
3. MEKTUP
Tarih: 18 Mayıs 19??
Mekân: Çamlıca
Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,
Geçen hafta elime geçen birkaç gazeteyi karıştırırken, Peyami Safa ile Nurullah Ataç taraftarları arasında gazete sütunlarında kopan hırçın münakaşalara bir kez daha tesadüf ettim. Babıali semalarında esen zehirli fırtınayı sen de herhalde Nizâm-ı Âlem’deki masandan endişeyle takip etmektesindir. Mürekkebin birer niyet hançerine dönüştüğü, matbuatımızın bedbaht ve hırslı devrinde, Nizâm-ı Âlem’deki odanda Hamdi ile baş başa kahve içerken aranızda geçen dehşetli muhavereyi naklettiğin mektup dün nihayet Çamlıca’daki haneme ulaştı. Satırları okurken Hamdi’nin her an rüzgâra göre savrulacakmış gibi duran sesini işitir gibi oldum. Hani konuşurken bir cümlenin sonunu getirir ama insan yine de tam kanaatini anlayamaz ya! İşte öyle bir ses… Sana bizzat, “Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem… Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum” itirafında bulunmuş.
Ah azizim! Benim bitmek bilmeyen feryatlarımın, uykularımı kaçıran hiddetimin sebebi de budur. Sen onun sözlerini nakledince uzun müddet masamın başında öylece kaldım. İnsan bazen neye inanacağını şaşırabilir… Buna bir şey demem, diyemem. Lâkin Hamdi’de beni asıl müteessir eden şey, bu tereddüdü bir yara gibi taşımak yerine âdeta bir meziyet gibi göstermesidir. Oysa bizim neslimiz nice fırtınalar gördü. İnsan bazen yanılır bazen düşer fakat hangi kapının eşiğinden çıktığını unutursa işte o vakit gerçekten kaybolur. Hamdi’yi düşündükçe içimde beliren his de budur. Sanki memleketine uzaktan bakan bir Garp seyyahı gibi konuşuyor, içinde yaşadığı cemiyeti ise bir kitap sayfasını çevirir gibi seyrediyor.
Düşünüyorum da, Hamdi’nin tereddütleri bir günde peyda olmuş şeyler değil. Bizden evvelki nesillerin açtığı bazı yolların sonuna varmış gibi görünüyor. Geçenlerde sahaflarda dolaşırken İttihatçı tayfadan Ahmet Rıza Bey’in eski bir risalesine rastladım. Birkaç sayfa karıştırdım. Sonra nedense Hamdi geldi aklıma. Aralarında doğrudan bir rabıta kurmak doğru mudur bilmem fakat insan aynı fikrin farklı nesillerde bıraktığı izleri sezebiliyor. Kimisi inancını kaybediyor kimisi onu müdafaa etmeye çalışıyor kimisi ise Hamdi gibi iki kıyı arasında kalıyor. Onun bu halini düşündükçe zihnim ister istemez Peride Nigâr Hanımefendi’nin sarsılmaz ve vakur imanına gidiyor.
Söz buraya gelmişken şunu da anlatmadan geçemeyeceğim aziz dostum. Peride Nigâr Hanımefendi’yi geçen Cuma Çamlıca’daki o rüzgârlı köşk odasındaki son ziyaretim hâlâ gözümün önündedir. Ihlamurunu yudumlarken, titreyen ama kılıçtan keskin vakur sesiyle, Seine nehri kenarındaki dumanlı Cafe de la Poet günlerini yâd edişi dün gibi aklımda. Hanımefendi, kırışık elleriyle pelerinini omuzlarına doğru çekerken hüzünle şöyle fısıldamıştı: “Celâl evladım, Paris kaldırımlarında Rimbaud’nun, Verlaine’in peşinde dolanan serseriler kendi içlerindeki Hristiyanlık günahıyla kıvranırlarken bile bir mabedin varlığını inkâr etmezlerdi. Bizim mektepliler ise ne Garp’ın dehşetli günahını tam taşıyabildiler ne de kendi Süleymaniye’lerinin şefkatli gölgesine sığınabildiler. Arada kalmış, ne idüğü belirsiz bir a’râf taifesidir bunlar!” Hanımefendi haklıdır azizim. Onu dinlerken, yıllar boyunca ne fırtınalardan geçtiğini düşündüm. Paris mahfillerinden Çanakkale günlerine, oradan da bugünlere uzanan uzun ömründe nice fikir ve insan görmüştü. Bugün Hamdi’nin tereddütlerini işitseydi, herhalde yüzüne bakmaz, evvela derin bir iç geçirir, sonra da bildiğimiz sert sessizliğine bürünürdü.
Zaten rüzgârlı odada Hanımefendi’nin feryadını dinlerken, dimağımda senin son mektubunda naklettiğin Hamdi’nin bahtsız hezeyanları dönüp durdu. Peride Nigâr Hanımefendi onun adını hiç anmadı lâkin söylediklerinin tamamı sanki doğrudan ona, onun ruh yarılmasına verilmiş bir cevap gibiydi. Üstelik aynı konuşmada sana büyük bir fütursuzlukla, “Garplıyım. Hristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha derinden işlendiğine eminim” deyip hemen ardından “Süleymaniye’den başka garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum” diyerek kendi kendisini nasıl bir oryantalist kapana kıstırdığını görmüyor mu? Hamdi farkında mıdır bilmem lâkin bu sözlerde bana daima kendi öz ruhuna sırt çevirmiş bir mağlubun teslimiyet kokusu gelir. Bir insan kendi evinin muazzam kubbesini böyle dar bir estetik hududa hapsedip Garp’ın mabetlerine göz diktiği vakit, artık dilde ne samimiyet kalır ne de hakiki bir tefekkür.
Ne yalan söyleyeyim Davud, bu satırları okuyunca bir müddet mektubu elimden bıraktım. Hamdi’nin bu kadar büyük bir medeniyeti böylesine sığ birkaç müşahede ile hükme bağlaması bana pek ağır geldi. Mektubunu kapatıp bir müddet düşündüm. O vakit aklıma yıllar evvel ezberlediğimiz şu mısralar düştü:
“Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün vîrâneler gördüm”
Git ve o bedbahta benim adıma ihtar et azizim: Ne tam manasıyla râm olduğu Batı’yı hazmedebilmiş ne de kendi evinin hazinesini kucaklayabilmiştir. Bu köksüzlük onu tarihin huzurunda mahcup edecektir.
Kadim Dostun
Celâl Vecdi Eminzade
1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu


1 Yorum