Van’dan Ağrı’ya: Tendürek Platosu

Van’ın sabahlarını her zaman sevmişimdir. Van Gölü’nün de etkisiyle özellikle çok sıcak olmayan günlerde dinlenmiş olarak uyanırsınız. İran ve Kuzey Irak’tan gelip buraya yerleşme eğilimini anlamlandırmak zor değil. Özellikle deprem sonrası yeni bir çehreye bürünmeye başlayan şehirde geleneksel yaşam pratikleriyle günümüzün realiteleri bir arada görülebiliyor. Artık Van’da da trafik ve park yeri sorunu var. Şehrin kenarlara doğru genişleme eğilimi sorunları çözmüş değil. Bütüncül ve gerçekçi bir planlamayla şehir içindeki yoğunluk kötü ve çirkin binaların yıkılmasıyla giderilmeli. Arazi sorunu olmamakla birlikte homojen ve sürdürülebilir planlama yapılmaması en büyük eksiklik olarak gözüküyor. Mevzii imar planları ve revizyon imar planları yerine uzun vadeli ve gerçekçi planlar yapılması çok şeyi değiştirebilir. Yama yapar gibi mevzi imar planı ve revizyon imar planlarının kolayca yapılması bütünlüklü bir şehir dokusunun oluşmasının da önüne geçiyor. Belediyenin gücünün yetmediği durumlarda bakanlık inisiyatif alarak bu süreci bir an önce başlatmalı. Belli ki masada çizilen imar planları hiçbir şekilde yaraya merhem olmuyor.

Muradiye’ye doğru giderken zihnimden bu düşünceler geçiyordu. Çarpanak Adası ve Mollakasım Mahallesinin yanından geçerek Muradiye’ye vardık. Mollakasım, Van’ın en güzel plaj ve kumsallarının olduğu yer. Gerçek Vanlılar “denize” oradan girer. Henüz sadece görmekle yetinsem de “reş” olmayı da göze alarak bunu yapmak istiyorum. Muradiye’ye vardığımızda bir benzinlikte mola verdik. Benzinliğin sahibiyle konuştuğumuzda Van’ın yerlisi olduğunu öğrendik. Mazlum, doğrudan Kürtçe konuşmaya başladı. Kürtçe bilgim A1 seviyesinde olduğu için hiçbir şey anlamadım. Önemli yerleri bana çevirdikten sonra Türkçe konuşmaya başladılar. Benzinliğin sahibi, belediye seçimlerinde buralı olmayan birisini belediye başkanı yaptılar ve sırf partisinden dolayı kazandı diyerek içini dökmeye başladı. 18. madde uygulamasını yapmayı beceremedikleri için ilçe berbat bir hal aldı, diyerek ekledi. Biz Mazlum’la birbirimize bakarak 18. madde uygulamasından haberdar birisini görünce şaşırarak sevindik. İlçenin nüfusunun 60 binden 35 bine düştüğünü, iş imkanlarının daraldığını, her gün inşaattan düşen gençlerin cenazelerinin buraya geldiğini belirtti. Ayrılıkçı grupların gençleri dağa çıkardığını, yıllarca haklarınızı koruyoruz diyerek sömürüldüklerini, Kürtlerin hakkını savunduğunu iddia eden hiçbir siyasinin çocuğunun dağa çıkmadığını, ancak gariban çocukların heba edildiğini söyledi. Biz kendisini nefessiz dinliyorduk. Mazlum daha çok Kızıltepeli belediye başkanının Muradiye’de başarısız olmasına odaklanmış olsa da duyduğumuz her cümle içimizde yer etti. Madem devletle anlaşmak mümkündü neden yıllarca bizim çocuklarımızı bir hiç uğruna dağlara çıkardılar, bunların hepsi Ermenilerin ideallerinin bize kendimizinmiş gibi öğretilmesinden, dedi. Elinde hortumla kuyu suyuyla benzinliği yıkarken bu cümleleri kuran birisinin yürekten konuşmama ihtimali yoktu. Ayrıyeten kimliği belirsiz kişilerin zamanında kapı kapı dolaşarak Kürt vatandaşlara eziyet ettiğini, her gece evlerden erkeklerin toplanarak dövüldüğünü ve insanların ayrılıkçı grupların kucağına itildiğini söyledi. Her cümleden sonra şaşkınlıktan Mazlumla göz göze gelişimizi hiç unutamıyorum.

Muradiye Şelalesi’ne vardığımızda, şelalenin suları buhar bulutu halinde bizi karşıladı. Merdivenlerden aşağı indiğimizde su kenarının çöp içinde olduğunu gördük. Çöp kovaları olsa da yetersizdi. İşletmenin de temizliğe önem vermediği çok açıktı. Evli erkeklerin eşlerinin fotoğrafını çekme ritüellerinin bitmesini beklerken yüzümüze vuran su kabarcıklarına ve şelalenin sesine teslim olduk. Eşinden, yine çekmeyi becerememişsin fırçasını yiyen beyefendi gittikten sonra biz de hatıra fotoğrafı çekildik. Muradiye’de şelalenin etrafına hem yürüyüş hem piknik yapmak için çok güzel alanlar yerleştirilmiş. Suyun karşı tarafında ücretli mangal alanı da mevcut. Şelalenin döküldüğü yeri uzaktan izleyen herkes yirmi beş derecede kaynamayı başaran bir su gördüğünü düşünebilir. Muradiye’den ayrıldıktan sonra Çaldıran’dan geçerek Doğubayazıt’a gidecektik. Çaldıran’ın en büyük caddesinin yoğunluğu bizi biraz yavaşlattı. Çaldıran’dan ayrıldıktan sonra sanki özenle ekilmiş de topraktan çıkmış gibi görüntü veren siyah-gri taşları gördük. Sol tarafımızdaki Tendürek Dağı’ndan patlamayla çok önceleri sızan lav akıntılarının zamanla birikmesiyle oluşmuş volkanik kayaları izlemekten kendimizi alamadık. Nizami dizilmiş gibiydiler. Bazı yerlerde dikkatli bakınca yeşil renk görülüyordu. Sönmüş külün ıslanmasıyla siyahlaşmış gibi görüntü veren kayalar insanda hayret uyandırıyor. Binlerce metrekarelik platoya yayılarak bugünlere ulaşabilmiş olması bu coğrafyanın şahsına münhasır özelliklere sahip olduğunun başka bir kanıtı. Çaldıran Savaşı’nın yapıldığı ovada belki de her bir kaya mezar taşı görevi görmek için var.

Doğubayazıt Çarşısı ilçedeki ilk durağımız oldu. Gezerken dikkatimi çeken en önemli şey tavuk dönercilerin ve zincir pizzacıların görünürlüğü oldu. Özellikle pizzanın bu kadar yer edinmiş olması ilginç gelmiyor değil. Eti ve döneriyle meşhur bir ilçede üniversitenin etkisi hemen görülüyor. Doğubayazıt’ın sembolü İshakpaşa Sarayı özellikle görmek istediğim orijinal bir yapı. Sarayın etrafında doğal bir ziyaret alanı oluşturulmuş. Tepeye doğru çıkarken siyah-gri kesme taştan yapılmış müzenin peyzajı çok iyiydi. En yukarıda Ahmed-i Hani hazretleri ile Abdurrahim Arvasi hazretlerinin kabirleri yana yana. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin, hocası Ahmed-i Hani hazretlerinden ders aldığı pencere hâlâ açık. Türbe kısmına girdiğinizde görebiliyorsunuz. Her iki türbenin de ziyaretçisi çok fazla. Ahmed-i Hani Camii’nde latif bir hava var. Doğubayazıt Kalesi’nin kalıntılarını gördüğümde aklıma ilk gelen şey burada insanların nasıl yaşadığı oldu. Adım atmaya yer olmayan dik kayalıkların etrafını surla çevirmişler. Zamanla doğa olaylarının etkisiyle toprağın çekilmesi ve kayaların ortaya çıkması muhtemel olsa da hangi zamanda yapıldığının tam tespit edilememesi merak uyandırıcı. Kalenin dibindeki eski Bayezid Camii İshakpaşa Sarayı’ndan daha eski. İçine maalesef giremedik. Kalenin yukarısına kadar tırmanıp kuşbakışı ovayı ve çevreyi izledik. Etkileyiciydi. Gergef gibi işlenmiş parsel parsel araziler çıplak gözle görülebiliyordu.

İshakpaşa Sarayı, bugün bile kullanılabilecek kadar sağlam. Özel alanlardan kamusal mekânlara kadar her ayrıntının düşünüldüğü bütünlüklü bir yaşam alanı… Özel odalardan tutun da geniş kamusal alan ve camiye kadar her şey var. Cami bölümü faal ve çok nezih. Kubbesi özellikle nazarları kendisine çekiyor. Mahzen, mutfak, kodes hatta havuz bile mevcut. Kışın olumsuz özelliklerinden etkilenmemesi için sarayın bazı bölümlerinin üzeri asıl ve orijinal dokuyu bozmayacak şekilde kapatılmış. Üst seviye taş işçiliği, özel alandan kamusal alana hızlı ama güvenli geçiş, mükemmele yakın planlama ve konum, taş konsolların klasik Osmanlı mimarisinden farklılaşması, Selçuklu etkisinin ve Mezopotamya anlayışının mezcedilmesi kompleksi eşsiz kılıyor. Yaşanmışlıkların verdiği dingin bir havası var. Türkiye’nin sembol yapıları arasında en önde gelen birkaç yapıdan birisi olduğuna şüphe yok. Kale-saray ve türbeler arasındaki ulaşım koordinasyonu çok iyi. Restoran ve kafe tarzı oturma yerleri bile yapılmış. Ülkenin genelinde bu kadar başarılı bir örneğe çok az rastlanır. Mesela devasa bütçelerle ortaya çıkarılan Sagalassos ve Afrodisias bile bu kadar bütüncül planlanmış değil ve ziyaretçi çekmeyi başaramıyor. Efes ve Hierapolis gibi bütüncül şekilde planlanabilmesinden dolayı İshakpaşa Sarayı’nın ziyaretçi çekme potansiyeli çok fazla.

İshakpaşa’dan ayrılırken, rüzgâr akrebi ileri iterken yelkovanı geri çekiyordu. Zamanın akmakla durmak arasında cedelleştiği nadir coğrafyalardan birinde olduğumuzu hissediyorduk. Zamanı neyin hızlandırdığını neyin yavaşlattığını bilen birisine rast gelmeyi çok isterdim. Ehli bu sırrı bize anlatsaydı anlar mıydık, bilmiyorum. Belki de gaflet haliyle herhalde bizden para isteyecek diyerek konuşmanın sonunu bile dinlemek istemezdik. İnsanın kendini şartlaması neler kaybettiriyor kim bilir! Mahrum kalmanın en acıtıcı hali, insanın kendi görünmez dikenlerinin başkalarına battığını fark edememesidir. Bunu kabullenmek kolay değil. Hele kırılganlıkları ve alınganlıkları üzerinden çevresindekilerin tepkilerini kontrol ederek kendisini her türlü dış değerlendirmeye kapatanlar, bu hikmeti hiç anlayamaz.

Muhammed Furkan Kâhya

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir