
7. MEKTUP
Tarih: 15 Teşrinisani 19??
Mekân: Beyazıt, İstanbul
Nizâm-ı Âlem Mecmuası Başmuharriri Azizim Davud Bey,
Dün öğleden sonra Beyazıt Kütüphanesi’nden çıkıp Hamdi’nin akademideki (Devlet Güzel Sanatlar Akademisi) loş odasına uğramıştım. Lâkin orada müşahede ettiğim manzara Hamdi’nin şahsi zaafı ile sınırlı değildi. Sabahattin Eyüboğlu’nun, Melih Cevdet’in, Hasan Âli’nin ve onlara râm olan kozmopolit Tercüme Bürosu şürekâsının topyekûn sürüklendiği fikrî dalâletin de bir hülasasıydı.
Masasının üzerinde, Maarif Vekâleti’nin eski Tercüme Bürosu günlerinden kalma tozlu Euripides ciltleri, Medeia ve Alkestis tercümeleri duruyordu. Hamdi, soğuk alçıdan Yunan büstleri ile odanın çoktan sönmüş sobasının arasında, elindeki sararmış sayfaları ağır ağır çeviriyordu. “Yahu şair,” dedim, “bunca senedir Şark’ın o derin ve musikili rûhunu ararım dersin de, mazi heybetini bu pagan trajedilerinin satırlarında aramaktan hiç mi usanmadın?” Her zamanki gibi gözlerini benden kaçırdı. Elindeki sigaranın dumanı arkasına sığınarak lâfı ağzında geveledi, sonra sustu.
Tam o sırada kitabın arasına sıkışmış eski bir tramvay bileti yere düştü. Eğilip alacak gibi oldu bir an, sonra neden bilmem, vazgeçti. Parmaklarının ucunda yılların tozu kaldı. Odanın köşesindeki soba çoktan sönmüş, alçı Apollon büstünün omzuna ince bir kül tabakası çökmüştü. Bir müddet hiçbirimiz konuşmadık. Odadaki eski duvar saati işlemeye devam ediyor, Hamdi ise elindeki sayfaları çevirmekten başka bir şey yapmıyordu. Sessizlik içinde zihnim ister istemez kırklı yılların dehşetli Klasikler Tartışması’na gitti.
Ah aziz dostum! Hasan Âli Yücel’in vekâlet günlerinde başlattığı, Ataç’ın, Eyüboğlu’nun ve Melih Cevdet’in bayraktarlığını yaptığı “Yunan Klasikleri” cereyanı, bu memleketin irfan sinesine saplanmış en sinsi Garp hançerlerinden biridir. Neymiş efendim, Antik Yunan’ı, Olimpos’un sahte ilahlarını ezberlemeden hakiki bir “Türk Rönesans’ı” peydah olamazmış! Kendi irfanından, Şark’ın güzide Mevlânâ’sından, Gazâlî’sinden ve Fuzulî’sinden utanan köksüz aydınlar, Garp kapısında pagan dilenciliği yapmayı “hümanizma” diye yutturmaya yeltendiler. Bereket versin ki Peyami Safa da, Necip Fazıl da o yıllarda kendi kalemleriyle bu cereyana karşı şiddetle itiraz ettiler de, hiç olmazsa matbuat bütünüyle tek ses hâline gelmekten muhafaza olundu diyebilmiş idik.
Bilirsin ya azizim, Garp’ın kendi kalemleri dahi vaktiyle kuru klasiklerle iktifa edemediklerini sezmiş, gözlerini Şark’ın engin ufkuna çevirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Nitekim Victor Hugo da Doğu Şiirleri‘nin mukaddimesinde Şark’ın, Avrupa’nın tahmininden katbekat muazzam bir âlem olduğunu teslim eder. Adamların bunu ikrar etmesi bir meziyet değil sadece inkârı müşkül olan bir hakikatin ağızlarından dökülüşüdür. Ne hazindir ki Garp’ın bazı mütefekkirleri dahi dönüp Şark’a bakarken, bizim mekteplilerin koca bir medeniyet deryasını bırakıp Atina harabelerinde medet aramayı kemâl addedişleri ne elîm bir cehalettir!
Geçen gün Üstat Muharrem Cezbe’nin hanesinde bu klasikler davasını açtığımda, üstadın gür sakalı hiddetle titredi. Bastonunu yere sertçe vurarak, zamanında hepimize sorduğu meşhur suali adeta haykırdı: “Yahu evladım, mandacı başçavuş Halide Edip’in niçin Türkçe dururken Frenkçe telifat verdiğini unuttunuz mu? İşte bu klasikler davası da aynı marazın matbuat şubesidir! Şark’ın bağrı yanık İmam Rabbânî’sini, Gazâlî’sini mütalaa etmeyenlerin Yunan’ın, Latin’in kokuşmuş masallarından medet umması, gâvura gâvur demeyi unutmuş bir idrak zafiyetidir! Türk maarifi ancak kendi toprağına râm olursa salah bulur, Atina harabelerinde dolanarak değil!”
Peride Nigâr Hanımefendi’nin bu husustaki şahitliği ise zihnimden hiç çıkmaz azizim. Geçenlerde Çamlıca’daki köşkünde bahis açılınca Hanımefendi bir müddet sustu. Kahvesinden yavaşça bir yudum aldıktan sonra Paris yıllarını yâd ederek, Seine kıyısındaki eski şiir meclislerinden bahsetmeye başladı. “Evladım,” dedi, “Frenk şairleri Şark’ın adını bizden daha çok anar olmuşlardı. Biz kendi hazinemizin farkına varmazken onlar Binbir Gece’nin, Hâfız’ın ve Şirazlı Sâdî’nin peşinde dolaşırlardı.” Sonra bir müddet sustu… Kahvesinden vakurla bir yudum daha aldı. Ardından başını hafifçe sallayarak, “Biz ise kendi cevherimizi hor görmekle meşguldük, ne elîm bir tezellüldü…” diye fısıldadı.
Tam da bu bahsi düşünürken, Hâfız-ı Şîrâzî’nin yıllar evvel ezberlediğim şu beyti zihnimde yeniden çınladı:
“Mero be hâne-i erbâb-ı bî-mürüvvet-i dehr, / Ki genc-i âfiyetet der serây-ı hîşten est.”
“Mürüvvetsizlerin kapısına varma; zira afiyet hazinen kendi evindedir.”
Birkaç mısra, kendi evindeki cevheri unutup Garp harabelerinde hakikat arayan Tercüme Bürosu şürekâsına verilecek en güzel cevaptır. Matbuatımızdaki sığ hümanizma özentiliğine karşı Nizâm-ı Âlem’in sayfalarında Şark’ın sarsılmaz rûhunu müdafaaya devam etmeliyiz. Bizim Tercüme Bürosu şürekâsına ve onların açtığı yolda yürüyen genç kalemlere de söyle azizim; Garp’ın klasikleri elbette okunsun. Lâkin insan, kendi medeniyetinin sesini duymadan başkasının sözünü hakkıyla anlayamaz. Kendi kökünden uzaklaşan kalem, vakti gelir başkasının lisanıyla düşünmeye başlar. Nihayetinde insan, kendi evinin kandilini söndürerek başkasının ışığıyla yol bulamaz.
Cevabını sabırsızlıkla bekler, sıhhat dilerim.
Kadim Dostun
Celâl Vecdi Eminzade
1. Mektup: Şark ve Garp Arasında Bir Babıali Cengi
2. Mektup: Yahya Kemal’in Gölgesindeki Mağrur Yalnızlık ve Hariciye Korkusu
3. Mektup: Tezatlar İçinde Bir Ruh: Pozitivist Dalgalar ve Eski İnanç
4. Mektup: Şairin Teknokratlık Hülyası ve Hikâyecinin Şişesi
5. Mektup: Babıali’nin Hergele Meydanı ve Kırtıpil Lakabı
6. Mektup: Narmanlı Han’daki Fukaralık ve Platonik Evhamlar
7. Mektup: Edebiyatın En Latif Yalanları ve Ruh Sırrı

