Dekadanlar Münakaşası ve Lisân-ı Nezîh

9. MEKTUP

Yayınlayanın Notu: Evrak-ı metrûke arasından çıkan ve tavan arasındaki nemden ötürü yalnız “Teşrinisani” ibaresi okunabilen üçüncü ek varaka, muhtemelen ellili senelerin sonlarına aittir. Celâl Vecdi Bey, bir evvelki mektubunda bahsettiği “Tarih-i Kadîm” fırtınasının ardından bu defa zihnini daha da geriye, gençlik yıllarının en hararetli edebî münakaşalarından biri olan “Dekadanlar” davasına çevirmektedir. Mektubun hususi kıymeti, Servet-i Fünun etrafında gelişen lisan münakaşasını edebî ve bir medeniyet telâkkisinin tezahürü olarak mütalaa etmesindedir. 

Tarih: [Varakanın bu kısmı tahrip olduğundan okunamamaktadır.]

Mekân: Süleymaniye’deki Hane

Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,

Süleymaniye’deki hanemin pencerelerinden sızan ayaz, birkaç gündür romatizma sızılarımı yeniden tahrîk eyledi. Matbaa masrafları da belimizi büsbütün büker oldu. Böyle sıkıntılı bir Teşrinisani sabahında, rahlemin üzerinde açık duran Şeyh Galib Divân-ı Şerîfi’ne nazar kılarken dimağım yine mazi dehlizlerine doğru kaydı. Bir evvelki mektubumda sana Âkif Bey ile Tevfik Fikret arasındaki dehşetli iman ve inkâr cenginden bahsetmiştim. Şimdi düşünüyorum da azizim, bugün bizim mektepliler arasında müşahede ettiğimiz köksüz hümanizma hevesi, meğer gençlik yıllarımızda matbuatı altüst eden meşhur “Dekadanlar” münakaşasının henüz dinmemiş akislerinden ibaretmiş.

Hatırlar mısınız? Biz henüz Darülfünun sıralarında idik. Bir sabah Tercümân-ı Hakîkat’in yeni nüshası elden ele dolaşmaya başlamış, Ahmed Midhat Efendi’nin “Dekadanlar” makalesi daha öğle olmadan bütün mektepte konuşulur olmuştu. Koridorlarda herkes aynı yazıyı münakaşa ediyor, kimi Ahmed Midhat’ı alkışlıyor kimi Servet-i Fünunculara hak veriyordu. Ahmed Midhat Efendi, Cenab Şahabeddin ile Tevfik Fikret’i lisanı anlaşılmaz hale getirmekle, Şark’ın asil belâgatını ihmal etmekle itham ediyordu. Bilhassa Cenab’ın “Saat-i semen-fâm” terkibini diline doluyordu. Cenab ise yeni hissiyatın eski kalıplarla ifade olunamayacağını söyleyerek lisanın değişmesini müdafaa ediyordu.

Biz ise o hengâmeyi seyrederken ne Ahmed Midhat’ın her hükmüne kayıtsız şartsız râm oluyor, ne de Servet-i Fünuncuların peşine takılıyorduk. Bir taraftan Garp’ın marazını taklit ederek lisanı sun’î bir giriftliğe sürükleyen bu yeni cereyana gönlümüz razı olmuyor, öte taraftan Ahmed Midhat Efendi’nin gazeteci sadeliğinin de Şark’ın asırlar içinde yoğrulmuş belâgatını hakkıyla kavrayamadığını düşünüyorduk. O gün kendi kendime not ettiğim bir cümle hâlâ hatırımdadır: Lisan; ne sokak bezirgânlarının çığırtkanlığı derekesine düşmeli, ne de kendi mübdîinden gayrısının nüfuz edemeyeceği bir sun’îliğe bürünmelidir.

Peride Nigâr Hanımefendi’nin Çamlıca’daki âsûde köşküne uğramıştım. Bu “Dekadanlar” bahsi açılınca bir müddet sustu. Her zamanki gibi yine önünde duran şekersiz kahveden küçük bir yudum aldı. Ardından pencerenin önünde duran serviye dalıp maziye gider gibi oldu. Sonra, vaktiyle Paris’te bulunduğu seneleri yâd ederek, Verlaine ile Baudelaire’in etrafında teşekkül eden mahfillerden bahis açtı. “Evladım Celâl,” dedi, “Verlaine’in şiirinde hüzün ve de kendi medeniyetinin yükü vardı. Adam, mabedinin çan sesinden kaçsa bile ondan bütünüyle kurtulamıyordu. Bizim mektepliler ise onların çektikleri ıstırap yerine tavırlarını ve kelimelerini aldılar. Zannettiler ki birkaç Fransızca terkip ve biraz sun’î melâl ile yeni bir edebiyat kurulabilir.”

Biraz daha sustu. Fincanını usulca tabağına bıraktı. “Cenab, fıtraten kabil-i takdir bir şâirdi,” diye ilâve etti. “Lâkin insan, kendi toprağının sesini büsbütün kaybedince, başkasının musikisini de hakkıyla işitemiyor.”

Geçen akşam Üstat Muharrem Cezbe’nin hanesine uğradığımda bu bahsi ona da açtım. Odası her zamanki gibi sessizdi. Sobanın içinde kor usul usul yanıyor, Üstat ise gözlüğünün ardından uzun müddet önündeki kâğıtlara bakıyordu. Ben sözü “Dekadanlar” münakaşasına getirince, başını ağır ağır kaldırdı. “Ahmed Midhat Efendi,” dedi, “o gençlere ‘dekadan’ yaftasını vururken hilâf-ı hakikat söylemiyordu. Lâkin meseleyi yalnız lisanın sâdeliğine ircâ etmesi de beni o vakitler düşündürürdü. Lisan ne yalnız sokakta konuşulan kelâmdır ne de birkaç münevverin anlayacağı muamma… Her millet, ruhunu evvelâ lisanında muhafaza eder.”

Bunu söyledikten sonra sustu. Parmaklarını masanın üzerinde duran eski bir gazete nüshasının üzerine koydu. Bir müddet kimse konuşmadı. Sonra, sanki kendi kendine söylenir gibi, “İnsan lisanını kaybetmeye görsün Celâl,” dedi, “arkasından hüviyetini de hafızasını da kaybeder.”

İşte görüyorsun ya aziz dostum! Vaktiyle “Dekadanlar” münakaşasında başlayan lisan buhranı, bugün başka isimlerle yine karşımıza çıkıyor. Kendi irfanından ve kendi medeniyetinden şüphe etmeye başlayan her nesil, çareyi başkasının kelimelerinde aramaya meylediyor. Hâlbuki lisan, yalnız bir ifade vasıtası değildir. Lisan, bir milletin hüviyeti, hafızası, zevk-i selîmi ve ruh köküdür. Onu zedeleyenler, farkına varmadan milletin istikbaline de dokunmuş olurlar. Eskilerden bir şairin beyti şimdi hatırıma düştü. Zannederim Nâbî merhumundu lâkin yaşlılık işte, şairini yanlış söylemekten de korkarım:

“Sûretâ gerçi sühan nâzük ü rengîn görünür
Mâni olmaz ana ger mânîsi muhkem değilse.”

Bundan güzel hüküm olur mu azizim? Kelâmın kıymeti, süsünde değil, taşıdığı mânâdadır. Lisanı yalnız dış ziynet sananlar, mânâyı kaybettikleri gün kelimelerin de bir işe yaramadığını er geç anlayacaklardır. Bu bahsi de burada keseyim azizim. Cenâb-ı Hak ömür ihsan ederse, bir başka mektubumda Servet-i Fünun’dan sonra yetişen nesillerin bu lisan davasından nasıl nasiplendiği üzerine de etraflıca hasbihal ederiz.

Cevabını sabırsızlıkla bekler, sıhhat dilerim.

Kadim Dostun

Celâl Vecdi Eminzade


1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi
5. Mektup: Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı
6. Mektup: Narmanlı Han’daki Fukaralık ve Platonik Evhamlar
6. Mektup Haşiyesi: Edebiyatın En Latif Yalanları ve Ruh Sırrı
7. Mektup: Klasikler Tartışması ve Garp Kapısındaki Dilencilik
8. Mektup: Tarih-i Kadîm Münakaşası ve İman-İnkâr Cengi

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir