
“(Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi
tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir”
diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler.
Yine, “Yedi kişidir; sekizincileri köpekleridir” derler.
De ki: “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kişi bilir.
Artık onlar hakkında, -bu anlatılanların dışında- kimseyle tartışmaya
girme ve onlar hakkında hiç kimseye bir şey sorma.” (Kehf Süresi; 22)
Daha önceki yazımızda ele aldığımız tefekkür ve müşahede, birlik makamına teslim olmayı ifade eden “yakîn”in dereceli yollarıdır. Tefekkür ve müşahedenin ötesinde ise marifet bulunur. Marifet, var-oluşta kesinliğe ulaşma anlamında hakka’l-yakîn olarak da ifade edilir. Vahiy Düşüncesi‘nde üç şuur durumu duymak, görmek ve olmak şeklinde karşılık bulur. Vahiy Düşüncesi‘nin kendine özgü düşünce yani şuur yolunda kalp ile aslî akıl arasında herhangi bir ayrım yoktur. Hakikat açısından kalp, birliğe açık olan aslî aklın kendisidir. İnsanı gerçek anlamda insan yapan da asil akla sahip olmasıdır.
Vahiy Düşüncesi, tefekkür sayesinde “modern dünya” denilen açık hava hapishanesinden çıkış imkânını sağlar. Tefekkür, insanı “modern dünya”nın içine saplanıp kalmaktan kurtarır. Bu kurtuluş ise düşüncenin kendisine ihsan edilen kaynağına geri dönmesiyle başlar. İhsan edilen kaynağa dönmek, tefekkürün ahlâkını oluşturur.
Ahlâkta kalp, aslî vatanına döner, yani düşüncenin inkılabı gerçekleşir. Dönüş, varlığa ihsan edilen her şeyin kaynağına saygıyla yönelmenin yoludur. Tefekkür ise bitmeyen ve tükenmeyen saygıyı bütün varlığa yayma çabasıdır. Düşüncenin haysiyeti, yani tefekkür, kendisini ihsan edene duyduğu saygıyla kemale erer. Ardından, sabır içinde aşkın müşahede edilen tecellisi ihsan edilir. Tefekkürün sabırdaki kemali müşahede edilen aşk tecellisine komşudur: Aşk tecellisine şahitlik etmekle başka bir hayata uyanmak eşzamanlıdır. Yeni hayatta insan artık sıradan, dünyevî bir beşer değildir. Ezelde insanın hüviyetine nasip edilen nur, batından zahire çıkar.
Bilginin de ahlâkı vardır; hatta ahlâka en çok ihtiyaç duyan şey bilgidir. Kapitalist ve seküler hegemonik “bilim anlayışı”, “modern dünya”yı bilgi ile ahlâkı birbirinden ayırarak kurmuştur. Bilgi, ahlâktan koparıldığı andan itibaren ister istemez şeytani kötülüğün hizmetine girmiştir. Ahlâkla bağını kaybeden modern bilgi, kendisini ihsan eden küllî hakikate karşı nankör ve vefasızdır. Nitekim nankörlüğün ve vefasızlığın bedelini insanlık çok ağır ödemiş ve ödemeye devam etmektedir.
Çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi, modernlikle birlikte tekniğin geliştiği ve buna bağlı olarak refahın arttığı iddiası, karşı bir argüman olarak savunulamaz. Çünkü bir hastalığı üretenler, onu geçici olarak tedavi eden ilaçları da üretiyor diye o hastalığın sorumluluğundan kurtulamaz ve övülmeyi de hak etmezler. Asıl söylenmesi gereken, çevreye, doğaya ve insan bedenine yönelen saldırılar sonucu ortaya çıkan hastalıkların hızla arttığı bir “ilerleme” içinde olduğumuzdur. Bin bir çeşit psikolojik ve bedensel hastalığın kuşattığı modern dünyada, ilerleyen bir insanlıktan söz etmek komiktir. Buna karşılık dijitalleşme, mekanikleşme ve robotlaşma ilerledikçe insana duyulan ihtiyaç her geçen gün azalmaktadır. Artık insandan “insan” olması beklenmemekte, bunun yerine küresel sisteme en verimli şekilde hizmet eden, son derece zeki bir üretici robota dönüşmesi tercih edilmektedir. Böylece insan, sisteme sağladığı katkı ölçüsünde değer kazanan bir fonksiyona indirgenmektedir.
