
6. MEKTUP
Tarih: 3 Mayıs 19??
Mekân: Süleymaniye’deki Hâne
Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,
Şu günlerde benim de ahvalim pek parlak sayılmaz azizim. Baharın rutubetli ve kurşunî soğukları Süleymaniye’deki hânemin ahşap duvarlarından kemiklerime işledikçe, mazi yâdigarı romatizma ağrılarım yeniden nüksetti. Sobanın başında, elimdeki çay bardağının sıcaklığıyla parmaklarımı biraz olsun avutmaya çalışıp Nizâm-ı Âlem’e göndereceğim makaleleri kaleme alırken mürekkebim bile donuyor. Üstelik matbaa masraflarının belimizi büktüğü, kâğıt kıtlığının yazı erbabını adeta canından bezdirdiği musibet devirde, “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” fehvasınca, mazi asaletinden aldığımız eski terbiye ile dik durmaya, kimseye eyvallah etmeden kalemin namusunu müdafaaya çabalıyorum.
Lâkin senin son mektubunda naklettiğin, Hamdi’nin Narmanlı Han’daki kasvetli ve rutubetli odasından, hususi evrakından sızan dehşetli itirafları okuyunca, kendi dertlerimi unutup Babıali’nin bu dâhi çocuğunun serencamına acı acı acıdım. Haklıymışsın azizim… Dışarıdan rafine zaman estetiğinin, güyâ Şark-Garp arasında kurulmuş hassas muvazenenin son muhafızı gibi görünen o mağrur Tanpınar portresinin arkasında aslında fukaralıktan utanan, sevgisizlikten kıvranan ve etrafındaki herkesi içten içe kemiren bir kıskançlık girdabında boğulan feci bir misère (sefalet) saklıymış meğer. Gitmişsin, o loş odayı kendi gözlerinle görmüşsün. Odanın ağır, rutubetli yün ve küflü kâğıt kokusunu… Masanın üzerinde duran yarısı yenmiş bayat ekmeği, lekeli gömlek yakasını tasvir ederken içim sızladı.
Bilirsin ya azizim, Muharrem Cezbe Üstadımız vaktiyle bizimle Tünel civarında turlarken, Narmanlı’nın taş kapısı önünde durur, bastonunu mermere sertçe vurarak, “Ulan Celâl! Burası akıl fukarasının, cep fukarasının, Garp rüyalarıyla deliren züğürtlerin tımarhanesidir!” diye gürlerdi. Üstadın celalli kehaneti nasıl da doğru çıktı. Hamdi de rutubetli duvarlar arasında, ömür boyu yakasını bırakmayan züğürtlükten, odasındaki yalnızlığın getirdiği iç sıkıntılarından büzüşüp kalmış.
En acısı da kadınlarla kurduğu daima platonik (hayali), daima karşılıksız kalan marazi aşkların ruhunda peydah ettiği sinsi gaddarlık hissidir. Atalarımız boşuna “Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan” dememişler. Hamdi ise hayatı boyunca hiçbir kadının kalbinde sahici bir taht kuramadığı için, suni fildişi kulesine sığınıp cemiyete ve insana karşı hınç biliyor. Hani ilk mektubumda sana feryat ettiğim, yüzüme karşı savurduğu “Çoğu defa insanları sevmem” zırhı var ya… İşte kibirli elitizmin arkasında yüksek bir sanat rüyası değil, kaba bir fukaralık ve platonik serapların yarattığı bir eziklik varmış. Bu haliyle o, adeta Rus muharriri Dostoyevski’nin meşhur Yeraltından Notlar romanındaki cemiyete yabancılaşmış, insan nefretiyle malul marazi ve bahtsız karakterinin Babıali şubesidir.
Onun kadınlar karşısındaki marazi ürkekliğini düşünürken, geçen gün Peride Nigâr Hanımefendi’nin asil meclisinde bizzat şahit olduğum bir sahne zihnimi büsbütün aydınlattı. Hanımefendi, yüz on küsur yaşın heybetli vakarıyla pelerinini omuzlarına çekip kahvesinden bir yudum alırken, Hamdi’nin vaktiyle Çamlıca’daki köşke nasıl platonik evhamlarla kapılandığını tebessümle nakletti. Meğer bizim şair, Hanımefendi’nin asil ve mesafeli şefkati karşısında ne söyleyeceğini bilemeyip heyecandan elindeki şapkanın kenarını bükmüş, ceketinin düğmesini koparacak gibi çekiştirip durmuş! Sonra da mazi asaletinin heybetinden ürkerek, fukaralık ve utanç içinde Narmanlı’nın rutubetli sığınağına geri kaçmış. Hanımefendi’nin karşısında iki kelimeyi yan yana getiremeyen bu adam, fildişi kulesine çekilince koca bir milleti uzaktan temaşa etme cüretini kendinde buluyor!
Şu mübarek beyit, Hamdi’nin bu sahte parıltılarla dolu dünya hırslarını ne güzel hicveder:
“Geç hırs-ı cihândan dilerisen olasın emn
Çün dâne tehî-mağz gerek ta bula dâmı”
Sözü buralara kadar getirmişken azizim…
Geçen gün bizim matbuat heveslisi genç müritlerden birinden Balzac’a dair pek latif, bir o kadar da şüpheli bir rivayet işittim. Gecesinde zihnim durmadı, kütüphanemdeki sararmış eski Fransızca varakları mütalaa ederek bu rivayetin peşine düştüm. Hamdi’nin soğuk akademisindeki mukavvadan kuklaları ile Garp’ın dev sanatkârlarının yarattıkları gölgelerin ölümüne hakiki gözyaşı döken yaşayan dünyaları arasındaki muazzam uçurumu anlatan birkaç sayfa karaladım. Eğer mürekkebim kurumadan yetiştirebilirsem, bu mektubun muhafaza zarfına bir “Hâşiye” olarak iliştireceğim. Mütalaa edip fikrini benden esirgemezsin…
Ona dostça yaklaş Davud Bey. Fukaralığına merhamet et lâkin kibirli tereddütlerine ve insanı dışlayan marazi iç sıkıntılarına asla geçit verme. Benim sıhhatim elverdikçe matbaa yokuşunu tırmanmaya devam edeceğim, sen de mecmuayı ihmal etme.
Kalbi selamlarımla…
Kadim Dostun
Celâl Vecdi Eminzade
1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi
5. Mektup: Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı


2 Yorum