İslam Düşüncesi: Hikmet – 1

İslam düşüncesi tefekkürle başlayıp müşahedeyi takip ederek, tefekkürün ötesine varan hikmet (marifet) yolunun kendisidir. Öyle ki tefekkür ve müşahedeyi takip eden düşünce sonunda hikmete yani diğer tabirle “yakîn”e varır. Hikmet Allah’a yakinen, bütün kesinliğinde vasıl olan düşüncedir. Diğer ifadeyle Allah’a tekâmülen varan saf düşüncenin icrasıdır. Hikmet, tefekkürle müşahedeye açılan düşüncenin zirvesidir. Hiçbir beşerî yapay düşünceyle/hayalle karıştırılamayacak kadar aşkındır. Zira hikmet gibi hakikatin en yüksek seviyede zuhur ettiği idrak düzeyi, beşerî yapay düşüncelerin/hayallerin ötesindedir.

İslam temel manasıyla selama teslim olma demek olduğundan, hakikate vasıl olma yolu onun biricik yoludur. İslam düşüncesi çeşitli merhalelerden geçerek selametin bizzat kendisi olan Allah’a teslim olmanın yolunu getirmiştir. Bir düşünceye giriş yolu doğru tespit edilmediği sürece, o düşüncenin kendisi ve sonuçları hakkında hiçbir ifade veya argüman geçerli olamaz. Biz “İslam düşüncesi” ifadesiyle kaynağını sadece “Vahiy”den alan gayet otantik ve özel bir hikmet düşüncesi yoluna atıfta bulunuyoruz. Bunun dışındaki -varsa- gelenekler veya yollardan bu nedenle temelden ayrılıyoruz. Bununla birlikte yüzeysel bir anlamanın ötesinde buradaki her bir terimin kendisine ait anlam yükü dikkate alınmadığı sürece ciddi bir düşünce tecrübesi de mümkün olmayacaktır.

Daha önce bahsettiğimiz gibi dilimizdeki düşünce kelimesindeki “düş” kökenini dikkate alıyoruz. Biz beşerî düşünceleri, saf olmayan düşler yani hayaller olarak ifade etmiştik. Bunun da temeli benlik arzusunda düğümlenir. Saf olmayan hayaller üreten beşerî nefs önce kendisiyle özdeş, egemen ve bireysel olma hayaliyle hakikati örter. Benlik arzusu kendisi üzerine kapalı “töz” tarzında bir var olanı örtü olarak üreten temel arzudur. Diğer bütün arzuların kaynağı konumunda olan bu temel arzudur. Öyleyse hakikate vasıl yolunda olmak, bu temel arzudan çıkmayla başlayacak, asli olan civarındaki açıklığa rücu edecek düşünceye girişmektir. Bu tip bir düşünce yani tefekkür düşüncede beşerin bütün kurgularının ötesindeki asıl fail olana geri dönmektir. Yüksekliğin halet-i ruhiyyesi “sabır” ile sürdürülecek asla rücu etme cehdi, aynı zamanda tefekkürün kendisini ihsan edene doğru rücusudur (dönüşüdür). Düşünce bizzat asli boyutuyla kendisini ihsan edeni keşfettiğinde tefekkür, müşahede yoluna açılır. Müşahedede şahitlik ederek her yerde tecelli eden düşüncenin kaynağının bizzat “Mutlak Varlık” olduğunu görürüz. Müşahedenin daha derin bir anlamı dahi, tefekkürle keşfedilen “Mutlak Varlık”ın zati kimliğinin şahitliğine açılan yoldur. “Mutlak Varlık” her bir şeyde tecelli ederek kendi veçhini yani kimliğini açan müşahhas hakikattir. Bu yol, düşüncede nesnel, pasif ve kimliksiz varlık anlayışından, muhatap olunan, faal ve kimlik sahibi “Mutlak Varlık”ın veçhine şahitliğe giden peygamberi hicret yoludur. Hakikate uyanmak veya “teyakkuz”, asli anlamını bu şahitlikte bulur.

Tefekkürle düşüncenin temeline inildiğinde idrak edildiği üzere düşünce özünde kendisini en baştan ihsan edenle yola koyulur. Ama bu bir kez unutuldu mu, düşünce hemen kendi başlangıç noktası konusunda krize girer. Bariz bir karışıklığa uğrar ve kendini dünyada kaybeder. Kendisi üzerine dünyevi bireyselliğinde kapanarak diğer düşünce imkanlarını da tüketir. Metafizik tarihi, düşünceyi düşünen insana hamlettiğinden beri kendi kendisini çağıran özne felsefesine dönüşmüştür. Metafizik en başta kuşkusuz özne felsefesi değildi, daha ziyade “Varlık” üzerine düşünceydi. Fakat bu “Varlık” mefhumu metafizikçe düşüncenin “teorik” bir konusu/nesnesi gibi vaz edildiğinden beri nesneleşmiş ve nihayet kendisinden gelebilecek bütün otantik çağrı imkanlarını ortadan kaldırmıştır. Bu bakımdan felsefe tarihinde metafiziğin sonunda özne felsefelerine dönüşmesi rastlantı değildir. Metafizik en baştan bir potansiyel veya çekirdek gibi kendisinde öznenin düşünceyi gasp etme tavrını barındırmıştır. Metafizikte pusuda bekleyen beşerî arzu, düşünceyi örtmek için tehdit etmekten hiç vazgeçmemiştir. Sonunda onu alt etmeyi de bilmiştir.

“Varlık”, felsefe tarihinde beşerî düşüncenin konusu/nesnesi olarak vaz edildiğinden beri adeta hem sesi hem kimliği duyulmaz, görülmez olmuştur. “Varlık” beşer tarafından şeylerin bütünlüğünü kendisinde toplayan bir kavram ya da onların bütünlüğüne işaret eden boş bir temsil olarak nesne tarzında ifade edilir. Metafizik, ki bizim için ilk anlamıyla felsefeyle aynı anlama gelir, varlığı nesneleştirirken temsil üzerinden düşünceyi beşerin tasarımlamalarına indirgeyerek sonuna varmıştır. Modern dönemle başlayan ve şimdi devam eden binlerce boş felsefi beşerî sesin ve bireysel homurdanmada boğulan söylem enflasyonlarının hiçbir değeri yoktur. Bunların değil hakikat hakkında konuşmaları, onun menziline bile girmeleri mümkün değildir. Kendi yörüngesinde dönen gezgenler gibi bu söylemler kendilerini imal eden öznelerin kendi nefisleri etrafında dönmelerinden başka bir şeye vesile olmazlar.

İşte tam bu sebeple hikmete giden yolun, önce düşüncenin insana ihsan edildiğini idrak etmekle başlaması önemlidir. İhsan mefhumu, düşüncenin en temelde insana bahşedilmiş asil bir imkân olduğunu ifade ederken, düşüncenin üzerindeki beşerî haksız örtülerin kaldırılmasına da imkân açar. Modern dünyada uzun zamandan beri her alanda üretimin öznesinin beşer olduğuna yönelik kibirli iddiayla karşılaşıyoruz. Her yerde kendisini dev aynasında gören narsistik hümanizmin boğuculuğu kendini çok açık hissettiriyor. Ancak insanlık, tefekkürle düşüncenin ihsan edildiği idrakiyle dirilecek yeni bir yaşamı özleyip duruyor. Bu bağlamda İslam düşüncesi tefekkürden başlayıp hikmete vararak bugün düşünce dünyasını saran bütün boğucu beşerî/özne merkezli felsefelerin ve sistemlerin panzehri olmaya tek adaydır. Çünkü modern dünyanın temelden haksız ve yanlış yolda olduğunu ifşa etmeye devam eden tek yaşayan güçlü hakikat düşüncesidir. İnsanın açık ya da hileli olarak bütün her şeyin, evrenin, anlamın, varlığın merkezine yerleşerek her alanda ahkam kesmesinin karşısında durmaya devam eden düşüncedir. İslam düşüncesi kelimenin en radikal anlamıyla beşerî her türlü egoizmi veya egolojiyi kırarak hakikate teslim olma yolundaki kesin düşüncedir.

Düşünce tefekkürle hikmet yolunda bütün saf olmayan hayallerden soyutlanarak kendi aslına geri döndüğünde, modern dünyada beşerin haksızca kendisine atfedebileceği hiçbir temel kalmaz.  Beşer, düşüncenin kaynağı hakikat karşısında teslim olur, Müslümanca secdeye varır, olması gerektiği gibi kendi yokluğunu kabul eder. Yokluk beşerin/öznenin temelden ortadan kaldırılmasıyla teslimiyetin tahakkuk etmesidir. Teslimiyette varlık hakkında insana ait temellük edici hiçbir iddiada bulunulamaz. İnsan her türlü emaneti sabırla hakiki sahibine teslim ederek düşüncede temel huzura kavuşur. Temel huzur olarak “Mutlak Varlık”ın huzurunda olmanın şahitliği, ayrıca daha önce bahsettiğimiz gibi, müşahedenin bizzat kendisi demek olan “Peygamber” ile muhatabiyet ilmini gerektirir. “Mutlak Varlık” ile Ben-bu tecrübesinin çok ötesinde Ben-Sen rabıtası boyutunun açılacağı bu müşahede ilmi hikmete giriş olur. Hikmet diğer ifadeyle peygamber ahlâkıyla ahlaklanmanın sonucunda ihsan edilen müşahede durumudur.

Tefekkürün yokluğa varırken müşahedenin açıldığı böylesine bir yol hikmete varır. Hikmet, beşerin yokluğunun idrakinde artık kendisinin gıyabında kesinliğinde bahsedilen “Mutlak Varlık” huzurunda tecelli eder. Hikmet bütün evreni “Mutlak Varlık”ın tecelli alanı olarak görmektir. Tecellide parlayan nurun hem yer-yüzünde hem gök-yüzünde ortak nur olarak Allah olduğunu idrak etmektir. Yalnız hikmet, gelişi güzel ve değişken değil, istikrarlı bir yokluk halinde olma durumudur. İnsanın bütün varlıkta sürekli tecelli eden mucizeler mucizesi var oluşa uyanması veya teyakkuzu bu istikrara bağlıdır. Sabrın tahakkuku olarak insanın yoklukta ikamet etmesinin istikrarı bütün hakikatin kökeninde toplanmadır. Toplanma birliğin ta kendisidir ki orada insan bütün saflığında kalıcı sekineti bulur. İnsanın kalıcı sekinetinin yolu, hikmet yolunda hakikatin kökeninde toplanmadır. İnsan bu yoklukla fakirleşerek kaybetmez, tam tersine hakiki kimliğindeki asaleti bularak muazzam zenginlikle donatılan gönül vatanına varır. Ayette söylendiği üzere kime hikmet verildiyse ona büyük hayır verilmiştir. Demek ki İslam düşüncesinin insan yapımı metafizik veya modern söylemlere hiç ihtiyacı yoktur, insanın bizzat kendi dünyevi nefsinden vazgeçerek hakikate teslim olması, onun asil yoludur ki bu yok ezeli ve ebedi olarak geçerliliğini korur. Hakikatin ezeli-ebedi şuuru, insanın dünyevi nefsini aşarak “Mutlak Varlık” huzuruna vararak teslim olmasındaki şahitlikte idrak edilir. “Mutlak Varlık”ın bütün cüzi doğrulukları aşan külli hakikatine varan şahitlik yolu bütün çağların ötesinde ölümsüzdür.

Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir