Sorgulama Dosyası: Ödünç Kitap

Yazarlarımıza Sorduk:

Birinden yahut bir kurumdan ödünç kitap alıp hâlâ geri vermediğiniz oldu mu? Kitap sizde yeterince uzun kaldığında artık sizin mi sayılıyor? Yoksa hırsızlığın ödünç adında bir versiyonu mu var?

***

Cüneyt Dal

Kitap ödünç almak mı? O da ne! Kitap yalnızca alınır, verilir, satın alınır, satılır. Bunların dışında kişiler arası eyleme konu olmaz. Ödünç almak ve vermek yüklemleri cümlede bulunduğunda, cümlenin öznesi kim veya kimler olursa olsun nesnesi, kitap olamaz! En azından benim ve benim gibiler için. Misal, bir arkadaşımın kitaplığında bir kitabı çok beğendim, diyelim. Bu beğenmemi öyle abartırım ki kaşım, gözüm, ağzım, ses tellerim, oynattığım elim ve kolum, hepsi yardıma gelirler. Nadir de olsa vecde gelip raks benzeri figürler sergilediğim de vakidir. Tüm bunlar, kitap sahibinin, “Senin gibi değerli bir kitap dostu enîs-i dîle feda olsun, al, okudukça ve baktıkça beni hatırlarsın!” yüce gönüllülüğüyle kitabı hediye ettirmeye icbar etmek saikiyledir. Tıpkı şu an kelime seçimlerimi ta’n eylemeniz ne kadar umurumdaysa o anlarda da düştüğüm durumun karşı tarafın indindeki görünümü o kadar umurumdadır. Çünkü işin ucunda, çok beğendiğim bir kitaba haybeden sahip olmaklığım vardır. Ama bu insanın ağzının suyunu akıtan kitaplığa mâlik arkadaş tutar da kulaklarıma şöyle bir herze zerk ederse: “İstersen al, okuyunca geri getirirsin!” İşte o an elimdeki kitabı aldığım gibi ânında bırakırım ve şikemperver, hodgam ve hodbin gözlerimi bir diğerine dikerim. Hatta son bir yüzsüzlükle kitabı geri alıp, “Ah ne güzel!”, “Aman ne hoş!” nidalarıyla ve esefleriyle fotoğrafını çekerim ki kitabı almayı istediğimin şiddetini, listeme eklemedeki şehvetimi görsün, sezsin de merhamete gelsin, vicdanı kabarsın. Ama tüm bunlara rağmen muhatabım hâlâ az önceki kötü kalpliliğinde sabit kademse, artık arkadaşım değildir ve ilk fırsatta onu defterimden silerim. Dahası, içimdeki zorlu hakperest, kurup kürsüsünü, başlar beynimde basın toplantısına, demeç vermeye, nutuk atmaya: “Enayisin o’lm sen, enayi… Görüyor musun, sen ona 2025’in 12 Nisan’ı akşam 19.47’de Mıçmıç Kitap Kafe’de, 14 nolu masada kahve ve profetörol ısmarla, o senden kitap esirgesin!” Peki neden böyle yapar ve düşünürüm? Çünkü mülküm olan ve sultanlığıyla övündüğüm kitaplığımda fethedip de aldığım, hakkım olan diğerlerinin arasında statüsü belirsiz, başka bir krala veya kraliçeye ait topraklar istemem. Hem şu, “Okuyunca geri getirirsin!” ifadesindeki sevimsizlik, insanın kitapla olan münasebetini ıslahat ve tanzimat niyetiyle fermana bağlamış gibidir. Büyük bir imparatorluğa sahip benim gibi sultanlar bilirler ki bir yeri elde tutmakla orada yaşamak, orayı solumak aynı şeyler değildir. İster giderim o diyarlara istersem de varislerime bırakırım. Keyfim bilir!


Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

Edebifikir’in sanırım bu konuda başı yanmış. Acaba soruların yöneltildiği insanlar arasında, bu soruların ima ettiği kişiler var mıdır? İsminin, yazdığı cümlelerin altında parlak bir imza gibi duracağını bilen herhangi bir kişi, performans kaygısı gütmeden bu itirafı yapabilir mi acaba? İnsanın bu türden sorulara şöyle yanıt veresi geliyor: hayır, hayır, hayır. Ee, sonra?

Öyle ya yine de bu türden “basit” yollu soruları benim gibi arızalı kafalar, metaforlara boğulmadan cevaplayamayabiliyor. Ne yalan söyleyeyim, ikinci sorunun öznesiz hali beni biraz uzaklara baktırdı: “… sizde yeterince uzun kaldığında artık sizin mi sayılıyor?” İlk emrin de okumak olduğunu düşününce bu sorunun kapsamı daha makul bir yere varıyor sanki. Yoksa açıkçası artık ödünç verdiğim kitabın belki “saygısızca” bana iade edilmemesi çok da umurumda olmuyor. Upuzun bir süredir bu böyle. Çünkü bunu gereğinden fazla umursamak, bana eşyayla olan hastalıklı bir bağdan kaynaklanıyormuş gibi geliyor.

Kitaplarını deli dehşet umursayıp düşünen ve tuhaf tuhaf hallere giren insanlara kendilerinin de biraz ödünç altında “hırsızlık” yaptıklarını hatırlatmak gerekiyor. Yoksa kitapları içine dâhil ettiğin hayatın, sende yeterince uzun kaldığı için artık senin mi sayılıyor?

O yüzden sevgili Edebifikir, çok da kafaya takmamak lâzım. Bu kadar endişe sahibiysen hiç verme, verdiysen yenisini al ya da belki bir gün bir sahafta senin olanla karşılaşırsın. Hayat da istemeden kaybettiklerimizle ve fark etmeden bulduklarımızla alakalı değil mi?


Nur Cihan Şeker

Hayır. Kütüphaneleri saymazsak başka birinden kitap ödünç istediğim de bir elin parmağını geçmez. Çünkü bu konuda gönlü geniş bir insan değilim. Ben vermek istemiyorsam, başkaları da vermek istemeyebilir. Bu yüzden ödünç aldığı kitabın üstüne yatan insanlara çok öfkeleniyorum. Hem ödünç aldın hem ortada yoksun. Bu neyin rahatlığı? Keşke bu insanların iyice bir dövüldüğü, üzerlerindeki tozun silkelendiği devlet destekli bir kurum olsa. Müracaat ettiğimizde, kitabı getirmediği gün adedince sopa yeseler! Öyle ki, yediği dayağın tesiriyle artık hayata sorumluluk bilinciyle bakmayı, dünyanın ve içindekilerin tapulu malı olmadığını iyice bellemiş olarak kurumdan çıksalar… Hayatının devamında birinden bir şey isterken kırk kere, elli kere, altmış kere düşünen insanlar haline gelseler… Yine de isteyemeseler… Bence bu konudaki esas problem, emanete karşı lakayt kalınması. Hatta bazı zamanlarda pişkinliğe varan hareketlerde bulunulması. Mesela kitabı veren kişinin kitabını istediği için suçlu durumuna düştüğü zamanlar olabiliyor. “Amma kıymetli kitabın varmış, yemedik.” Yemediysen getir kardeşim sana zahmet. Rica ediyorum. Bin sene oldu yoksun ortada. Kitabı ödünç verenin de kendine sorması gereken sorular var tabii. Kitaplarım benim için bir puta mı döndü, ben bu kitabın peşine niye bu kadar düşüyorum diye. Allah verene gönül genişliği, ödünç alana da emanet duygusu versin. Sözün kısası, ölene kadar birbirimizi bir şekilde idare edeceğiz, veren de alan da üzerine düşeni yaparsa bu şekilde biraz daha dayanabiliriz. Lütfen. Please. Por favor. Bitte. S’il te plaît. Biraz daha dayanalım, az kaldı.


 Z. Rumeysa Topal

Okul kütüphanelerinden sonra kitapları ödünç aldığım ilk kurum, öğrenci eviydi. Buradaki nesnelerin görünmez ayakları, fizikötesi mekânları ve ansızın değişiveren mâlikleri vardı. Gayb âleminden uzanan bir el ile ortadan kaybolurlardı. Keşfi açık talebeler, hafifçe tebessüm eder ve seyrederdi.

Gizemli diyardaki her nesnenin kaderi gibi kitabın kaderi de el çabukluğuna bağlıydı. Bir sabah uyandığımızda, kitabımızın yeni sahibiyle ve hatta yeni işleviyle tanışırdık. İki koli kitapla geldiğim öğrenci evinden BİM poşetiyle döndüm. Faili meçhul cinayetlerin izini sürmek yerine zamanla teslim oldum. Kitaplara adımı yazmayı ve sıkı sıkı saklamayı öğrendim.

Mezuniyet hediyesi olarak annem kitaplarımı hurdacıya vererek çeyizime altılı su bardağı almış.


İbrahim Orhun Kaplan

Aşkın gözü kördür denir. Kör olanlar ancak âşık olan köftehorların yumuşak g’ye dönüşen ponçik kalpleridir. Kör denir çünkü kendini göremeyeceği, duyamayacağı, algılayamayacağı birtakım krizler içinde sürüklenir. Kendine ait olana yabancılaşma yolunu tutar. Kördür artık. Hal böyle olunca maşukundan rol çalmaya başlar âşık kişi. Maşuk ise serseri mayındır. Pimi çekilmiş el bombasıdır. Parça tesirli gergedan füzesidir. Öyle ki aşıkta her, her ama her an patlayıvermektedir. Patladıkça patlar ve saçılan parçalar, aşığın kalbinde birer anıt gibi yükselir; tahtakale peyniri gibi eridikçe asfalt jeline dönüşür. Bu elbette bir halüsinasyondur.  Aslı astarı, hepi topu, eni boyu büsbütün vehimdir. Ötesi laf cambazlığı. Konu bakımından aşık Türkiye’dir ve maşuk fahişeleridir Fransa’nın. Fahişenin cilvesinden kaynayarak fışkıran helezonların sarhoşluğudur masadaki. Kendinden geçer pozisyondaki aşık, aşüfteye kendini yamar, yamadıkça var olur ve ona benzedikçe kıvama durur. Ortaya bir çengelli iğne paradoksu çıkar. Öte yandan kitap ödünç almak ve vermek gibi huylarım yok. Alırım veya veririm ama orada biter o iş. Geri dönüşü, ileri uzantısı yoktur. Kütüphanelerden de nefret eder, toplu kitap okunan neresi varsa tiksintiyle yaklaşırım. Daha açık konuşmalı. Bu devirde ödünç kitap vermek almak fakir fukaranın işi olmaktan çıkmıştır. Çıkmalıydı da zaten. Her yer PDF kaynıyor. Okuyana metin bol. Bu iş ancak ve ancak yüksek kültüre ait, aristokrat, burcuva veya ne bilim, mesela Şengör ailesine falan mensup olanların paslaştığı bir şey olmalı. Falanca elitin elinde paha biçilemez bir metin vardır ve kılkuyruk bir akademisyen orta yaş krizindedir. O sırada içinde birikmiş var olma hasretini ortadan kaldıracak o mesele kendini dayatmıştır. Ne yapacak? Gidip ondan ödünç alıp, yoluna bakacak. Ortalama bir fakirin o kitaplarla işi olmayacağı için ödünç alma işine girmesine gerek yok yani. En kötü iki kahve az içip, haftalık kitap masrafını çıkarabilir. Çok kitap okumanın da manası yok zaten. Tonton okur iyi kitap okur.


 Ömer Can Coşkun

Lisede bir sıra arkadaşım vardı. O yaşımda ben kim olduğumu ararken, odasında çizgi roman koleksiyonu olan, babadan kalma gramofonundan 60’lar 70’ler 80’ler dönemi plakları dinleyen/dinleten sıra dışı biriydi. Evine gittiğimde eski dönemlerde yaşamış siyasetçi, sanatçı vb. kişilerden konuşurduk. Durmadan anlatacak bir şeyler bulurdu. Bir gün kitaplığında çok eski basım Peyami Safa’ya ait Hikâyeler kitabını buldum. Ödünç alabileceğimi söyledi. Üniversite sınavına çalıştığımız dönemde, soru çözmekten sıkıldığımda kitaptan bir hikâye okur kafamı dağıtırdım. Hatta nasıl yazıyorlar bu hikâyeleri diye düşündüğüm zamanlar da bu okumalara denk gelir. Eski basım olduğundan yeterince yıpranmış olan kitap, elimde çantamda dolanırken sayfaları birbirinden ayrılmaya başladı. Sonra kitabın karton kapağı yok oldu. Utandım bu şekilde teslim etmeye. Ses etmedim. O da kitabı istemedi. Birkaç yıl sonra kitabı eldeki imkanlarla kaplayıp üzerine tükenmez kalemle -rezalet bir yazıyla- “Peyami Safa Hikâyeler” yazdım. Isparta’da yaşadığım zamanlarda odamda duruyordu. Sonra aynı kitap benimle Afyon’a, İstanbul’a, Ankara’ya geldi. Kütüphanemin ilk kitaplarından biridir kendisi. Benimdir. Zaten benim olan kitabı arkadaşım emaneten kendisinde tutuyordu. Üniversite sonrası bir görüşmemiz esnasında kitabının hâlâ bende olduğunu anlatmış helallik almıştım, o yüzden gönlüm rahat. Diğer yandan sırf kitabını elinden alırlar korkusuyla bir kitaptan iki tane alıp bir tanesini kitaplığına diğerini de ödünç alan olursa veririm diyen yazarları da okumuştum. Bu çok büyük bir korkudur. Hele de sevdiğiniz bir kitapsa. Ben de bu yüzden ödünç kitap veremiyorum mesela. Eğer verdiysem geri gelmiyor. Bir öğretmen arkadaşım ödünç verdiği kitaplara “Lütfen geri getirmeyi unutmayınız!” yazardı. O kitaplar da gelmedi hiç. Kitapta ödünç verme diye bir şey yoktur. Alınan gider. Hırsızlık denir mi bilemem. Ama benim kitaplığımdan misal Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken kitabını alan öğrencimi hâlâ hatırlıyorum, kitabı getirmedi. Fuat Köprülü’nün Saz Şairleri kitabımı götüren bir diğer öğrencim, lütfen, kitabımı artık getirir misin! Yıllar evvel Yazarların Bilinmeyen Yönleri gibi bir adı olan ve ilginç diyerek kitabı benden alan ama bir daha getirmeyen meslektaşım, koca koca adamlarız, lütfen!

Bir de bende Mustafa Kutlu’nun Beyhude Ömrüm kitabı var. Bir öğretmen arkadaştan almışım hâlâ bende duruyor. İçinde adı soyadı yazıyor hatta. Benim kitabıma kendi ismini yazmasını yadırgadım doğrusu.

Bu iş karışık, bence kurcalamamak lâzım!


Şadiye Sare Kaplan

Okumuş olmaktan utandığım bazı kitaplar var. Onlardan birini orta okul yıllarımda bir arkadaşımdan ödünç alarak okumuştum (ödünç alarak okumuş olmak daha da utanç verici geldi, üzerine hiç düşünmeyin lütfen). Maalesef daha kitabın sonuna gelemeden arkadaşımla aramız açıldı, iade edemedim, yıllarca bende kaldı. Sonra biraz büyüdük, lisede aynı sınıfa düştük ama bu defa da yakılması gereken bir kitabı tekrar gündeme getirmek istemedim. Sonra öylesine bir gün kitaplığımı düzenlerken kitaba dair yapacağım her hamle utanç verici geldi ve ne yapacağımı bilemeyip onu çöpe attım. Biraz daha büyüyünce başkasına ait herhangi bir şey adına karar veremeyeceğimi anladım. Kaderlerimizin helalleşebileceğimiz bir zeminde tekrar kesişmesini diliyorum. Yani şöyle söylemek istiyorum ödünç aldığım bir kitabın benim sayılması mümkün değil. Evet, hırsızlığa benziyor. Omuzlarınızda dünya tepiniyormuş gibi hissettiriyor. Hırsızlığın, ödünç adında bir versiyonu yok…


Feyyaz Kandemir

Bu soruya kesin bir cevap verebilmem zor. Kütüphanemde ödünç olarak bulunan kitaplar vardır diye tahmin ediyorum. Çeşitli kişi veya kurumlardan aldığım kitaplar da olmuştur muhtemelen. Bu konuda kesin olarak bildiğim, verip alamadıklarım alıp veremediklerimden fazla. İşin gerçeği ne verdiğim ne de aldığım kitapların hangileri olduğunu hatırlamıyorum. Hatta hangi kitaplara sahip olduğumu da artık pek bilmiyorum. Ev küçük, kitaplık sayısı yetersiz, kitapların yarıya yakını kolilerde duruyor. Ne yazık ki kitaplarım üzerindeki iktidarımı yitirdim. Birisi çıkıp benden şu kitabı almıştın geri ver dese, bulabilir miyim emin değilim. Kitap alışverişi yapan dostlar birbirlerine haklarını helal ederler diye bir hüsnü zannım var. Bu vesileyle benden kitap alıp vermeyen herkese hakkımı helal ediyor, varsa alıp veremediğim kitaplar için de dostlarımdan helallik diliyorum.


Sinem Çağlancı

Bu maili gördüğümde dolabımda aylardır kütüphane yolunu gözleyen Kör Baykuş’la göz göze geldik. Kule gibi yığdığım kitaplığın tepesinde, üstelik bir de çiçeğimin altında tam sekiz aydır ev hapsi çekiyor. Normalde her gün kütüphanenin önünden geçiyorum ama insanın ruhunu cüzzam gibi saran yorgunluk, bazen en aşina yollara bile uğramamı engelliyor. Ondan önceki kitap da, altı aydan uzun süre benimle varoluşsal meseleler tartışmış, bir türlü rafının yolunu bulamamıştı.

Aslında mesele kitaba kıyamamak ya da ondan kopamayacak kadar sevmek değil. Kütüphanenin eşiğinden içeri adım attığım anda, orada eski bir suretimle karşılaşmaktan korkuyorum. Bütün mesele bu kaçış. Fakat bir yandan da Kör Baykuş’a ihtiyaç duyan, belki de benzer acılardan geçerken yarası yarasına denk gelecek bir başka okurun benim yüzümden bu hazineden mahrum kaldığı düşüncesi de zihnimi kemiriyor.

Kitapları zamanında teslim etmeme alışkanlığımın üzerinden neredeyse iki koca yıl geçti. Arkadaşlarımdan aldığım Rüzgârın Ardından ve Kasrik’ten Geçenler kitapları da bu zincire dahil. Eve giren her eser altı-yedi ay benimle hapis yatıyor ve her defasında aynı sessiz vicdan azabıyla cezalandırılıyorum. Ayrıca sadece kendi kimlik kartımla değil kardeşimin kartı üzerinden de kitap alan bir kitap istifçisiyim. Hangisinin cezası biterse ondan yeniden kitap alıyorum. Sonra aylar boyunca götürmemişim diye utandığım içinde götürememe sarmalına tutuluyorum.

Kardeşimin kartını bile istismar edip kurduğum bu geniş çaplı “ödünç” zinciri, iade fobileri, suçluluk krizleri ve dramatik bahaneler halen bir umut taşıdığımı hırsız olmadığımı bir gün iyi bir okur olursam şirinleri bile görebileceğime dair inancım yok değil. Ama kitaplığın tepesinde Kasrik’ten Geçerken Rüzgârın Ardında benden bıkmış bir Kör Baykuş dik dik bakıyor.

Sanırım artık iade etmeliyim.


İbrahim Halil Aslan

Farah Nabulsi’nin The Teacher filminde bu soruya cevap verilen bir sahne var. Siyonist işgalciler Yakup’un ailesiyle yaşadığı evi yıkmıştır. Öğretmeni Basem, öğrencileriyle birlikte enkazın arasında değerli eşyaları ararken bir kitabı eline alır. Yakup, “Senin kitabındı, zamanında vermeliydim” deyince Basem “Önemli olan okumuş olman ve sende iz bırakması” der. Klişe de olsa kitabını geri alamayanlara küçük bir “hırsız” tesellisi.

Üniversitede sanırım fizik ya da matematik dersinde tanıştığım bir arkadaş, heyecanla Holokost Endüstrisi’ni vermişti. Havuz dersi olduğu için bir daha denk gelemedik. Niyeyse birbirimizin numarasını da almamışız. Kitap halen bende duruyor ve henüz okuyamadım. Halen benim olmuş gibi hissedemiyorum. Vicdan azabı duyuyorum adını hatırlayamadığım arkadaşım, bu yazıyı okursan bana ulaş lütfen.

İkincisi ise Ubik. Okuduğum nadir bilim kurgu kitaplarındandır. Ölümün yaşamla, bilincin şüpheyle mezcedildiği ilginç bir kitap. Bitirdikten sonra geri verecektim, bitirdim de… Fakat sonra pek görüşemedik arkadaşla. İnsan sık görüşmediği kimseye kitap emanet etmemeli, geri almak istiyorsa. Ubik de içimde kaldı, bir görüşebilsek telafi niyetine bir kitap hediye edeceğim. Yıllardır aklımda…

Emanet verdiğim kitapların kaydını tutamadım. Şimdiye dek bu konu üzerine hiç düşünmemiştim: acaba geri dönmeyen kitaplarım hakkında gönlüm müsterih mi? Şimdi düşünürken bir an, inşallah okumuşlardır arzusu geçti içimden. Okumamışlarsa? Sorun değil.

Esas sorun emanet edilen herhangi eşyanın geri dönmemesidir. Bu nesne kitap da olsa çakmak da olsa beni rahatsız eder. Emaneti geri vermeyen kişi olursam daha çok rahatsız olurum. Ama nedense kitaba özel bir başlık ayrılıyor ve bu tavır bana abartılı geliyor.

İlla kitap hakkında konuşacaksak; bir kitabı özel kılan bazı gerekçeler olabilir. İlk baskı olması ya da baskısının tükenmesi, imzalı olması, birinden hatıra kalması… Bir de dönüp dönüp okunan kitaplar var. Aradığında kitaplıkta bulmak istediğin. Not tutulmuş kitaplar da var… İçinde notlarımın olduğu kitabı kimseye vermek istemem, kimsenin notlarının olduğu kitabı da okuyamam zaten. Son olarak bir daha okunmayacak olunsa bile bazı kitapları rafta tutma arzusu vardır. Böylesi durumlar haricinde geri dönmeyen emanetin kitap ya da şarj aleti olması arasında pek bir fark yok nezdimde.


Abdurrahman Mıhçıoğlu

Meşhur Fransız şair ve roman yazarı Anatole France’a atfedilen meşhur sözdür. “Kitapları asla emanet vermeyin, çünkü kimse onları geri vermez; kütüphanemdeki kitaplar yalnızca başkalarının bana emanet verdiği kitaplardır.” France, kitabevi sahibi bir babanın oğlu. Yani işin içinde istihza var. Vakıa bizde de başkalarından aldığı emanet kitaplar ile kütüphane vücuda getiren yoktur. Olmadığı kanaatindeyim.

Tabii şimdi sayın Ceylan’ın bir elin parmağını geçmeyen bazı kitaplarına rızası hilafına el koymamdan naşi işbu sorgulamanın muhatabı olduğum da bir hakikat. Günün sonunda rızası olsa da ilk sadmedeki sızısı bir yerlerde sızım sızım sızlamaya devam ediyor zannındayım.

Helalleşemeyeceğimiz yerden emanet kitap alıp da geri vermediğimiz olmadı. Amiyane tabirle çöktüğümüz kitaplara da kahir ekseriyetle ilk anda çöktüğümüzü-çökeceğimizi beyan etmişizdir; aksi istisnaidir, helalleşilmiştir. Kitabın emanetçide kalış süresi mülkiyete tesir eden bir husus değil; kitap görüldüğü anda temellük edildi edildi, emanet alıp bilahare uzun süre tutup temlik edilmesi olsa olsa istisnaidir; yolda niyetin tebeddülü nadirdir, her halükârda mukabilinde bir kitap veya kahve eşliğinde helalleşilmesi zaruridir.


Sulhi Ceylan

Temellük etmek, bir şeyi kendine mal etmek, sahiplenmek, mülk edinmek anlamına geliyor ve insanın en temel arzularından biri. Biriktirmek ise temellük etme ihtiyacının sonucu ortaya çıkıyor. İnsan, en değersiz şeyden en pahalısına kadar her şeyi sahiplenip biriktirebilme kabiliyetine sahip. Ölümle nişanlı bir varlığın başka bir şey yapmasını beklemek de safdillik olurdu sanırım. Yoksa, nasıl ölüm düşüncesinden kurtulacak! Bu yüzden olsa gerek sufiler temellük etmeyi sevmezler. Kimin malını sahipleniyorsun, hâlbuki fani ve mümkün varlıksın derler. Eninde sonunda sahip olduğun her şeyi terk edeceksin. Gerçi haklılar ama sufiler toplam nüfusun yani 8 milyar insanın yüzde biri bile değil. Dünyadaki kaosunun sebebi bu değilse nedir! Sürekli bir şeyleri temellük ediyoruz. Fakat döngü bir türlü bitmiyor. Güne, yeni şeylere sahip olma hayaliyle uyanıyoruz. Bu sebeple sabahtan akşama kadar koşturuyor, bir türlü duramıyoruz. Öyle ki bir süre sonra sahip olduklarımızla yetinmeyip ödünç aldıklarımızı bile sahiplenmeye başlıyoruz. Kimimiz kitap, kimimiz eşya, kimimiz duygu ve kimimiz de insan ödünç alıp sonra temellük ediyor. Herkes kendi bağında ilahlık oynamaya bayılıyor! Kıyamete övgü…

 

 

 

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • Gilbert , 14/09/2026

    Dümdüz cevaplayacak olursam hayır olmadı. Lisedeyken best kankimden ödünç kitap alır, okur, geri iade ederdim. Ortaokulda ve lisede kendim okul kütüphanesinin görevlisiydim ve okuduğum kitapları geri koyardım. Fakat benden alınıp geri gelmeyen kitaplar var. Galiba onları artık unutmalıyım. Bir şeyi ödünç alınca emanet olunca içimde kırmızı bir ışık yanıyor ve hiçbir şekilde kendime ait hissedemiyorum bir keresinde bir arkadaşımdan kitap almıştım sonra arkadaşım kitabı bana hediye etmek istedi ama kabul etmedim çünkü zihnimde bu kitap benim değil diye kodlamıştım o kitabı hiçbir zaman kendime ait hissetmeyecektim o yüzden arkadaşımın ısrarına rağmen kitabı geri verdim. Yakın zamanda kütüphaneden aldığım bir kitabın süresini uzatıcaktım ama 4 gün geciktirdiğim için süre uzatma hakkımı da kaybetmişim okumadığım 100den fazla sayfa vardı. Kütüphanede oturup kitabı sonuna kadar okuyup öyle teslim ettim. Geciktirme mevzusu için de iade gününde gitmeye vaktim yoktu kütüphaneyi aradım ulaşamadım. Sonraki günlerde de bir tık üşendim ve 4 gün geciktirip götürdüm. Zaten telefondan süre uzatılamıyormuş. Yeni kitap alırken görevli vaktinde getiriniz diye uyarıda bulundu. Mahcup bir tebessümle tamam dedim. Bütün bunların yanında zorla kendime kitap hediye ettirdiğim çok olmuştur. Normalde başka konularda insanlardan bir şey isteyemezken konu kitap olunca Medine dilencisi gibiyim. Gerçi artık bunu da yapmıyorum ama kitaplığımdaki bazı hacimli eserleri birilerine dilenerek aldırdım.

    • Sıla , 15/09/2026

      Vay be. Kütüphane merasiminiz kutlu olsun. 6’sındaydı benimkisinin iade günü. Hala duruyor. Daha önce de ikiyüze yakın para cezası ödedim. Aylarca geciktirdiğim için. Yaptığım bencillikle diğer okurların bunlardan mahrum kalacağını düşünmedim değil, Bİ an. Ama, zaten okuyunca kibirlerini arttıracak türden şeylerdi ve pek de umursamadım

  • Doğan Hızlan , 14/09/2026

    Cüneyd evlâdım, İnce Memed’in ikinci cildini halen getirmiş değilsin, bu vesileyle hatrına düşürmek istedim. D. H

    • Cüneyt Dal , 14/09/2026

      Pek sayın ve oldukça üstad Doğan Hızlan beyefendiciğim, siz önce benim biricik şaheserimi, baş jürisi olduğunuz edebiyat yarışmasında takdire şayan ve tebrike layık görmediğinizin hesabını veriniz. Belki bu husustaki özrünüz, Yüce Türk Edebiyatı nezdinde gecikmeli de olsa sonuçta bir kıymet biliş olarak değerlendirilir de affa müstahak addedilirsiniz. Not: İnce Memed’i halen okumadım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir