İslam Düşüncesi: Hikmet – 2

İslam düşüncesi, yani hikmet, “Mutlak Varlık” hakkındaki Vahiy Düşüncesi’dir. Dolayısıyla doğrudan “Mutlak Varlık”ı konu edindiğinden düşüncelerin anası ve hakikatin doğrudan muhatabıdır. Diğer düşüncelerden bu vasfıyla ayrılır. Buradaki ayrımı diğer (b)ilimleri dışlayıcı bir ayrım olarak anlamamak gerekir. Bilakis hikmet, doğrudan hakikatle ilgili olması bakımından bütün (b)ilimleri temelden kuşatır ve hakiki özünü belirler. Boyutlarına göre yer-yüzü ( yatay boyut) ve gök-yüzü (dike boyut) üzerinden ifade ettiğimiz bütün (b)ilimler nihayetinde hikmete dayanır. (B)ilimler, kendi temellerindeki hikmeti göremedikleri sürece büyük krizlere girmiştir. Modern bilim anlayışının en büyük problemi, hikmetten uzak kalarak kendi temellerine ilişkin kaotik anlayışlardan doğmuştur.

Kendi kaynaklarına nankör veya vefasız her türlü bilim anlayışı, modern dünyada görüldüğü üzere nihilizme, yani hiçbir değerin olmadığı bir anlamsızlığa varmak zorunda kalır. (B)ilimler, kendilerine temellerini veren “Mutlak Varlık” ihsanını kabul etmedikleri sürece hakikatle ilgili olamaz ve ister istemez anlamsız bir boşluğa düşerler. Zaten modern bilim anlayışında (b)ilimlerin hakikatle tümden bağının koparıldığına tanık oluyoruz. Bu durum, (b)ilimlerin düşük bir algıyla dünyeviliğe çakılı kalmalarına sebep olmuştur. (B)ilimler, bu anlayışla insanın beşerî ve dünyevî nefsinin araçları hâline dönüşmüş, başka bir ifadeyle beşerin elinde araçsallaşarak sağladıkları fayda ve menfaate göre değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu nedenle modern bilim anlayışının, modern dünyayı kuran ekonomi-politik sömürü mantığına, yani kapitalist sisteme entegre olması doğası itibariyle gayet tutarlıdır. Bu sistemde (b)ilimlerle ilgilenmek, fonksiyonel olduğu ölçüde belirli alanlarda menfaat uğruna belirli niceliklere tercüme edilen pasif ve kimliksiz verilerle ilgilenmekten başka bir şey değildir. Modern dünyada bilim yapmanın, kelimenin tüm anlamıyla, bir asaleti ve yüceliği kalmamıştır. Niceliğe tercüme edilen şeylerin hesaplanması ve ölçülmesinin yalnızca beşerin refahına ve konforuna tahsis edildiği bu sistemde, hakikat namına bir idrak imkânı bırakılmaz. Egoizmin bütün mantığıyla her yerde cirit attığı sistemin bütünü içinde (b)ilimler banalleşir, nursuz ve kuru bir etkinliğe dönüşür.

Modern dünyanın düşük bilim anlayışından çıkış, yine dünyevî anlayışa düşmüş (b)ilimlerin kendilerinden beklenemez. Buna karşın yapılması gereken, anakronik biçimde (b)ilimlerin getirdikleri yeni verileri inkâr etmek asla değildir. Asıl yapılması gereken, daha üst düzeyde onların temelleri hakkında hakikatle ilgili sahih bir düşüncenin yolunu açmaktır.

Bizim hikmetten, yani İslam düşüncesinden anladığımız, hakikatle ilgili bu sahih düşüncedir. Bütün (b)ilimleri dünyevî düşüklüğünden çıkarıp onlara hak ettiği asaleti verebilecek olan da ancak bu hikmet düşüncesidir. İnsan, bütün (b)ilimlerin temelinde olan “Mutlak Varlık”tan gelen cömert ihsanı göremediği sürece, yapay ve yüzeysel bir unutkanlık içinde hakikat ile ilgisiz bırakılmış, yetim bir yurtsuzluğa mahkûm edilmiştir.

İslam düşüncesi, düşünceyi hakikate teslim ederken doğrudan varlıkla ilgili olan bilgi ahlakını kurarak büyük bir tavır değişikliğini getirir. İslam düşüncesiyle (b)ilimler, kendilerini var eden ve zamanla kaybettikleri bütüncül temele yeniden kavuşurlar. Bütüncül temel olarak ifade ettiğimiz kaynak beşerin ürettiği temsili metafizik veya bilimsel kategorilerle ifade edilemez. Haddi zatında temsili ve kategorik düşünce her seferinde sınırlı ve sınırlayıcıdır.  Hikmet ise, metafizikte olduğu gibi temsili ve kategorik bir düşünce bütünlüğü değildir. Çünkü hikmet, hiçbir beşerî algıyla sınırlandırılamayan sonsuz olana, birlik içinde uygun düşen bir düşüncedir. Sürekli tecelli ederek sınırlarını yenileyen sonsuza teslim olduğu için hikmetin mantıki veya kategorik bir sınırlandırılması mümkün değildir. Bununla birlikte hikmet her seferinde “Mutlak Varlık”ın huzurunda sonsuz tecellilerine saygıyı koruduğu için dogmatizme düşmez ve her zaman yeniliğe açıktır.

Hikmet ile kavuşulan bilginin bütüncül temeli, beşerî her türlü yapay üretimin egemenlik anlayışını kesintiye uğratır. Bu kavuşmada hikmet bulunduğu için sayısız hayırlı netice ortaya çıkar. En başta, “homo economicus” (ekonomik insan) olarak dizayn edilen modern beşerin dünyadaki haksız sömürü düzeninin ortadan kaldırılması mümkünleşir. Öyle ki toplumun bütününde parçalanmalara yol açan egoizm, bireyi anlamsızlığa ve kaosa sürükleyen köksüz hayatlar, nihayetinde birbirine sürekli yabancılaşan bireylerin ve ulusların modern savaş mantığı işleyemez duruma gelir.

İslam, haklı bir yoldan hikmeti temele alarak insanın hakikate teslim olma yoludur, yani evrendeki her türlü varolana saygıyı getiren ve evrenselliği serbest bırakan düşüncedir. Saygı, hikmetin yatay boyutta başlayan her tecellinin hakkını kendisine teslim etmesi olarak dikey boyuta doğru yükselir. Bu yükseliş, sabırla “Mutlak Varlık”ın bizzat huzurunda olma idrakine ulaşarak hayâya ve muhabbete varır. Hayâ ve muhabbet asla “öznel” ve “psikolojik” durumlar değildir. Onlar, hakikatle bir bütün olarak kurulabilecek asli rabıta biçimleridir. İnsanın özü saygı, hayâ ve muhabbette bulunur. Ancak bu öz, orada duran metafizik bir “kavram” değildir, “Mutlak Varlık” ile irtibatta, yani ilişkide ihsan edilen dinamik hikmet düzeyleridir.

İnsan, hikmet sayesinde bu rabıta biçimlerini ulaştığı yüksek hakikat idrakinin getirdiği bir zorunluluk olarak gerçekleştirir. İslam düşüncesindeki “Mutlak Varlık” huzurunda olmanın yüksek şuuru, zorunlu olarak her tecelliye saygıyı, sonrasında hayâyı ve muhabbeti getirir. Bu son nokta ü-topik (yersiz) değildir, inkâr edilemeyecek kadar açık ihsan edilen yer-yüzü ve gök-yüzündeki ilmî kesinliğe dayanır. “Varlık” huzurunda Batı felsefesi, sözünü ettiğimiz saygı, hayâ ve muhabbete somut yaşamda hiçbir zaman ulaşamamıştır. Ne teorik düzeyde ne de pratik düzeyde böyle bir vizyona sahip olabilmiştir.

İslam düşüncesi, hikmetin otantik bir idrakiyle yeniden bütün (b)ilimlerin temelinde filizlenerek bu vizyona açılma imkânına çok daha fazla sahiptir. Şimdi ve yeniden, bütün ölü felsefe geleneğinden miras kalan “Varlık” karşısındaki temsili ve kategorik beşerî körlüklerden uyanarak bu vizyona ulaşmak mümkündür. İslam’ın hikmet düşüncesinin getirisi bu vizyondadır. Bu vizyon, “ümmül kitap” olarak “Vahiy”in bütün (b)ilimleri ihsan eden sonsuz cömertliğinin idrakinde mevcuttur. Ancak ihsan eden sonsuz cömertlikle irtibat, felsefede olduğu gibi ne beşer tarafından mevcut olduğu vazedilen nesnel bir varlıkla ne de kimliksiz, anonim bir “varlık” mefhumu ile kurulabilir. Söz konusu olan, Zât’ı ile “Mutlak Varlık”ın bir kimliği olduğunu idrak etmeyi ve O’nun huzurunda bulunmayı mümkün kılan asli bir düşünce ve dildeki yeni bir irtibattır. İhsanın bilinen bir manası da bu huzurda olma şuurudur ki İslam düşüncesi, bunun yakîn olarak tahakkuk etmesine varır. İnsan olmanın yüksek manası hiçbir beşerî algıyla örtülemez. İslam düşüncesi, işte bu yüksek mananın açılışıdır.

Öyleyse hikmet “Mutlak Varlık”ın kimliğini yakinen tanıma yolunda olan yüksek düşüncenin ismidir. Önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi hikmet; düşünce bakımından tefekkür ve müşahede evrelerinden geçerek olgunlaşır. Daha önce değinmediğimiz hikmet ve marifet ilişkisine ise kısaca değinirsek şunu söylemeliyiz: Bu iki terimi genellikle birbirine yakın bir manada kullanıyoruz, zira hikmetsiz marifet, marifetsiz hikmet mümkün değildir. Her ikisi de en olgun manada “Mutlak Varlık” huzurunda bulunan zati bir anlayışa işaret ederler. Aralarındaki ince ayrım aynı yakîn düzeyde birbirini tamamlayan hal ve idrak üzerinden ifade edilebilir.

İslam düşüncesi bakımından her idrakin bir halle veya her halin bir idrakle tamamlandığını hatırlatmak yerinde olacaktır. Düşünce bakımından yere basmayan her türlü steril veya soyut düşüncenin kıymeti yoktur. Bunlar yapay zekâ üretimi gibi cansız ve ruhsuz düşüncelerdir. Düşüncenin insan var-oluşundaki kökenleri araştırılmadan nasıl bir karaktere sahip olduğu anlaşılamaz. Hakiki bir düşünce tecrübesi kendisini var eden motivasyonların eleştirisini yapmadan yola koyulamaz. Düşüncenin motivasyonları “öznel” veya “psikolojik” diye görmezlikten gelinemez. Modern dönemde psikolojiye yüklenen beşerî ve kısmi anlam dolayısıyla insanın “Mutlak Varlık” ile rabıta yolları karartılmışsa bu konuda gayet uyanık olmamız gerekir. İnsan düşüncesiyle ve idrakiyle “Mutlak Varlık” ile “öznel” veya “psikolojik” değil, hakikat bakımından her zaman sahih ve külli bir irtibat içindedir.

İnsanın “Mutlak Varlık” huzurundaki kesinliğinde, hikmet ile marifetin birbirini tamamlayan iki hakikat hareketi olduğunu söyleyebiliriz. İdrak olarak marifet, hikmetin kendi halinin kesinliği içinde her tekil durumdaki tecellisi olacaktır. Marifet, tekil olayların veya şeylerin kendi farkı ve başkalığı içinde istisnai idrakidir. Marifette her bir tekil olay ve şey, “Mutlak Varlık”ta olduğu gibi, nasılsa öyle olduğu hakikatiyle bilinir. Tecelli olan her bir tekil olay ve şeyin sahip olduğu hakiki bilgi, onlara lütfedilir. Marifet, bütün bireysel ve nefsani uydurmaların ve karartmaların ötesinde, düşüncenin gerçek ve ihsan edilmiş tahakkukudur.

Ancak onu, herhangi bir bilimsel bahaneyle temsili ve kategorik bir düşünce kalıbına hapsedemeyiz. Zira “Mutlak Varlık”ın tecellileri niceliğe bağlı temsili ve kategorik düşünce kalıplarından çok daha zengindir. İnsanın “Mutlak Varlık” ile irtibatındaki anlam yaşamı içinde her bir tekil olay ve şey kendisine ait istisnai özellikle basit sınırlandırmaların ötesine geçer. Bu yine de temsili düşüncenin ilk örnekleri olan mantık ve matematiğin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Onlar kendi alanlarında geçerliliğini korur. Fakat modern epistemolojilerde çokça örneğine rastlandığı gibi bütün bilginin temelleri bakımından ayrıcalıklı bir yere sahip değildirler. Bütün (b)ilimlerin temelinde tek ayrıcalığa sahip düşünce İslam düşüncesi bakımından sonsuz cömert verilişin kesinliğini ifade eden “ihsan”dır. “İhsan”ın kesinliğini ise matematiğin kesinliğinden daha yüksek bir seviyededir.

Son olarak ihsanın; hakikat, etik ve estetiği bütün olarak kendisinde taşıdığını unutmamak gerekir. İslam düşüncesinde hikmetle bütün varlığın sonsuz cömertlikle ihsan edilmesinin idrakine ulaşmak “O”nun huzurunda olmanın şanlı ahlakı olarak güzel ahlaka ulaşmaktır. İhsana varan düşünce bütünlüğü, güzel ahlaka vardığı gibi ondaki iyiliğe de varır. Düşüncenin güzelliği ve iyiliği, “Mutlak Varlık”ın temsile indirgenemez zenginliğiyle kurulan rabıtanın saflığıdır. Demek ki, başka bir ifadeyle, İslam düşüncesi insanın bütün beşerî değerlendirmelerin ötesinde, hiçbir nicelikle ölçülemeyen, yani paha biçilemeyen bir saflığa teslimiyetidir. İslam düşüncesinin hiçbir metafizikle ölçülmez hakiki getirisi de bu teslimiyetten başkası değildir.

Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir