Tefekkür, Müşahede ve Ötesi -1

Binlerce kutlu can, “yüz”üne feda olsun Sen’in;
dünyada Sen’in gibi güzeli ne bir kimsecik görmüştür,
ne de Sen’in gibi güzel analardan doğmuştur.”

(Mevlâna, Divan-ı Kebir- 1, LXX-LXXI)

“Zat” hakkındaki yazımızda “tefekkür” ve “müşahede” arasındaki farktan bahsetmiştik. Bu farka göre tefekkür, doğrudan Cenab-ı Hakk’ın yer-yüzünde (arz) ve gök-yüzünde (sema) ayetlerini düşünmekti. Müşahede ise Cenab-ı Hakk’ın “Peygamber” aracılığıyla zuhur ettirdiği mutlak kimliğine şahitlikti. Bu şahitlik ayrıca genişleyen külli bir idrakti, çünkü her yerde âlemlere rahmet olan Hakk’ın vechini şahitliğe götürüyordu.

Bir diğer anlamıyla, bunlar kendi aralarında idrak bakımından farklılaşmış şuur düzeyleridir. İnsan hangi şuur düzeyindeyse, o düzeye göre Cenab-ı Hakk’ın varlığı hakkında marifet sahibi olacaktır. Bununla birlikte bahsettiğimiz şuur düzeyleri birbirini dışlamaz. Bunlar, biri tahakkuk etmeden diğerine geçişin mümkün olmadığı içe içe geçen tekâmül düzeyleridir.

Aslında tefekkür ve müşahede, ilahi ilim yani “marifet” bakımından ayrı rabıta tarzlarına referansta bulunur. Tefekkür ile müşahedeyi yer-yüzü veya gök-yüzü arasındaki mertebe farkına göre değil, yukarıdaki ayrımlarla şuur düzeyi üzerinden ayırabiliriz: Bu durumda gelenekteki ifadesiyle, tefekkür ilm’el yakîn, müşahede ise ayn’el yakîn şuur düzeyine tekabül edecektir.

Tefekkürle ilgili Kur’an-ı Kerîm’de birçok ayet bulunmaktadır. Ancak burada özellikle Kur’an-ı Kerim’in Câsiye Suresi’nin 13. ayeti üzerinde duracağız. Bu ayeti tercih etmemizin sebebi, tefekkürün imkânına ve zeminine işaret etmesidir. Ayette şöyle buyrulmakta: “Ve sahhare lekum mâ fîs-semâvâti ve mâ fîl-ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.” (Ve “O” gök-yüzünde ve yer-yüzündeki her şeyi hizmetinize verdi, şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için ayetler vardır.)

Tefekkürün imkânı, “O”nun her şeyi insanın hizmetine ihsan etmesine bağlıdır. Ayetteki “sahhare” fiili şeyleri emre sunmak, boyun eğdirmek, hizmete amade ettirmek gibi manalara sahip. Böylece “O” (Huve) olarak Cenab-ı Hakk’ın insanın tefekküründen önce tefekkürü mümkün kılan şeyleri ihsan ettiği anlaşılır. Tefekkürden önce şeylerin zaten birer bilgi imkânı olarak ihsan edildiğini idrak etmek önemlidir. Bununla birlikte, “sahhare” fiiliyle ile ifade edilmek istenen, klasik bilgi teorisindeki, “şey” ile “hüküm” arasındaki uyum (adeaquatio rei et intellectus) anlayışından daha temel bir meseleden bahseder. Klasik bilgi teorilerinde ortaya çıkan öznel veya nesnel merkezli açıklamalardan önce, daha temel bir husus vardır. İster teknik ister pratik ister teorik olsun, her türlü bilgiyi mümkün kılan bir “uygunluk” şartı önceden varlığın bütünlüğüne yerleştirilmiştir. Şeylerin bilinebilir olması, bu uygunluğun sonucudur. Şeylerin tanınması, anlaşılması, bilinmesi ve kullanılması, onların bu fiillere uygun, yani hizmete âmâde olarak ihsan edilmiş olmasını gerektirir. İnsan ile varlık arasındaki bilgi ilişkisi, ancak bu sayede mümkün olur. (B)ilimlerin dayandığı kesinlik de buradan kaynaklanır. (B)ilimi mümkün kılan şey, varlıkların bilgiye uygun bir şekilde insanın önünde hazır bulunmasıdır. Başka bir ifadeyle, (b)ilimlerin zemini, eşyanın bilinebilir olarak ihsan edilmiş olmasıdır.

