
“Eşyanın da canı var,” diye ilan etti,
“Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte.”
(Gabriel Garcia Marquez)
Günlük hayatın koşturmacası esnasında, yanımızdan geçen bir yabancının kokusu, bizi çocukluğumuzun bayram sabahlarına, giydiğimiz yeni kıyafetlerin heyecanına, eve gelen misafirlerin oturduğu salona götürür. İşyerinde masamızdaki evraka dalmışken, bir otobüs durağında sıramızı beklerken, ya da alışveriş esnasında mağazanın ortasında öylece dururken zihnimiz ansızın geçmişin unutulmuş bir sahnesine takılır. Sonra kendi hikayemizin içinde kayboluruz. Bu kayboluş anlarında insan, hayat sahnesinde kendi cümlesini kaybettiği yeri arar durur. Kendi hikâyemizde gerçekten kendi cümlelerimizi mi kuruyoruz, yoksa ezberlenmiş replikleri mi tekrarlıyoruz?
Cüneyt Dal’ın, Repliğim Neydi? adlı kitabı, bu bocalama anlarını ve insanın kendi sesini arayışını merkeze alıyor. Alışılageldik öykü kurgularının ötesinde, zihni hiç susmayan bir yazarın varoluşsal sancılarını yalın ve sade bir dille anlatıyor.
Repliğim Neydi?, toplumsal roller ile bireyin iç dünyası arasındaki mesafeyi ele alan yirmi beş öyküden oluşuyor. Yazarın meramı, insanın kendi olarak kalma mücadelesi ile toplumun ona biçtiği roller arasındaki sıkışmışlık. Kitabı okurken, yazarın içerisinde yaşadığı hayatı anlamlandırmaya, tanımaya ve çözmeye çalıştığını, aynı zamanda ciddi bir okuma eylemi sürdürdüğünü anlıyoruz.
Yazar felsefi meseleleri basit bir anlatımla dile getirmiş. Okuyucunun zihnini okumayı ve okuyucu ile konuşmayı seçmiş. Öyle ki, okuduklarımızın yazara mı bize mi ait olduğu karışabiliyor.
Yazarın hassas bir ruha sahip olduğuna inanıyorum. Satırlar öylesine içtenlikle yazılmış ki, kendini asla üstün görmeyen, hatta yer yer kendini acımasızca eleştirmekten bile geri durmayan dürüst bir insanın sesi duyuluyor. Bazen tuhaf bir hikâye okuduğunuzu sanıyorsunuz. Oysa sayfalar ilerledikçe son derece tanıdık bir düzeni anlattığını anlıyorsunuz. Metinlerdeki karakterlerin günlük yaşamları oldukça realist bir biçimde kurgulanmış. Okurken eleştirdiğimiz bütün karakterlere ve davranışlara, aslında hepimiz günlük yaşamımızdan aşinayız. Etrafımızı saran insanlara belki şeklen yakın, manen uzağız. Toplum olarak zihnimizin içinde öbek öbek istiflenmiş birçok duygunun içine hapsolmuş, kendi repliğimizin derdine düşmüşüz.
Kitap, bir zihnin başka bir zihne bıraktığı izlerle açılıyor. “Y’nin Ardından” adlı ilk öyküde, anlatıcının gözünden tanıdığımız Y, edebiyattan bilime, mistisizmden telepatiye geniş bir alanla ilgilenen, çevresinde “kurgu dehası”, “fikir babası”, “ayaklı antoloji” gibi sıfatlarla tanınan bir yazar. Fikirlerinin çalınacağı korkusuyla fötr şapkasının astarını sinyal geçirmez kumaşla kaplatacak kadar paranoyak.
Y’nin intihar ettiği gece anlatıcı, onun fikirlerinin bir tür telepatik ya da psişik etkiyle kendi zihnine aktarıldığını hissediyor. Bir anda zihni fikirler, öykü taslakları, düşünceler ve imgelerle doluyor. Bunun üzerine anlatıcı, kendisinin lanetlendiğini ya da kutsandığını düşünmeye başlıyor ve zihnine gelen bütün bu fikirleri yazmaya koyuluyor.
Y’nin ölümünden sonra fikirlerinin başka bir zihinde yaşamaya devam etmesi üzerinden yazar, insanın ölümünden sonra bile düşüncelerinin, eserlerinin ve hayal dünyasının başkalarının zihninde varlığını sürdürebileceğini anlatıyor.
Kitabı okurken yazarın anlattığı zihinsel aktarımın bir benzerini kendi içimde hissettim. Y’nin düşünceleri önce anlatıcının zihnine, oradan yazıya, yazıdan da benim dünyama ulaştı. Ben de bir an lanetlendiğimi ya da kutsandığımı düşündüm. Bana ulaşan ise yalnızca yazarın düşüncesi değildi. Kendi sorularım, deneyimlerim ile yeniden şekillenmiş bir düşünceydi. Belki de yazarın asıl anlatmak istediği buydu. Bir fikir, düşünce ya da kurgu yazıya döküldüğü anda sahibinden ayrılır ve onu okuyan her yeni zihinde yeniden şekillenir.
Zihnin ve düşüncelerin bir koleksiyon gibi başkalarına aktarılması fikri, kendimi bir “Anı Koleksiyoncusu” olarak tanımlama biçimimle bu noktada birleşiyor. Yazarın zihninden geçen düşünceler, benim dünyamda yeniden şekillendi. Kendi anılarımla harmanlanıp, bambaşka bir anlam kazandı. Edebiyatın büyülü ve bağlayıcı gücü de tam olarak burada saklı sanırım. Bir zihnin bıraktığı iz, başka bir zihnin koleksiyonuna dönüşebiliyor.
Y’nin ömrü boyunca korktuğu şey, benim tam olarak yaptığım şeydi. Y fikirlerinin çalınmasından korkuyordu. Fötr şapkasının astarını bile sinyal geçirmeyen bir maddeyle kaplatacak kadar ileri gitmişti. Ama ne oldu? Fikirlerini yine de koruyamadı. Oysa zihnindekilerinin bir başkasına geçmesi, onun bu dünyada gerçekten var olabilmesinin tek yoluydu.
Cüneyt Dal, belki de okurun kalbinde bir yerlere dokunmayı, onu içsel bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor. “Olmaz ilaç sine-i sad pareme”nin ardından “El Condor Pasa” ve “Nihansın dideden ey mest-i naz” karşılıyor bizi satır aralarında. Kitabı okurken, yazarın dinlemekten keyif aldığı eski şarkıların eşliğinde ilerliyor, onun hatıralarına ve iç dünyasına doğru yol alıyoruz.
Öykülerin odağında, kendi olarak kalmaya çalışırken öğretilmiş rolleri oynamak zorunda kalan insanın çaresizliği yatıyor. Hepsi incinmekten ve anlaşılmamaktan korktuğu için gündelik hayatın maskeleri arkasına gizlenen insanların birer resmi.
Kitabın sonuna doğru yaklaştıkça ilk öykü “Y’nin Ardından” ile sondan bir önceki öykü olan “Diyalog” arasında kurulan bağın içinde buldum kendimi. Roller birdenbire alt üst oldu. Bu kez yazar, masanın başına geçip elindeki parçalı fikirleri, zihnindeki kaotik taslakları ve kırık dökük notları cömertçe ortaya döküyor. Anlatıcı ise bu defa bir hikâye kurucusu değil, Yazar’ın tepesinde dikilen sabırsız bir editör, amansız bir eleştirmen ya da biz okurların iç sesi gibi davranıyor. Yazar’ın o parça parça metinleri Mehmet Akif’in dizesine atıfla bir “enkaz alanına” benzetmesi, yazmanın sanıldığı gibi ilhamla gelen kolay bir iş olmadığını, aksine tıkanmışlıklarla, okur ve yayıncı baskısıyla örülü bir mücadele olduğunu çok samimi bir yerden hissettiriyor.
Kitabın büyüleyici yanı ise son sayfadaki kısacık vedalaşma. Yazar’ın “Gönderiyorum” demesi ve Anlatıcı’nın “Umarım kabul eder” dileği, doğrudan elimizde tuttuğumuz kitabın ve diğer tüm kitaplarının yayımlanma anını anlatıyor. O an anlıyoruz ki, ilk öyküde Anlatıcı’nın Y’nin ardından kurduğu tüm o dünya, aslında bu son öyküdeki gönderme kararıyla var olmuş.
Finaldeki “Toz” öyküsünde anlatıcı, evdeki eşyaların tozunu alma eylemiyle başlar. Fakat bu, sıradan bir temizlik değildir. Anlatıcı, kitaplığındaki kitapların da tozunu alır. Marquez, Ende, Latife Tekin, Oktay Rıfat, Murat Gülsoy, Atilla İlhan… Tozu alınan her kitap ve yazar, anlatıcının edebî kimliğini oluşturan ustalarla yeniden karşılaşması anlamına gelir. Onlar anlatıcının sırdaşı, öğretmeni ve mürşididir. Tozlarını almak ise bu isimleri insani bir düzleme indirmekten ve onlardan el alarak kendi kitabını tamamlamaktan ibarettir. Yazar, bu ustaların sayfalarını silerken aslında kendi yazarlık yolculuğunun da tozunu alır, onlarla arasına mesafe koymadan hemhâl olur.
“Diyalog” öyküsünde masa başında çıldıran, editörün ve anlatıcının baskısıyla tıkanan, zihinsel bir kilitlenme yaşayan Yazar, “Toz” öyküsünde aniden somut bir fiziksel eyleme yönelir. Masadaki soyut taslakların yerine bezi, kovayı ve yüzey temizleyiciyi koyar. Bu, zihinsel enkazı nesneler üzerinden düzenleme ve arındırma çabasıdır. Yine de bilir ki tozdan kurtulmaya çalışmak, hayatın bıraktığı izlerden kurtulmaya çalışmaktır ve imkânsızıdır.
Günün sonunda tüm hikayeler, sahneler, replikler ve karakterler uçuşan birer toz zerresine dönüşür. Tozlar başka bir zihinde fırtınalar koparmak üzere sonsuza dek havada kalır. Final, John Fante’nin kült romanı Toza Sor adlı eserle bağlanıyor. Bukowski bu kitabın ön sözünü yazmış, Fante’yi mürşidi ilan etmiştir. Yazar, “Tozlanıp eskirim, tozarım zihinlerde…” diyerek, bedenler yok olsa bile fikirlerin ve hikâyelerin nesneler üzerinden okurun zihninde yaşamaya devam edeceğini anlatarak bize veda eder.
Cüneyt Dal, “Repliğim neydi?” sorusunun cevabını son sayfada verir. Bizim repliğimiz, bizden önceki yazarlardan öğrendiğimizi, bizden sonrakilerin zihnine bırakacağımız uçuşan toz zerreleridir.
Aynur Macit


1 Yorum