesinde yer-yüzüne adım atmaktır. Yer-yüzüne geçiş, tecrit mücadelesiyle kemale erdiğinde gök-yüzünden gelecek olan hamle bizzat ufkumuzda görünmeye başlar.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