Ancak (b)ilimlerin imkânı açısından bakıldığında, bu ihsanın küllî bir şuurun eseri olduğu ortaya çıkar. Çünkü bilginin mümkün olabilmesi için tefekkür eden insan ile tefekküre konu olan şeylerin birlikte ve karşılıklı bir uygunluk içinde verilmiş olması gerekir. Bu uygunluk ise, her ikisini de kuşatan bir ilim ve şuuru zorunlu kılar. Böylece evrende, göklerde ve yerde mevcut olan düzenin, Cenâb-ı Hakk’ın kuşatıcı ilmiyle irtibatlı olduğu kabul edilmiş olur.

Son dönemde bu fikri, realizm ve idealizm ötesinde Varlık’ın ihsanı düşüncesiyle Heidegger tesis etmiştir. Ancak onun Varlık düşüncesinde eksik kalan taraf “Varlık”ın mutlak kimliğinin müşahedesine açılan yoldur. Ama yine de bütün bilimlerin temelini mümkün kılan varlığın ihsan edildiğini düşüncede sunarak modern felsefenin özne veya nesne merkezci fikirlerinin ötesine geçmeyi başarmıştır. Bilgi teorisinde, modern dönemde “Kopernik Devrimi” ile boy ölçüşebilecek yeni bir devrim böylece gün yüzüne çıkmıştır. Bu yeni devrim, bilgi ile şey arasındaki uygunluğu mümkün kılan üçüncü bir ilkenin, yani özne ve nesne arasındaki uyumu sağlayan zeminin, önceden ihsan edilmiş olduğunun keşfidir. Artık ne yalnızca beşer merkezli (özne odaklı) ne de salt nesne (madde) merkezli bir bilim anlayışı mümkündür. Bunun yerine, hem özneyi hem nesneyi birbirine uygun kılarak bilginin imkânını temellendiren ve onları aşan külli bir şuur fikri zorunlu hale gelmektedir.

Öyleyse yukarıda referans gösterdiğimiz ayette bildirilen her şeyin insanın hizmetine verilmesi bizzat bütün bilgi teorilerinin temelidir. “Mutlak Varlık”, beşerî fail kendisini merkeze koymadan önce zaten bilgi birimlerini ihsan ettiği için her türlü (b)ilim mümkün olabilir. (B)ilimi mümkün kılan “öznenin kategorileri” değil, hem bu “kategorileri” hem de onlara “uygun nesneleri” ihsan eden “Mutlak Varlık”ın bizzat kendisidir.

Tefekkürün imkânı olarak bahsettiğimiz şeylerin ihsanından tefekkürün bizzat kendisine geçebiliriz. Tefekkür buradaki manasıyla ancak “Mutlak Varlık”ın ihsanının idrakiyle başlayabilir. Bu durumda tefekkürün herhangi bir beşerî düşünce olmadığı açıktır. Çünkü beşerî düşünce her seferinde bilgiyi asıl mümkün kılanın “Mutlak Varlık”ın ihsanı olduğunu unutan düşüncedir. Ama tefekkür söz konusu olduğunda ihsan edilmenin zaten idrakinde olan bir insan düşüncesi vardır. Tefekkürde insan her türlü bilgiyi mümkün kılanın kendi nefsi değil, zaten önceden bilginin ihsan edildiğinin idrakindedir.

Öyleyse hareket halinde olan düşünce faaliyetini de göz önünde bulundurursak tefekkürün daha asli bir tanımı şu olmalıdır: Tefekkür, “Mutlak Varlık”ın ihsan ettiği bilgiyi yine kendisine bağlayan düşüncedir. “Mutlak Varlık” her şeyi ihsan ettiği için, bilen fail, bilginin kendisine ait olmadığını ama yine “Mutlak Varlık”a ait olduğunu kabul eder. Burada başlangıç noktası ile varış noktasının aynı makamda birleştiği dairesel bir hareket söz konusudur. Diğer ifadeyle, bilgi, bilen failde kendi aslına sürekli rücu eder. Ama dairevi hareketi mümkün kılanın hangi idrak olduğu sorulabilir. Bu hareket ancak bireysel nefsinden soyutlanmış birlik içindeki idrakte mümkün olur. Bu sebeple tefekkür her türlü beşerî düşüncenin ötesinde başlayan bir düşünce olmak zorundadır.

Bununla birlikte, dairesel hareketin başladığı nokta ile sona erdiği nokta arasında mutlaka bir mesafe bulunur. Ancak bu iki nokta arasındaki mesafeyi kat eden düşüncenin sahibi beşer olamaz. Tefekkür sürecinde insan, bilim yolculuğunda her defasında kendi beşerî sınırlarının ötesine doğru çağrılır. “Mutlak Varlık”ın ihsan ettiği tefekkür, her aşamada bu ihsanın yeniden idrak edilmesini gerektirdiği için, sürekli devam eden bir hareket olarak varlığını sürdürür.

Nihayetinde tefekkürle gök-yüzünde ve yer-yüzünde ve ikisini arasında kalan her şeyin Cenab-ı Hakk’ın “ayet”i olduğu idrak edilir. “Ayet” asli anlamıyla bir işaret olarak daha ötesini gösterir. Her işarette olduğu gibi başka bir failin izini kendinde taşır. Tefekkür bu bakımdan her bilgi biriminde “Mutlak Varlık”ın izini idrak eden düşünce olur. İz kendisini bırakan asıl fail olmadan bir anlama tekabül etmez. İz ancak kendisini iz olarak bırakanın idrak edilmesiyle bir anlam sahibi olur. Tefekkür, bu bakımdan “Mutlak Varlık”ın “O” olarak ihsan etmesine sürekli bağlı kalacaktır, çünkü “O”nun ihsan ettiği ayetleriyle “O”nu tanıyacaktır.

Bu anlamıyla tefekkür, marifette daha üst bir düzey olan müşahedeye henüz ulaşmamış olsa da, Cenâb-ı Hakk’ı (b)ilim düzeyinde her “yer”de ve her “zaman”da tanıyan bir düşüncedir. Müşahede ise tefekkürün ötesinde, “Mutlak Varlık” ile yalnızca “O” (Huve) olarak değil, doğrudan “Sen” (Ente) hitabına mazhar olunan bir marifettir. Marifet mertebesinde Cenâb-ı Hakk’a daha da yakınlaşmanın ufku ise, kendisini en açık biçimde peygamberlik makamı ile kurulan rabıtada gösterir.

Bizi hakikatin ta kendisine götürecek olan (b)ilimlerin “İslam”ı, böylece müşahedeye ulaşacak bir yol olarak tefekkürle başlar.

“İslam” hem barış hem de teslimiyet anlamına geldiğine göre, tefekkür yoluyla “Mutlak Varlık”ın ihsanını idrak eden (b)ilimde ilerleyen düşünce, nihayetinde O’nun huzurunda hakikate barış içinde teslim olur. Bu düşünceye “Vahiy Düşüncesi” diyoruz. Bu anlayış, günümüzde bilgiyi belirleyen en temel meseleye bir cevap niteliği taşır. Çünkü çağımızda bilgiyi asıl problemli kılan husus, teknik veya teorik eksikliklerden ziyade, “Mutlak Varlık” ile, yani O’nun ihsanıyla kurulan bağın unutulmuş olmasıdır. Modern dönemde hız kazanan teknik ilerleme, insana büyük imkânlar sunmuş olsa da, aynı zamanda onun kendisine ve tabiata yabancılaşmasını da derinleştirmiştir. Bu yabancılaşmayı durdurabilecek yegâne imkân ise, hakikate barış içinde teslim olma şuuru olan İslam şuurudur. 

Düşüncenin Kıyameti adlı eserimizde bu şuurla filizlenen idraki, “bilgi ahlakı” olarak ifade etmiştik. Bilgi ahlakı içinde “İslam” tefekkürü, bilginin kendisine veya herhangi bir içeriğine itiraz etmez, doğru bilgiyi olduğu gibi kabul eder. Ancak bilginin temellerinin salt dünyevî bir tutumla beşerîleştirilerek kozmik bir zulüm aracına dönüştürülmesine karşı çıkar. Bu tavır, “Mutlak Varlık”ın hakikatine hakkını teslim eden ilmi bir tespit üzerinden şekillenir. Zira “İslam”, hakikate teslim olma anlamının yanısıra evrendeki bütün varlıklarla barış içinde yaşama şuurunu da taşır. Bu durumda, insanın parçalı, egoist, zalim ve Mutlak Varlık’tan kopuk modern bilgi anlayışları hakikati örttüğü sürece, henüz gerçek anlamda tefekkür başlamamış demektir.

Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir