
8. MEKTUP
Yayınlayanın Notu: Evrak-ı metrûke arasından çıkan ve rutubetten ötürü sadece “Teşrinisani” ibaresi okunabilen bu varaka, muhtemelen 1959 senesinin son günlerine aittir. Celâl Vecdi Bey, bir önceki mektubunda bahsettiği “Klasikler Tartışması”nın oluşturduğu fikrî hâlet-i ruhiyeden yola çıkarak, matbuat tarihimizin en dehşetli iman-inkâr cengini, yani Mehmet Âkif Ersoy ile Tevfik Fikret’in tarihî hesaplaşmasını münevver hassasiyetiyle mütalaa etmektedir.
Tarih: 28 Teşrinisani 1959
Mekân: Süleymaniye, İstanbul
Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,
Dün gece Süleymaniye’deki odamda, sobanın başında Gazâlî’nin İhyâ‘sını mütalaa ederken dimağım durmadı, maziye doğru aktı. Kitabın sayfaları sararmış, köşeleri hayli yıpranmıştı. Elimin altındaki kalemin mürekkebi bile soğuktan işlemez olmuştu. Lâkin beni meşgul eden Gazâlî’nin hikmetli satırları değildi. Gözüm kitabın üzerinde, zihnim ise kırk küsur sene evvel Cağaloğlu’ndaki rutubet kokan matbaaya, Babanzâde Ahmet Naim Bey’in idarehanesinde geçirdiğimiz geceye gitmişti.
Hatırlar mısın azizim? Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadîm manzumesi neşrolunduğu vakit Babıâli’nin havası bir anda değişivermişti. O meş’um mısra -“Yırtılır, ey kitâb-ı köhne yarın”- daha ilk gün birçok gönülde derin bir yara açmıştı. Babanzâde Ahmet Naim Bey, elindeki gazete nüshasını sessizce sonuna kadar okudu. Sonra ağır ağır masanın üzerine bıraktı. Öyle bir sükût oldu ki odada yalnız sobanın çıtırtısı işitiliyordu. Nihayet başını kaldırıp bana döndü: “Bu nedir Celâl?” dedi. “Bu, milletin mukaddesatına uzanmış bir eldir.”
Ve Âkif… Ah Âkif! O günlerde Fikret’in yazdıklarını işittiği vakit gösterdiği infial, şahsî bir öfkeden ziyade imanının sızısıydı. “Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!” diye haykırırken hedef aldığı yalnız Fikret değildi, kendi medeniyetinden yüz çeviren bütün bir zihniyetti. Babanzâde bu satırı okuyunca gözlüğünü çıkarıp uzun müddet sustu. Sonra bana dönerek, “İşte Celâl,” dedi, “iman konuştu mu kalem böyle konuşur. Geriye kalan sözlerin ömrü ise pek kısa olur.”
Fikret ise buna mukabil Âkif’e “Molla Sırat” diye dil uzatmaktan geri durmamış, “Dîn-i hak bence bugün dîn-i hayât” diyerek kendi telâkkisini müdafaaya kalkışmıştı. Ne acıdır ki o günlerde bu sözleri hakikat zannedenler de az değildi. Biz ise rutubet kokan matbaa odalarında, Babanzâde Ahmet Naim Bey’in etrafında toplanır, Âkif’in kalemini yalnız bırakmamaya gayret ederdik.
Geçenlerde Peride Nigâr Hanımefendi’yi Çamlıca’daki köşkünde ziyaret ettim. Masasının üzerinde, Âkif’in Mısır’dan gönderdiği eski bir mektup duruyordu. Zarfın kenarları iyice yıpranmıştı. Hanımefendi bir müddet mektuba baktı. Sonra kahvesinden ağır ağır bir yudum aldı ve sessizce, “Evladım,” dedi, “Âkif gurbeti çekti lâkin asıl ıstırabı gurbet değildi. Bu milletin kendi evlâdının kendi köküne sırt çevirmesiydi.” Biraz sustu. Parmaklarını mektubun üzerine koydu. “Bugün bazı mekteplilerin Yunan masallarında medet araması, bana hep o eski yarayı hatırlatır.”
Aynı akşam Muharrem Cezbe Üstadın hanesine uğradım. Oda her zamanki gibi loştu. Sobanın içinde kor hâlâ yanıyor, masanın üzerinde ise Tarih-i Kadîm‘in eski bir nüshasından kopmuş sararmış bir yaprak duruyordu. Üstat gözlüğünü burnunun ucuna indirip uzun uzun o yaprağa baktı. Sonra başını kaldırdı. “Yahu Celâl,” dedi, “biz o günlerde Babanzâde ile beraber Âkif’in arkasında dururken meselenin yalnız bir şiir münakaşası olmadığını biliyorduk.” Bir müddet sustu. Bastonuna da davranmadı bu defa. Parmaklarını usulca masaya koydu. “Bugün de değişen fazla bir şey yok,” dedi. “İnsan kendi kökünden uzaklaştı mı, başkasının sesini kendi sesi zannetmeye başlıyor.”
İşte görüyorsun aziz dostum. Bugün Ataç’ların, Eyüboğlu’ların bayraktarlığını yaptığı sığ hümanizma cereyanı ile vaktiyle Fikret’in açtığı fikrî yarık… Aralarında zannolunduğu kadar büyük bir mesafe yoktur. Kendi irfanından ve kendi medeniyetinden şüphe etmeye başlayan her cemiyet, çareyi başkasının kapısında aramaya meyleder. Hâlbuki münevver dediğin, evvelâ kendi milletinin ruh köküne sadakat göstermesini bilen adamdır.
Bazen kendi kendime düşünürüm azizim, “Bir milletin istikbâlini yalnız orduları yahut hazinelerimi tayin eder?” diye. Hangi irfanla yetiştiği, hangi kitaplarla beslendiği de en az ordusu ve hazineleri kadar mühim değil midir? Zira kalem, bazen bir kılıcın açamayacağı yolu açtığı gibi bazen de nesiller boyunca kapanmayacak yaralar bırakabilir. Aradan geçen bunca seneye rağmen şimdi daha iyi görüyorum ki, Fikret ile Âkif arasında cereyan eden büyük münakaşa yalnız iki şair arasında geçmiş bir kalem kavgası değilmiş.
Bu bahsi burada keseyim azizim. Cenâb-ı Hak ömür verirse, bir başka mektubumda o hengâmenin matbuatımıza ve yetişen nesillere bıraktığı akisler üzerine de etraflıca hasbihal ederiz.
Cevabını sabırsızlıkla bekler, sıhhat dilerim.
Kadim Dostun
Celâl Vecdi Eminzade
1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi
5. Mektup: Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı
6. Mektup: Narmanlı Han’daki Fukaralık ve Platonik Evhamlar
6. Mektup Haşiyesi: Edebiyatın En Latif Yalanları ve Ruh Sırrı
7. Mektup: Klasikler Tartışması ve Garp Kapısındaki Dilencilik


2 Yorum