Günümüzün “modern dünya”sında, her türlü muhtemel isyanı bastırmak için “uyuşturucu” kültürünün bir mecaz olarak hayatın her alanına yayılmış olması bile tek başına çok şey anlatmaktadır. Serbest bırakılan sayısız bağımlılık türü, kapitalist sistemin her alanda bir uyuşturma mantığıyla işlediğinin göstergesidir. “Modern dünya”da her bakımdan uyuşturulmuş kitlelerin mahvoluşu ahlaki bir mesele olarak görülmemektedir. Kapitalist elitler açısından bu insanlar, gözden çıkarılabildikleri sürece istatistikten ibarettir. Modern birey gerektiğinde kolayca vazgeçilebilecek, hüviyetsiz ve nicel bir nesnel güce indirgenmiştir.
“Modern dünya”, hakiki hayat bakımından bütünüyle çökmüş bir dünyadır. Dünyeviliğin bedeli, hayatın anonim maddi değerler uğruna araçsallaşması ve nesneleşmesi olduğu kadar, hakikatin de tamamen yitirilmesidir. İnsan, daha doğduğu anda hiç tanımadığı çağdaş elit firavunlara ve kurumsallaşmış dev canavarlara hizmet etmek üzere konumlandırılmıştır. Doğum ile ölüm arasında geçen ömür, istisnai bir zincir kırma mucizesi gerçekleşmediği sürece, önceden belirlenmiş kapitalist hizmet düzeni içinde tüketilir.
Tefekkür, bilgi ile ahlâkı yeniden buluşturmaya bir kez yöneldiğinde, mucizenin yolu da açılacaktır. Mucize, ferdi ilgilendirir ve fertle birlikte ortaya çıkar. Mucizenin gerçekleşmesi için sisteme dâhil olan ya da sisteme karşı duran herhangi bir ideolojiyle hareket etmeye gerek yoktur. İnsan, tek başına ve önce kendi içinde, fert olarak tefekkür yoluna girebilir. Savunduğumuz düşüncenin “bireyci” liberalizmle ilgisi yoktur. Aksine, bireyci liberalizm kapitalizmin motor güçlerindendir. Biz ise fertten başlayarak kapitalist düzenle bağını tamamen koparan, kuşatıcı inkılap yolunu hedefliyoruz.
Mucize mefhumunu siyasetin temel kavramlarından biri olarak yeniden düşünmek gerekir. Tefekkürle başlayan ve Vahiy Düşüncesi içinde ilerleyen ferdin yolculuğu, hakka’l-yakîn mertebesine ulaştığında, mucizenin tecelli etme imkânı doğacaktır.
Ne var ki bu mucize öncesi, günümüzde “modern dünya” diye adlandırılan Deccal’in küresel kapitalist sisteminde egoizm, kanserli bir hücrenin metastaz yapması gibi bütün topluma yayılmaya devam eder. Yayılımın ilk hedefi fert olma potansiyeli taşıyan insanlardır. Sistem, onları tehdit ederek, korkutarak ve rehine alarak kendi çizgisine çeker. İman konusunda zihinleri karışık olanlar için çoğu zaman buna bile gerek kalmaz. Çünkü hedonist çarkların içinde nefse cazip gelen sahte cennetlerin sürekli vaat edildiği bilinir. Zamanla sahte cennetlerin insanları kendi rızalarıyla köleleştirdiği ve hayatlarını birer cehenneme dönüştürdüğü açıkça tecrübe edilir.
Öyleyse Vahiy Düşüncesi, Deccal’in kurduğu radikal dünyevî zulüm düzeni karşısında hikmet çağına yönelen tefekkür yoludur. Hikmet çağı, ideolojik ya da “politik” bir devrimle gelmeyecektir. Hikmete talip fertler zuhur etmedikçe hiçbir politik devrim çözüm üretemez. Geçen yüzyılın da gösterdiği gibi, bu tür ideolojik müdahaleler çoğu zaman sorunları çözmek yerine daha da büyütmüştür.
Deccal’in stratejilerinden biri de manevî ve dinî değerlerin “sahte” ve “zalim” olduğu yanılgısını yaymaktır. René Guénon’un tespitine göre Deccal’in son evresi budur. Bu evrede doğrudan manevî ve dinî değerlere saldırılmaz. Bunun yerine onların benzerleri veya parodileri üretilir, ardından da sahte örnekler üzerinden dinin kendisinin sahte olduğu izlenimi oluşturulur. Günümüzde bir insanın zekice kurgulanmış sahte din düzeneklerinden kurtulabilmesi, ciddi tefekkür çabasını gerektirir. Deccal sadece kurduğu sistemle dışarıda var olmaz. Aynı zamanda insanın nefsânî zaaflarına yerleşir ve ruhunu içeriden rehin alır. Sonunda da insanı sahte bir dindara dönüştürür.
Günümüzün en ciddi meselesi, Deccal’in sahte cennetleri ve cehennemleri karşısında düşüncenin korunmasıdır. Düşünce alanında ortaya konacak “cehd”, her şeyden daha büyük önem taşır. İmanın çetin ve çileli yolu da her türlü faaliyetten önce düşüncenin cihadından geçer. Dijital alandan başlayıp bütün sistemi kuşatan sahtecilik düzeniyle karşı karşıyayız. Yalanın, hedonizmin, zenginlik hırsının, sömürünün, şehvetin, yani egoizmin her türü, üzerimize çullanmak için sürekli fırsat kollamaktadır.
Özgürlük ve insan hakları söyleminin küresel kapitalizm tarafından suiistimal edilmesiyle desteklenen şeytani kötülüğün hızlı yayılışı karşısında, düşüncenin asaleti yeni bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Tefekkürle başlayan direniş, bilgiden hareketle ahlâkın hayatın bütün alanlarına yayılma mücadelesidir. Zamanla, Deccal’in seküler ve dünyevî kapitalist metastazı karşısında imanın direnişi daha güçlü şekilde ifade edilecektir.
Böylece Deccal’in fantastik bir tarihî figürden ibaret olmadığı, aksine yaşadığımız küresel düzenin kurucu fikrini temsil ettiği anlaşılacaktır. Hadislerde bildirilen bedenindeki zahirî işaretlerin de yalnızca şeytanî bir bireyin fiziksel varlığına işaret etmediği görülecektir. İşaretler, her yönüyle dünyevî bir sistemin bedenselliğini sembolik olarak ifade etmektedir. Şeytanî bir birey olarak ortaya çıkışı da ancak bu dünyevî sistemin içinden mümkün olacaktır. Deccal’in bâtınî bedeni zaten günümüz bütün politik, kültürel ve sahte manevi değerlerin kendisinde mevcuttur. Çirkin yüzünü açıktan göstermese de, bu yüzü hileli insan yüzlü makyajlarla gizlese de, artık her yerde devasa yıkımlar üreten varlığı sezilmeye başlanmıştır. Tek gözlü dünyeviliği ve alnında açıktan yazan hakikat düşmanı kafirliği, karmakarışık saçlarındaki anlamsız fikirler kaosu karşısında uyanmak artık insanlık için acil bir göreve dönüşmüştür.
Böylesine zorlu bir çağda Vahiy Düşüncesi, tefekkürden müşahedeye, oradan da marifete yönelecek fertler için hikmet uğrunda yaşamanın yeni iman kalesidir. İnsan birlik makamına ulaştığında, her şeyiyle egoist sistem karşısında tek başına mucizeye aday olur. En büyük davalar, hakikate bütünüyle iman etmiş birkaç kişiyle başlar. İmanın yeni atılımı, öncelikle dini, kitabi bilgiler halinde başkalarına zorla öğretmek değildir. Asıl olan, dinin hakikatinin etiyle kemiğiyle, peygamberane bir ahlâk olarak fertte mucize olarak zuhur etmesidir.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

