
“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür.”
(George Orwell, 1984)
Deccal’in bâtıni bedeni, zahirde bir kişi olarak ortaya çıkmasını mümkün kılan gizli zemindir. Bâtın kavramı, bilindiği gibi, görünen bir şeyin içteki veya gizli anlamına işaret eder. Dolayısıyla Deccal’in bâtıni yönünü açıklarken, hadislerde özellikleri bildirilen Deccal’in zahiren bir kişi olarak geleceğini reddetmiyoruz. Aksine, onun zahiri gelişinin gerçek fakat gizli şartlarını göstermeyi amaçlıyoruz. Zahiri gelişin bizim bâtıni beden dediğimiz zemin üzerinden gerçekleşeceğini bilmek gerekir. Buna başka bir yerde, onun bedenselliği veya Batı dillerindeki “corpus” anlamıyla “külliyatı” da demiştik.
Deccal’in çağdaş külliyatı olan bâtıni bedeni, her alanda etkisini gösteriyor. Buradaki külliyat ifadesini en geniş anlamıyla düşünmek gerekir. Külliyatın temelini kısaca formülleştirecek olursak, onu küresel kapitalizm + dijital çağ teknolojisi şeklinde ifade edebiliriz. Küresel kapitalizm, dünyaya hâkim olan ekonomik bir sistemi ifade etmesinin yanısıra, modernizmle birlikte benzeri görülmemiş ölçüde dünyevileşme üreten sistemin de adıdır. Bu sistem, toplumun değerlerini, bilimi ve kültürü de kendi mantığına bağlayarak köklü bir dünyeviliğin doğmasına zemin hazırlamıştır.
Geçen yüzyılın neredeyse bütün büyük Avrupalı düşünürleri, bilinçli ya da bilinçsiz, bu meselenin farklı yönleri üzerinde durmuş ve kendilerini büyük yıkıma cevap vermek zorunda hissetmiştir. Hepsinin ortaklaştığı nokta ise şudur: Kapitalizm, basit bir ekonomik örgütlenme değildir. O, insani faaliyetlerin her alanına yayılan, hatta bireyin bedenine kadar nüfuz ederek mikro iktidar alanları üreten bir canavara benzer.
Dahası sistem, her değeri belli bir fiyat karşılığında pazara sunarak satılabilir bir metaya dönüştürmüştür. Bununla birlikte, çok daha derin bir çağdaş putperestliğin teolojisini, yani ilahiyatını da üretmiştir. “Teoloji” ifadesini özellikle kullanıyoruz. Çünkü Nietzsche’nin de çok iyi gördüğü gibi, modernizmle birlikte metafiziğin kültürden uzaklaştırılması, insanın kendisini “ilah” yerine koyma arzusunu beslemiştir. Şu tespit, sıradan görünse de doğruluğunu hâlâ korumaktadır: Kendi bireysel adacığında “ilah” olmaya yönelen modern birey için tapılmaya değer tek güç, maddi ve dünyevi güçtür. Başarı hırsı, sistemin acımasız rekabet düzeni ve paranın teolojik egemenliği, insanları aynı makinenin birbirine karşı çalışan çarklarına dönüştürür. Böyle bir düzende ahlak adına geriye hiçbir şey kalmaz. Yunan mitolojisinde birbirleriyle savaşan tanrılar gibi, modern dünya da insan topluluklarını adeta “ilah” olmaya aday kibir abidelerine dönüştürür.
Bununla birlikte, içinde yaşadığımız modern dünyada, geçen yüzyıldan miras kalan seküler anlayışın etkisinden henüz kurtulabilmiş değiliz. Bu anlayış, iman ve dini sanki geride bırakılması gereken eski ve naif hikâyelermiş gibi göstermeye devam ediyor. Bugün ise buna dijital teknolojiler de eklenmiştir. Böylece her türlü değerin sahteliği ve yalan yaygınlaşmakta, insanın iman ve din alanında direnmesini sağlayacak hayal gücü de elinden alınmak istenmektedir. İnsanın hakikate yönelen saf hayali, egoizmin, konforun ve hedonizmin içinde boğularak düşünme imkânın kendisinden gasp edilmeye çalışıldığı zamanlar gelip çattı. Eğer girişim başarıya ulaşırsa, insanın manasızlığa çivilenmiş bedeninde otomatik bir robot köleye dönüşeceği günler de uzak görünmemektedir.
Küresel kapitalizm + dijital çağ teknolojisi formülü, yeni çağda eşitlik ve adalet imkânına hiç yer bırakmayacak kadar güçlü görünmektedir. Ancak yine de “görünüyor“ fiilinin altını çizelim. Geçen yüzyıllarda sömürgecilikle başlayan, büyük dünya savaşlarının ardından dünya egemenliğini ilan eden sistem yerinde durmayacaktır. Eline geçirdiği büyük dijital teknolojik araçlarla kendisini açıkça “ilah” ilan edecek noktaya doğru ilerlemektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu formül aynı zamanda Deccal’in aldatıcı ve zalim ilahlığının matematiksel formülünü de sunmaktadır.
Şunu artık açıkça biliyoruz: Dijital çağla birlikte, Batı’da hümanizm ve Aydınlanma sürecinde tarihsel olarak iktidarını kuran beşerî ilahlaşma arzusu daha da güçlendi. Sözkonusu arzu, bugün transhümanizmle zirvesine ulaşmakta. Ancak ilahlaşma arzusunun arkasında, hiyerarşik teknik-robotik küresel devletin gölgesi sürekli hissediliyor. Firavunların piramit düzenini andıran günümüz küresel iktidarlarının hiyerarşik yapısı, “modern dünya”nın kimler tarafından yönetildiğine dair önemli ipuçları veriyor.
Deccal meselesi, yıllar önce Sezai Karakoç’un dahice sezgisiyle kaleme aldığı bir makalenin de konusuydu. Bu sebeple, konuya Baudrillard ya da Derrida üzerinden değil, Karakoç’un düşüncesinden hareketle yaklaşmanın daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Düşüncenin Kıyameti-2: Hikmetin Dirilişi adlı eserimizin Vasiyetname başlıklı son sayfalarında, bu makaledeki temel noktaları kendi belirlediğimiz başlıklar altında alıntılamıştık. Şimdi de aynı temel noktaları, yine bize ait başlıklarla ve yoruma girmeden aktaracağız. Başlıkların her biri, üzerinde düşünülmesi gereken bir bilmecenin kapısını aralamaktadır.
Ama bir bilmece, ancak çözülene kadar bilmecedir. Çözüldükten sonra geriye, acaba felsefenin mezarındaki sessizlik mi kalır? Biz böyle düşünmüyoruz. Felsefenin mezar sessizliği sürse bile, felaketin boyutları hiçbir sessizliğe izin vermeyecek kadar ağırdır ve giderek daha da ağırlaşmaktadır. Öyleyse üç temel parodinin bilmecesi ve sonunda bunlara eklenen, tarihin sonunda beklenen o acayip dördüncü büyük randevu şunlardı:
I. Gizlilik politikası:
“Dünyayı kıvrandıran yeni bir Sezar vardır. Ama bu Sezar, belki biraz ilk çağlar Sezarı’nın trajik sonundan ibret aldığından, pek öyle ortalıklarda görünmez…”
II. Hayal-bilimin ağları:
“Sezar’ı boşuboşuna bu dünyaya dağılmış Romalarda da aramayınız. Orada onun bol bol vücudundan ve zihninden fırlamış hayallerini göreceksiniz. Bu hayeller toplanırlar, kararlar alırlar, konuşurlar, birbirini suçlarlar, birbirini alkışlarlar. Bütün bunlar işin tören tarafı. Daha doğrusu yeni Sezarizmin bürokrasisi bunu gerektirir. Gerçekteyse, derinden derine yürürlükte olan ve her ülkenin nabzını elinde tutmaya çalışan Sezarizmdir.”
III: Olmayan isyan:
“Kime karşı savaşır Sezar? Elbette Sezar’a karşı. Yani kendine karşı. Mazlum postuna bürünürek yine kendine karşı çıkar ve böylece gerçek bir kurtarıcının çıkmasını önler.”
IV: Tarihin sonu:
“Yeni Sezar’ın, ruhunu meydana getiren başlıca mozayik parçaları, inkâr, ölüm, sevgisizlik, merhametsizlik, kısaca her alanda ve her kılığa girmiş zulüm. En son sevdiği, çağların çürümesinden çıkan müthiş çürüyüş kokusudur. Bu koku, onu, her şaraptan daha çok mest eder. İlk çağlardan bu yana Sezarcılık çalışa çalışa, gözle görülmesi güç en ileri safhasına varmıştır. Bu Sezar’a mutlaka bildiğiniz bir isim mi vermek mi istiyorsunuz, gelin, siz ona Deccal deyin. Yani öldürücü ama vücut öldürücüsünden daha çok ruh öldürücüsü ama yeni Sezar siz daha onu teşhis edip Deccal adıyla adlandırmadan bu ismi fantastik bir öcü adı halinde kalabalıklara kabul ettirmesini bilmiştir. Bu Sezar’a en çok korktuğu ruhun dirilişidir. Çünkü nasıl, o ruhları öldürüp öldürüp ruh ölülerini yiye yiye Deccal sembolünün neredeyse ete ve kemiğe bürüneceği güne ermişse, ruhların dirile dirile, dirilip dirilip birleşerek Mehdi sembolünün ete ve kemiğe bürüneceği vakitlerin yaklaşmasından ürkmektedir. Çünkü o, ruh gücünü şeytandan almıştır. Şeytan verdiği derslerden birinde, ölümünün böyle bir diri kılıcın elinden olduğunu ona bildirmiştir. Yeni Sezar’ın tek besini ruh ölüsüdür. Onu devirecek tek şimşek de ruh dirisi.” (Sezai Karakoç, Sütun:2, Yeni Sezar, s. 512-514.)
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

