Hakkâri’den Van’a: Hakkâriyye

Hakkâri’den sabah saat 08.15 gibi yola çıktık. Gündüz gözüyle baktığımızda her yerin kayalık olması bizi hayrete düşürdü. Hakkâri, yüksek kayalıkların üzerine kurulmuş bir yerleşim yeri. Çukurca’nın aksine yeşil bir görüntüsü de yok. Burada uzun yıllardır yaşayan insanların varlığını ancak yaşam pratiklerine sıkı sıkıya bağlılıklarıyla açıklayabiliriz.

Şehirdeki en güzel kahveci, merkezi Mardin’de bulunan Artuk Bey. Mazlum’la cold brew içip sohbet etmeyi es geçmedik. Yola çıktığımızda yaptığımız sohbetler de oldukça keyifliydi. Yolculuğun tılsımının etkisiyle, aynı meseleye birbirinden oldukça uzak görünen pencerelerden bakmayı denedik ve büyük ölçüde başardık. Mesela Hakkâri’de 30 plakalı araç görmek, farklı plakalı araç görmekten daha az olası. Buranın yerlileri şehir dışına çıktıklarına doğrudan önyargılı muamelelere maruz kalmamak için böyle bir eğilime sahiplermiş. Şırnak’tan Hakkâri’ye gelirken yolda bir iki tane 30 plakalı araç görebilmiştik. Sebebini öğrendiğimde şaşırmadım değil. Buna benzer alışkanlıkların sona ermesi en az iki kuşak ister.

Hakkâri-Van arasında kurşun ve çinko madenciliği çok yaygın. Şirketler için özel alanlar oluşturulmuş ve hatta bazı yerlerdeki eski yollar onlara tahsis edilerek kenardan yeni yollar çıkarılmış. Nehrin diğer tarafında yer yer köyler mevcut ve villa gibi lüks yapılar bile inşâ edilmiş. Bu köyler Şırnak’takiler kadar olmasa da yine yeşildi. Hakkâri halkının önemli bir bölümü burada istihdam edilmiş. Sadece yol kenarlarında değil Meskan Dağı gibi yüksek alanlarda da madencilik faaliyeti yapılıyor. Devlet desteğinin en üst seviyede verildiği bölgelerden birisi olduğu için şirketler rağbet ediyor. Tüm bunlara rağmen ekonomik hareketlilik hâlâ yüksek değil. Göç vermeye devam eden bu coğrafyada petrol aramaları da hat safhada. Bazı yüksek yaylalarda petrol bulunduğu haberleri dolaşsa da henüz faal bir rezerv alanı yok. Van’a doğru giderken elle oyulmuş gibi duran sarp kayalıkların arasından geçiyorsunuz. Bazı yerlerde yol fazlasıyla daralıyor. Hele yüksek yerlerde lav sütunu gibi şekillenmiş kayalıklar mevcut. Hakkâri’den uzaklaştıkça kayalıklar yerini toprağa bırakmaya başladı. Van il sınırına girdiğimizde yer yer bostanlıklar ve halkın kendi imkanlarıyla yaptığı tahta köprüleri görmeye başladık. Topografya değişimine göre bu kadar isabetli il sınırı belirlenmesi beni daha da hayrete düşürdü. Hele ki teknolojinin olmadığı dönemde yapılmış haritalandırma faaliyetinin isabeti övgüyü hak ediyor.

Başkale’ye girer girmez rotamızı Vanadokya Peri Bacaları’nın bulunduğu Yavuzlar Mahallesi’ne çevirdik. Ana yoldan yaklaşık 25 kilometrelik bir sapma ile gidilen yolda koyun ve keçi sürüleri tarafından alıkonulduk. Çobanla selamlaştıktan sonra köye vardık. Yiğit Dağı’nın püskürttüğü lavların zamanla doğa olayları etkisiyle aşınması sonucu oluşan alana beyaz-gri renk hâkim. Bazı doğal mağaraların içi çok hor kullanılmış ve herhangi bir devlet görevlisi de göremedik. Hatta peri bacalarına giderken el yordamıyla yapılmış bir sulama havuzu bile gördük. “Kesin Korunacak Hassas Alan” ilan edilmiş bir yerde bu tür değişikliklerin kolayca yapılabilmesi, korumanın kâğıt üzerinde kaldığını gösteriyor. Görsel olarak muhteşem olan bu alan, Kapadokya gibi çok geniş bir alana yayılmıyor. Buna rağmen gereken özenin gösterilmemesini anlamlandırmak güç. Halk dilindeki adı “kofiraz” olan bu bölge, yüksek kayalıklarıyla son derece etkileyici bir güzelliğe sahip. Dünyada sadece birkaç ülkede görülebilen bu doğa olayının değerini anlamamız için kaybetmemize gerek yok. Şimdiden sahip çıkarsak bölge adına da hayırlı bir iş yapmış oluruz. Yavuzlar Mahallesi’nden çıktıktan sonra Van’a doğru ilerlerken Albayrak Mahallesi’nde Aziz Bartholomeus Kilisesi’ni gördük. Harabeden farksız. İçerisinde içki içildiği ve hayvanların gezdiği anlaşılıyordu. İncil’de geçen havarilerden birisinin mezarının olduğu inanılan kilise tamamıyla metruk. İçine özellikle toprak doldurulmuş. Kesme taşlarının rengi ve estetiği Kars’taki Ani Harabeleri’ndeki Aziz Grigor Kilisesi’ne çok benziyor.

Süryani ve Ermeni kiliselerinin en büyük farkı Süryani kiliselerinin sahip çıkılması ancak Ermeni kiliselerinin zamanla yok olması denilebilir. Ermeni nüfusun göç etmesi ve zamanla İslamlaşmasının da etkisiyle bu durum ortaya çıksa da, yapıların korunması mümkün. Ermeni cemaatleri ve vakıfları bu konuda Süryaniler kadar girişken değil. Albayrak Mahallesi’nden ayrıldıktan sonra Hoşap Kalesi’ni ziyaret etmek istedik ancak tadilatta olduğu için içeri giremedik. Uzaktan bakıldığında bile heybeti hissedilen yapıya sahip çıkılması değerli. Van’a daha önceki gelişlerimde merkezi ve Edremit-Gevaş çevresini dolaşmıştım. Akdamar Adası’nın özgün yapısını hâlâ unutamıyorum. Keledoş ise yerken büyük haz aldığım özel bir lezzet. Urartu Han, Van’a özgü yöresel lezzetleri özgün bir konseptle sunan bir mekân. Keledoşlarını çok beğenmemle beraber Siyabolu kavurma da bambaşkaydı. Siyabo için Van’a has kuşkonmaz diyebiliriz. Norduz Koyunu’nun butundan alınan etle yapılan kavurmanın tadını unutmuyorum. Çalışanlar çok organize ve uyumluydu. Tarifini paylaşmadıkları iki tatlıları var. Birisi incir tatlısı diğeri muhallebi türünde. İncir tatlısının içinde kaymak ve ceviz olduğu anlaşılıyor. Karanfil ve tarçına benzer bir tat da alınıyor. Muhallebide ise portakal ve kaymak tadı baskın. İçinde badem unu kullanıldığı için çok hafifti. Mekânın sahipleri İzmir’de de bir şube açmak için araştırma yapıyorlarmış. İnşallah kalitelerinde eksilme yaşamazlar.

Van adına en sevindirici husus şehrin 2 Nisan Caddesi ile sınırlı kalmayarak yatırım almaya başlaması. Şehirdeki İranlı sayısı hâlâ çok fazla olsa da artık eskisi gibi çok değiller. Muradiye Şelalesi üzerinden İshakpaşa Sarayı’na gideceğimiz için kısa bir sahil yürüyüşü ile günü sonlandırdık. Şehir estetiği, sosyal yaşam, gündelik hayat pratikleri ve bölge gerçekleri üzerine yaptığımız sohbetler bu gezinin en güzel olaylarından. Mazlum’un ilk kez geliyor olması dışarıdan bakan başka bir gözün değerlendirmelerini almak bakımından çok değerliydi. Muradiye üzerinden İshakpaşa Sarayı’na doğru gideceğimiz için çok heyecanlı olmama rağmen hemen uyudum. İshakpaşa dünya üzerindeki en özel yapılardan birisi olduğu için ziyaret etmeye özellikle değer bir yer. Doğubeyazıt’ın meşhur Kaçakçılar Çarşısı’na vakit kalırsa uğrayacak, bulabilirsek Ağrı dönerini de tadacaktık. Van Gölü’nü solumuza aldığımızı anladığım anda rotamızı yarıladığımızı fark ettim. Hüzünlenmedim değil ama her güzel şeyin bir sonu var. Dünya, kavuşma ve ayrılıklardan ibaret. Sürekli bir yere, bir insana ya da bir vakte kavuşuyor, ardından ayrılıyoruz. Bu döngünün sonu yok. Anın darlığına değil, geleceğin genişliğine iman etmek insanın içini ferahlatıyor. Bizi görünmez dallara tutunduran ve o dalları kırmayan Allah’a şükürler olsun.

Muhammed Furkan Kâhya

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir