Unutmayı Hatırladığım Zamanlar

Bir.

Unutmayı dayatan çağa karşı, onu hatırlayarak diri tutuyorum. Her şeyin unutmaya odaklandığı bir çağın son diliminde, dilin görselleştiği, düşüncenin bulanıklaştığı, sözün değerinin düştüğü bu çağ, vebalı bir çağ olarak yerini kesinleştiriyor.

Sabitesi olmayan, herhangi bir mihenge değmeyen bu çağı anlamak, anlamına dair yorumlarda bulunmak yersiz bir çaba gibi gözüküyor. Her şeyin sorgulandığı bir çağda bıçağın bıçak olduğuna, kalemin kalem olduğuna dair şahitliklerimiz bile şüphe götürmeye başladı. Septiklerin dünyaya egemen olduğu bir çağda “bir şey biliyorum o da hiçbir şey bilmediğim” imiş, oysa söylemek istediklerimizi söylemek için hakikate dair kanaatlerimizin çokluğuyla övünürken “ya ben öleyim mi söylemeyince” boyutuna gelesiye ifrat ve tefrit arasındaki dengeyi yitirmeye başlamıştık. Bu durum pergelimizin sabitesinin kırılması değil miydi? Neyi nereye yaslayacağız, beyazlara karşı siyahlar, durgunluğa karşı hareket, ölene karşı canlı, savaşa karşı barış… çağ kendine özgü dayatmalarını düaliteler üzerine kurarken insanın sağlamasını neye göre yapacağız.

İki.

Hegel’in temel ilkesini sevgi kökenine dayandırdığı etik anlayışı günümüzde hazzın ve hızın odağında yaşayan insan için pragmatist bir boyuta büründü. Faydalanmadığı suyu kesen, yolu tıkayan bir haleti ruhiye içerisinde agresif ihtiyarlar çağına bürünen bir zaman diline girdik. Bahçesindeki elma ağacını çocuklar yiyor diye kesen, insanlar oturup dinleniyor diye banklara çiviler çakan, enflasyon karşısında düşen alım gücü dolayısıyla kirasını afaki artıran mülk sahipleri için geçerli bahaneler çoğalırken “kötülüğün sıradanlaşması” etik olanın önüne geçiyor. Sosyoloji, bu hızla değişip dönüşen insanı anlamlandırma konusunda yetersiz kalıyor, artık sosyoloji yerine sosyolojileri konuşmaya başladığımız şu anda, toplum olarak büyük bir kırılmanın eşiğine girdik.

Üç.

Bir mihengi olmayan toplumlar, Gasset’in ifadesiyle kitle olmaya başladı. Belirsiz, akış yönü saptanamayan bir nehir gibi, yıkıcı etkisini kestiremediğimiz süreç içerisindeyiz. Toplulukların piyasa koşullarına göre yaşadığı, kolay cayan, kolay bağlanan ve kolayca yön değiştiren karaktersizlikler içerisinde bağların yitimi kendini gösterdi. Komşu komşunun, dede torunun, çocuk kardeşin, eşler birbirinin hangi bağlarla birbirine bağlı olduğuna dair anlamı aşındırmaya başladı. Sınırların kalktığı, bağların koptuğu bir çağda, kendi adasında bağımsızlığı ortaya koymaya çalışan birey prototipleri türedi. Bu karamsar havada iyiye dair kanaatlerimiz artık bir umut olarak mı kalmalı?

Dört.

Para kazanmaya odaklı insanlar, para kazanamamayı sürekli aşağılayan, bütün odak noktasını paraya çevirmiş milyonlar karşısında Protestan ahlakla açıklamaya çalışıyor, kapitalizm ruhunun tasallutu ardında.

Beş.

Bugünün insanı kazandığını harcamak için kazanıyor, tükettikçe var olduğuna inanıyor. Bauman’ın “akışkan modernite” çağında sermaye de akıyor, ilişkiler de akıyor, insan da… Hiçbir şey bir yere demirlemiyor, demirlemeyi de artık kimse istemiyor. Para, eskiden bir vasıtayken şimdi gaye oldu. Gaye olduğunda da her şeyi kendi diline çevirdi. Sevgiyi, zamanı, hatta ölümü bile hesaba, bilançoya indirgedi.

Şimdi konunun başına dönmenin vakti geldi: Unutmak, çağın bize dayattığı ekonomik bir zorunluluk. Dün alınanı unut ki yenisini alasın, dün sevileni unut ki yenisini sevesin, dün inandığını unut ki hiçbir inanç seni sermayenin akışından alıkoymasın. O halde unutulanı hatırlamak, içinde nefes aldığımız çağa karşı gösterilebilecek en kallavi direniş biçimidir.

Bilal Can

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Sıla , 25/07/2026

    Bayım;
    en iyisi
    unutmayı da unutalım
    Kop-sun
    .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir