Seçkincilikle Popülerlik Arasında Kültür ve Piyasa

Cumhuriyetin ilk yıllarında kültür politikalarına yön verenler, seçkinci bir inşa gayretindedirler. Onlara göre halk kültürü önemlidir ama otantik hâliyle varlığını devam ettirmesi de pek matah görülmez. Bırakalım devam ettirmeyi yerine göre tehlikelidir bu kültür. Önemli bir hazinedir evet bunda sorun yok. Ama işlenmeli, terbiye edilmelidir. Sinan Çetin’in yıllar önce yaptığı “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” isimli kısa filmi hatırlayalım. Filmde türkünün bile yasaklandığı döneme vurgu yapılır. Köy odasında kendince çalıp söyleyen halk, tepesinde asker dipçiklerini görünce Bethoven’in 9. Senfonisi’nin melodisine yakın bir türküyü sazla çalmaya başlar. Bu, güzel gelir yasakçılara çünkü yerellikten kopmuş evrenselleşmiştir. İstenen de budur zaten. Batı idealdir. Yerlinin ideal olması Batı formuna dönüşmesi demektir. Yerli, Batı idealinin ışığıyla yeniden anlamlandırılıp, yazılıp, işlenirse kültür hâline gelebilir ancak. Bir dönemin zihniyetini yansıtması açısından güzel bir örnektir bu film. Türkülerin, hikâyelerin, şiirlerin halktaki biçimleriyle başı pek hoş değildir seçkinlerin. Meselâ Tanpınar, Orhan Okay’ın da ifade ettiği üzere halk şiirine ve folklora ilgi göstermez.[1] Ona göre büyük ve seçkin kültür için folklor, muhakkak aşılması ve gerçek sanat eserine ulaşılması için gereken bir malzemeden ibarettir.[2] Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupta şöyle der: “Dostlar halk şiirini, Karacaoğlan’ı filan seviyorlar. Bana bunlar çocuk ağzıyla konuşan Nasrettin Hoca, bakir oldukları için kendilerini genç ve taze zanneden ihtiyar kızlar gibi geliyorlar. Satıhtan toplanmış, berkesin malı şeyler. Ufak onarmalar, göz süzmeler, kedi yavrusu da yapar onu. Sanat ayrı bir şey. Hele şiir büsbütün ayrı. Şiir; dili, piano filan gibi şahsi bir alet haline getirmek sanatıdır. Mesela Beethoven’de olduğu gibi.”[3] Bir tekkede dervişlerin zikrinde söylenen Yunus ilahisi seçkinlerce hoş bulunmazken aynı ilahinin oratoryada sunuluyor olması hayranlıkla izlenir. Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Oratoryosunu hatırlamak gerekiyor. Zaten aynısını Alman halk ezgileri için Bethoven yapmamış mıdır, madem onlar yapmış, ulusal romantizm için biz de aynı yolu denemeliyizdir. Halkın olanı halktan koparıp, kültüre ait kılmak bunu gerektirir (!) Mehmet Kaplan yıllar evvel Nesillerin Ruhu’nda herkesçe malûm olan tabloyu şöyle ifade eder[4]: “Bütün hareketleri maziye karşı toptan bir reaksiyon olan Cumhuriyet neslinin yaşama, düşünme ve duyma tarzlarında derin tezatlar bulunur. Maziye ait kıymetler, onların şahsiyetlerinin temelini teşkil ediyordu. Şimdi onlar inkılap yapmak için bu kıymetleri inkâr etmek ve yıkmak mecburiyetinde idiler.[5] Cumhuriyet’in ilk dönem kadrolarının kültür konusundaki iddiası belki bazı şeyleri değiştirmiş olabilir. Ama ne dile ne de kültüre yapay müdahaleler kalıcı sonuçlar doğurur. İkisi de kendi mecrasını bulur. 

Kültür Meselesini Raymınd Vilyıms Üzerinden Yorumlamak

Raymınd Vilyıms (Raymond Williams) kültüre, toplumu oluşturan tüm kesimlerin ortaklaşa ürettiği bütünlük demiştir. Modernlik pek çok anlamının yanında zaman anlayışının döngüsellikten çizgiselliğe evrilmesidir. Paz’ın da vurguladığı üzere modernlere göre zaman, eleştirel bir nitelikle sürekli ânı yıkarak geleceğe ilerler. [6]Şimdiki zaman geçmişe tahammül etmeyecektir; bugün, dünün çocuğu olmayacaktır. Modern olan, geçmişle bağlarını koparır, onu tümüyle yadsır.”[7] Kültür bilinci de bu zaman anlayışının çıktısı haline gelmiştir: İleri veya geri… Batı kurguladığı zaman anlayışının çıktısı olan modernlikle ileri Doğu geri olunca kültür şimdiki zamanda ileriye, yani Batı’ya yönelmekle mümkün olacaktır. Yönelme nasıl olursa olsun fark etmez, şekilce bir yönelme bile olsa makbul görülmüştür. Bugün kültür, kültürlü gibi tanımlamalar doğrudan aydınlanmacı bir zihniyeti işaret ediyor. Kültürlü deyince diploma sahibi, görüntüde şehirli gibi nitelikleri haiz olması gerektiği düşünülüyor. 16. yy’ı değerlendirelim mesela. Bu durumda Karacaoğlan’a kültürsüz, Bâki’ye kültürlü mü demek durumunda kalacağız yoksa doğrusu farklı iki kültür hattını temsil ettikleri midir?

Vilyıms; demokrasi, sınıf, endüstri ve sanat gibi kavramlarla birlikte kültürün, 19. yy. sonrasında insan aklının genel durumu için kullanıldığını ifade etmiştir. Vilyıms bu anlam değişim sürecini birkaç basamakta ele alır.[8] Birinci aşama, aydınlanmacı akılla ilgilidir. Mademki insanlık tarih boyunca daha yüce bir akla doğru ilerliyor bu durumda hâkim kültür de ilerlemiş aklın ürettiği olacaktır anlayışı aydınlanmanın bakiyesidir.

İkinci aşama bunun toplumsallaştırılmasıdır. Toplum geneliyle bu akla yaklaştığı nispette kültürlü olabilecektir. Bu süreçte toplumun ortak varlığını belirleyen ürünler bulundukları halleriyle kültür değil de kültürün sanatın malzemesiymiş gibi sunulur.

Üçüncü aşamada sanat, yalnızca tekâmül etmiş aklın estetik duyuşlarından doğacaktır. Söz gelimi senfoni orkestrasının çok sesliliği bir türküyü işlediğinde onu kültürlemiş olmakta, gövdeye dâhil ederek sanat haline getirmektedir bu mantıkla. Mesele böyle olunca halkın kültürünün olduğu şekliyle varlığını kabullendirmesi güçtür. O gövdede kendine yer bulamaz aydınlanma eksenli bakışta. Bu durum kültürü seçkinci bir bakışla yalnızca bir zümreye hasreder. Mademki kültür denilen şey bu zümrenin hayat tarzına, alışkanlıklarına, beğenilerine, estetik zevklerine aittir ve mademki halkın kültürü olduğu şekliyle varlığını devam ettiremez halk için yeni bir kültür formu ortaya çıkar ki bu kitle kültürüdür. Halkın üretmediği ama halka pazarlanan bir kültürdür bu. Bu kültürü üretenler profesyonel pazarlamacılardır. Öyle yazabildikleri, yapabildikleri nitelikleri buna imkân verdiği için böyle yapıyor değillerdir, onlar piyasa mantığını kavramış tüccarlardır. Şiirlerini, hikâyelerini, romanlarını bu piyasa için üretirler.

Piyasa Koşullarınca Beslenen Kitle Kültürü

Kitle, kendini merkez görenin öteki için ürettiği bir kavramdır. Vilyıms, kitle diye bir şeyin olmadığını, yalnızca insanları kitle olarak görme biçimlerinin bulunduğunu savunmuştur.[9] Kitle kelimesi, Sanayi Devrimi sonrasında kentleşme, fabrikalardaki yığılma ve işçi sınıfının toplumsal olarak bir araya gelmesiyle ayaktakımı kelimesinin yerine geçen yeni bir terim olmuştur. Kitle kültürü bu kurgusal kitleye hitap eden bir formüldür. Bu formüle göre insanlar kolay aldatılabilirlik, sürü psikolojisi ve bayağılık gibi niteliklerle donatılmış bir yığın olarak kodlanır. Kitle yarım akıllı görülür ve toplumun geniş kesimleri kitle olarak nitelendirilir. Vilyıms, kitle için üretenleri şu şekilde ifade eder:

“Niteliksiz olduğuna hükmettiğimiz şeylerin büyük çoğunluğunun niteliksiz olduğunu bizzat onları üretenler de biliyor. Herhangi bir gazeteciye ya da metin yazarına, ‘aptallar tarafından aptallar için yazılmıştır’ şeklindeki ünlü tanımı kabul edip etmeyeceğini sorun. Yazdıklarının, daha eksiksiz bir şeyi, daha titizlikle kaleme alınmış bir şeyi… okumak için gereken zamana, eğitime, ya da -dürüst olalım- zekâya sahip olmayanlar için, yetenekli ve zeki insanlar tarafından yazıldığını söylemeyecek midir?”[10]

Bu aslında bir istismar biçimidir ve bu yeni durumda halk kültürü ötekileştirilirken kitle kültürü piyasa tarafından beslenecektir. Edebiyatın sektöre dönüşmesi, piyasasının oluşması bu kitle kültürünün yerleşiklik kazanmasıyla mümkün olmuştur. Böylesi bir kültüre dönük yayın faaliyeti kolay tüketilebilir, atıştırmalık bir mahiyet taşır. Raymınd Vilyıms bu duruma Corc Gissing’in (George Gissing), Yeni Yazarlar Sokağı isimli romanından bir pasaj alıntılayarak örnek sunar. Romanda Caspır Milveyn (Jasper Milvain) isimli bir tüccar edebiyatçı örneği okura sunulur. Milveyn, Çit Çet (Chit Chat) isimli bir dergi çıkaracaktır ve ilkelerini şöyle ifade eder:

“Size ilkemi açıklayayım. Dergim, çeyrek okumuşlara hitap edecek: yani yatılı okullarda yetiştirilen büyük yeni nesle; yalnızca okuması olan, ama dikkatini uzun süre yoğunlaştırmaktan aciz genç erkek ve kadınlara. Bu tür insanlar, trende, otobüste, tramvayda meşgul olacakları bir şey isterler. Kural olarak, pazar nüshaları haricinde gazetelerle ilgilenmezler; istedikleri, en hafif ve suya sabuna dokunmayan gevezeliklerdir -biraz hikâye, biraz tasvir, biraz dedikodu, biraz mizah, biraz istatistik, biraz maskaralık. Dergideki hiçbir makale iki inçten (altı santim) uzun olmayacak ve her inç en az iki paragrafa bölünecek.”[11]

18. yüzyılın sonlarından itibaren hami sisteminin yerini modern ticari yayıncılığın alması, yazarı doğrudan piyasanın kurumlaşmış kurallarına tâbi kılmıştır. Bu dönüşümle birlikte, bir eserin değeri şahsen tanınan bir çevrenin eleştirileri veya beğenisinden ziyade piyasadaki satış rakamları ve ulaşılan kitle sayısıyla yani popülerliğiyle ölçülmeye başlanmıştır. Meseleye şöyle bakabiliriz, bütün süreçler senkronizedir, yani değişen endüstriyel koşullar yeni bir piyasa mantığı doğurmuş, bu piyasa mantığına ve endüstrileşmeye mesafe koymaya çalışan yazar ve şairler, kültürün yeniden tanımlanması ve piyasaya karşı seçkin bir üretim anlamı kazanmasını tercih etmiş, bu tercih onların dar bir alana sıkışmasına sebep olurken daha geniş bir kültür alanı popüler olana terk edilmiştir. Raymınd Vilyıms’ın örnek verdiği George Gissing, Yeni Yazarlar Sokağı romanında Milveyn, piyasayı düşünen, insanların hangi edebi tatları talep ettiğini bilen becerikli bir esnaf tipini temsil ederken, sanatı için yaşayan Reardon figürü bu yeni iş dünyasında yok olmaya mahkûmdur. Romandan Vilyıms’ın alıntıladığı şu bölüm günümüzde de hâlâ etkisini koruyan bir anlayışı çok güzel ifade etmektedir:

“Benim gibi bir adamla Reardon gibi biri arasındaki farkı anlamanız lâzım. O, eskide kalmış, işini bilmeyen sanatçı tipi; ben 1882’nin edebiyatçısıyım. O ödün vermez, daha doğrusu veremez; piyasaya istediğini sunamaz. Günümüzde edebiyat ticarettir. Sırf kozmik güçleriyle başarılı olabilecek deha sahibi adamları bir tarafa koyarsak, bugünün başarılı edebiyatçısı becerikli bir esnaftır. Her şeyden önce piyasayı düşünür. Baktı ki belli bir mal türünün gidişatında düşüş var, hemen iştah kabartacak yeni bir şey sunar. Nereden gelir elde edeceğini çok iyi bilir. Sattığı her ne ise, karşılığında her yerden ücret alır. [ . . . ] Reardon böyle bir şey yapamaz; çağın gerisinde kalmıştır, bir kitap taslağını, sanki hâlâ Sam Johnson’ın Yazarlar Sokağı’nda yaşıyormuşuz gibi satar. Ama günümüzün Yazarlar Sokağı bambaşka bir yer: elinin altında telgraf var; dünyanın her yerinde hangi edebi tatların talep edildiğini biliyor; sakinleri, ne kadar pejmürde olsalar da, iş adamları.”[12]

Durum tam olarak böyle ve bugünün piyasa mantığıyla hareket edenlerinin elinde telgraftan çok daha gelişmiş iletişim araçları ve 19. yy. piyasasından çok daha karmaşık ama gelişmiş bir pazarlama ağı var. Hamiliğin yok oluşuyla beliren bu girişimcilik tablosu kültürü, sanatı, edebiyatı, fikri değil kitle kültürünü beslemektedir. Kitleye üretirsen var olabilirsin değilse yaptığının çok da bir anlamı yoktur anlayışı, kültürü her gün biraz daha çürütmeye devam etmektedir. Seçkinci bir anlayışın topluma dayatılması gerekir diyorum sanılmasın ki bunun da arızalı yanlarından girişte bahsetmiştik, meseleyi biraz daha farklı bir yönden demokrasi kavramı etrafında genişletebiliriz.

Çoğunluğun Egemenliği Karşısında Bir Yargıç Olarak Kültür

Vilyıms’ın demokrasi kavramı üzerinden izini sürdüğü değişim de kültürü anlamak için kritik bir önem arz ediyor. Raymınd Vilyıms, yeni kazandığı anlamla halktan ayrışarak kendi yüceliğine, seçkinliğine inanan kültürü, demokrasiye verilmiş bir tepki olarak da nitelemiştir.  Demokrasi kelimesi İngiltere’de yaygınlaşırken, çoğunlukla olumsuz bir anlam yüklenerek ayaktakımı egemenliği ile eş tutulmuştur. Bizde de durum pek farklı değildir, muhafazakârlık denince akla ilk gelen isimlerden Tanpınar “Demokrasinin bir elit işi olmadığını çok iyi biliyordum.”[13] derken demokrasiye açıkça bir ayaktakımı egemenliği anlamı yükler. Muhafazakârlar kültürlü ferdin ayaktakımının tercihleriyle ezilmesinden ve toplumsal istikrarın radikal değişimlerle sarsılmasından korkuyordu. Kültür, onlara göre ayak takımının demokrasiyle kazandığı hakların beraberinde getireceği anarşi ve bayağılaşmaya karşı bir direnç noktası olarak görülmüştür. Kültürün, toplumun bütünlüklü gelişimi ve aklın genel durumu olarak tanımlanmaya başlaması, halkın seçkin azınlığa hakimiyetine karşı seçkin azınlığın manevi üstünlük arayışıdır. Bu arayışta olanlara göre kitlenin kültürü hâkim olursa toplum aydınlanmamış aklın egemenliğine girecektir. Bu yüzden de demokrasinin karşısında kültür sığınılacak bir manastır olarak görülmüştür. Vilyıms, bu sığınma alanını insanî temyiz mahkemesi kavramıyla ifade etmiştir.

Kültürün Temyiz Mahkemesi, yani “Evet çoğunluğa ait ama kültürün dışında!” kararını verecek olan merci görevini görür. Siyasal iktidarın geniş kitlelere yayılmasıyla geleneksel değerlerin ve mükemmellik standartlarının korunması görevi kültür kavramına yüklenmiştir. Kültürel iktidar meselesi de tam buradan doğar. Formül şöyle işler: “Evet, çoğunluğa sahip olabilirsiniz demokrasi size iktidar hakkı tanımış olabilir ama kültür demokratik üstünlükle elde edilen bir şey değildir.” Tanpınar ile Mehmet Kaplan arasındaki mektupta, Tanpınar, temyiz mahkemesinin içinden bir yargıç olarak konuşur ve der ki:

“Maalesef mazi bir sistem! Sen ve ben, onun zihniyetini değil, haklarını ve şiirini, bugünkü hayata manevi destek olabilecek taraflarını ayıklayabiliyoruz. Ve diyoruz ki, şu hadlerde kalmak şartıyla maziyi bugünle birleştirelim, devamı kuralım! Bir inkârda yaşamayalım. Fakat büyük kitle böyle mi? O bizim kendisine teklif ettiğimiz münferit unsurlardan birisiyle karşılaştı mı bütünü istiyor. Asıl manası ve şümulünü kavramadığı hiddetler, Revendication’lar içinde bütün hayata sahip oluyor. Laf anlatamazsın ki! Hollandalılar suya rıhtım ve bent yapıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, tabiat unsuru tebeşirle çizilmiş hududu dinlemez. Elan’ı korumak lâzımdır; yoksa gidebileceği yere kadar bu kudret gider.” [14]

Tanpınar’ın yargıçlık görevini daha ileriye götürüp darbe şakşakçılığı yaptığı da bilinen gerçektir. Orhan Okay Bir Hülya Adamının Romanı isimli çalışmada politika batağında bir şair başlığı altında Tanpınar’ın darbe dönemindeki tavrını ve ruh halini ortaya koyarken onun Milli Birlik Komitesi’nin kuracağı hükümete yaranmak için böyle bir tutum sergilemiş olma ihtimalini de ortaya koyar ama daha somut olan Tanpınar’daki demokrasi karşıtı tavırdır.[15] Tanpınar, demokrasi karşıtıdır çünkü Tanpınar’ın da içinde bulunduğu fikrî gelenek bunu gerektirir. Muhafazakâr modernliğin ilk ve en önemli ismi Edmund Burke’nin demokrasiye bakışı da pek farklı değildir. Burke, demokrasiyi zorbalığa meyilli bir yapı olarak görmüş ve kalabalıkların basıncı altında kalanların her türlü teselliden mahrum bırakılacağını iddia etmiştir. Onun tasavvurunda birey, kitleler tarafından ezilme tehlikesiyle karşı karşıyadır.[16] Doğrudan bu fikri Burke üzerinden almıştır anlamına gelmese de Tanpınar modern muhafazakâr geleneğin içindedir, farklı kanallar üzerinden fikrin Tanpınar’a intikal etmiş olması da akla uzak değildir. Nitekim Burke, ulusal ruh diye bir kavram ortaya atar. Bu kavram, toplumun yaşayan, ölmüş ve henüz doğmamış üyeleri arasında bir organik sözleşme içinde tecessüm eder ve nesillerin bilinciyle şekillenmiş tarihsel bir sürekliliğin ifadesidir.[17] Williams ulusal ruhun 19. yy geldiğinde ulusal kültüre dönüştüğünü ifade etmiştir. Bu bağlamda Tanpınar’da Burke kaynağından gelen esintilerin etkisi görülebilir. Hem kültürel devamlılık fikri hem de demokrasi karşıtlığı onda bir aradadır. Geçmişle kurulacak bağda bir taraf kültürel devamlılık derken diğer tarafın “daha fazlasını isteme ve geçmişi her şeyiyle şimdiye taşıma” arzusu onu ciddi rahatsız etmiştir. Evet dün bugün ve gelecek organik bir bütünlüktür ama dünün ayıklanması gereklidir, bu ayıklama, işleme ve organik bütünlüğü kurma vazifesini seçkin bir zümre yerine getirmelidir. Bu bağlamda yine aynı geleneğin içinden konuşan Kolriç (Coleridge), bu seçkin zümreye vurgu yapar ve zümreyi ulusal kilise olarak adlandırır. Hem ulusun bekası hem de ilerleme kültürleme işini yapacak bu zümreye emanet olacaktır.

“[…] Bütün bu düzenin hedefleri ve nihai amacı, geçmiş uygarlığın birikimlerini koruyup hazinelerine bekçilik etmek, böylece bugünü geçmişe bağlamak; var olanı mükemmelleştirip ona katkıda bulunmak ve böylelikle bugünü geleceğe bağlamak; ama özellikle de bütün topluma, ve o toplumun yasalarından ve haklarından yararlanma hakkına sahip her bir üyesine, hem bu hakları anlamada hem de onlara tekabül eden görevleri yerine getirmede vazgeçilmez olan bilgiyi nicelik ve nitelik olarak ulaştırmaktır.”[18]

Kolriç’in görüşleri ile Tanpınar’ın kültüre bakışında bir yakınlık sezilebilir ve hatta büyük oranda Cumhuriyet’in ilk dönem milli romantik aydınlarının çoğu için de geçerlidir bu fikirler. Dahası Yahya Kemal’in “Mektep’ten Memlekete” teklifi de neredeyse Kolriç’in kürsüsünden duyulan bir kavramlaştırmadır. Onun teklifinde mektepten memlekete dönmeleri çağrısında bulundukları bu seçkin zümredir, memleketin kıymetlerini görüp bu değerleri batı mayasıyla kültürleme vazifeleri vardır bunların.

Yahya Kemal durumu “1870’ten sonra, edebiyatta, Şark’dan çıkmak zarureti vardı, çıktık, bu çıkış çok iyi oldu. Avrupa kültürünün mektebine girdik, orada okumaya koyulduk, …; yazık ki mektepten henüz çıkmadık, hala bocalıyoruz.” “Türkler’in mektepten memlekete gelmeleri ve memleketi Türk edebiyatının çerçevesi haline getirmeleri lazım gelir.”[19]  şeklinde ifade eder Mektepten memlekete dediği hususu. Kolriç’in “bugünü geçmişe bağlamak; var olanı mükemmelleştirip ona katkıda bulunmak ve böylelikle bugünü geleceğe bağlamak” ifadesi düşünülürse Yahya Kemal’in ifade ettiği Batı mektebini görmüş olan aydınlar bugünü, geçmişe ve geleceğe bağlayacak olanlardır. 

Kolriç’in fikri Tanpınar’da da şu ifadelerle karşılığını bulur: “Hal, Emerson’un dediği gibi iki musiki notası arasındaki fasılaya benzer, rengini ve şahsiyetini bir evvel ve bir sonrası verir ve ancak o zaman hayat bütünlüğüne sahip olur; bir hendese nizamına girer.”[20] Kolriç ulusal mülkün adaleti çiğneyerek ve  ulusa karşı menfur bir hata işlemek suretiyle, başlangıçtaki amacından sapması durumunda devletin meşru şekilde, bu mülkü yeniden tesis etmek için harekete geçeceğini ve onu başlangıçta öngörülen hedeflerine yönlendireceğini ifade etmiştir. Tanpınar’ın darbeye olan sevgisi, Menderes’e olan öfkesi onun ulusal mülke ihanet ettiği sanrısından kaynaklı olsa gerektir. Nitekim yine yukarıda bahsi geçen mektuba şu ifadelerle devam etmiştir: “1950’de ateşle oynadık. Bence, 27 senenin yalanına Adnan Bey kadar inanan kimse yoktur. Çünkü o diyordu ki, halk bir noktada kalıyor, çünkü inkılaplar kâfi derecede zafer kazanmış, hayata hâkim olmuştur. Olmamış, görüyoruz! Evvela atın (…) oynadık, azınca … Evet, bütün mesele burada.” Halka yönelmek yalnızca belli sınırlarda kalmak şartıyla maziyi bugünle birleştirmek içindir. Tanpınar’ın kitle olarak ifade ettiği halk ise ona göre kendine teklif edilen münferit unsurlardan biriyle karşılaşınca bütünü istemektedir. Bunu yazdığı mektupta atın … ile oynadık gibi çirkin bir ifade üzerinden anlatır. Kolriç, başlangıçtaki amaçtan sapılırsa devlet müdahale eder diyor ya, sanırım Tanpınar da halkın mazideki değerlerine yönelişin estetik malzeme amacından saparak bütünü istemek sonucunu doğurduğunu düşünüyor. Kültürün temyiz mahkemesinde üstlendiği yargıçlık görevi böyle bir şey olsa gerek… Zaten Burke, Coleridge üzerinden gelen bir çizgiye koyarsak onu, inşa olmasını istediği ideal kültürün gereği olarak demokrasiye de inandığı söylenemez.

Suya Kerpiç Atan Adamın Hikâyesi

Aydınlanmacı düşünce için kültür, bir insanın zihnini eğiterek ulaştığı en üst mertebedir. Okumak, düşünmek ve sanatla ilgilenmek insanı daha üst bir insan yapar diye düşünür bunlar. İnsanlığın sürekli daha iyiye, daha doğruya ve daha akılcı bir noktaya doğru gittiğine inanırlar. Yani toplum ne kadar kültürlü ise, insanlık basamağında o kadar yukarıdadır algısı hâkimdir. Bir tarlanın kendi haline bırakıldığında yabani otlarla dolması ama kültürlendiğinde verimli bir bahçeye dönüşmesi gibi bu mantığa göre insan da akıl ve sanat yoluyla işlenmelidir. Yazının girişinde ifade ettiğimiz halkın dimağında yer bulan türkünün devlet senfoni orkestrasınca yeniden yorumlanmasını teşvik etmek durumu, otantik olana aydınlanmacı aklın müdahalesi anlamına gelir ki bu sayede öncesinde yabani görülen türkü, ilahi, hikâye güya kültürlenmiş olur.

Kültüre biçilen, yüklenmek istenen anlamın toplumca karşılık bulmadığı kültürün kendi mecrasında akışına devam ettiği ortadadır. Cumhuriyet tarihi bunun örnekleriyle doludur halkta karşılık bulanın bir sel gibi önüne geleni katıp savurduğu örnekler çoktur. Örneklerin sonuncusunu Celal Karatüre’nin ilahisinde gördük. Çocukluğumuzun ramazanları rahmetli Kani Karaca’nın TRT ekranlarındaki iftar programlarını izleyerek geçmişti, müthiş icra ederdi tasavvuf musikisini zevk-i selim sahibi kulaklara ama ne yalan söyleyeyim pek de karşılık görmezdi iftar sofrasında bekleyen insanlardan. Celal Karatüre ise sesini oldukça fazla sayıda insana duyurdu. Raymond Vilyıms’ın kültür sıradandır (culture is ordinary) kalıbıyla ifade ettiği biraz da böyle bir şey. Sanayileşme ve modernleşme ile birlikte kültür, sanat, düşünce, manevi değerler gündelik hayattan kopunca kültürün temsili müze, kütüphane veya konser salonu gibi belirli alanlara hapsedildi ve kültür toplumu yöneten asıl güçlerden ayrı bir yere yerleştirildi, işlevsizleştirildi. Her ne kadar Kani Karaca önemli bir ekolün temsilcisi olsa da merhumu dinlerken pratikleri tahkir edilen sesi ise müzeleştirilen tasavvufa ait bir musikinin icrasını dinlerdik çünkü icra sergilenen bir seremoniye dönüşmüştü. Tasavvufun pratikleri merdiven altına sıkıştırılmışken icrasının en üst perdeden topluma sunulması pek de karşılık bulmuyordu. Celal Karatüre sergi salonundan, müzeden değil cari olan mahalle arasındaki tekkesindeki neşve ile seslendi topluma. Kültür sıradandır tespitinin karşılığını bulmasıydı bu bana göre. Kimileri kitle kültürü böyle bir şey diyebilir. Oysa toplumu oluşturan katmanlarıyla hem Kani Karaca’yı hem Celal Karatüre’yi ihtiva eden kültür böyle bir şeydir demek daha doğru olacaktır. Mesnevî’de suya kerpiç atan bir adamın hikâyesi anlatılır. Şöyledir hikâye:

Bir ır­mak kı­yı­sın­da yük­sek bir du­var var­dı. Du­va­rın üs­tün­de dert­li bir su­suz du­ru­yor­du. Su­ya eriş­me­si­ne o du­var ma­niy­di. Su­suz adam, ade­ta su için ba­lık gi­bi çır­pın­mak­tay­dı. Bir­den su­ya bir ker­piç par­ça­sı at­tı. Su­yun se­si bir göz gi­bi ku­la­ğı­na gel­di. O ses, tat­lı bir sev­gi­li­nin se­si gi­biy­di. O ses, ada­mı şa­rap gi­bi sar­hoş et­miş­ti. O mih­net­le­re düş­müş adam, su­yun te­miz se­sin­den hoş­la­nıp du­var­dan ker­piç ko­pa­ra­rak su­ya at­ma­ya baş­la­dı. Su san­ki “Ey adam, ba­na böy­le taş at­ma­dan ne fay­da el­de edi­yor­sun ki?” di­ye ba­ğır­mak­tay­dı. Su­suz de­di ki: “Ey su, iki fay­da var. Onun için ben bu iş­ten el çek­mem. Bi­rin­ci fay­da şu: Su se­si­ni duy­mak, su­suz­la­ra re­bap din­le­mek gi­bi. Öbür fay­da­sı da du­var­dan ko­pa­rıp ter­te­miz su­ya at­tı­ğım her taş, her ker­piç par­ça­sı, yük­sek du­va­rı bi­raz da­ha al­çal­tı­yor, her de­fa­sın­da du­var bi­raz da­ha in­miş olu­yor. Du­va­rın al­çal­ma­sı su­ya yak­laş­ma­ma se­bep ol­mak­ta. Du­va­rın or­ta­dan kalk­ma­sı vus­la­ta ça­re bul­mak­ta.”

Kültür meselesine bir de buradan bakmak gerek. Suya ulaşmayı engelleyip suyun sesini topluma dayatarak, su sesinden “Mutlu ol, bu bir emirdir!” derseniz susuzluğu artırırsınız. Tanpınar’ın mektubundaki “Hollandalılar suya rıhtım ve bent yapıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, tabiat unsuru tebeşirle çizilmiş hududu dinlemez,” ifadesini burada tekrar hatırlamakta fayda var. Yani Tanpınar yapma demekle olmaz zor da kullanmak gerek gibi bir imada bulunuyor, su sesiyle mutlu olsun halk. Su sesi susuzluğa çare olmaz hatta bir süre sonra susuzluk artınca insanlar o sese düşman olur. Susuzluk artınca ortaya ciddi bir pazar çıkar bu defa birileri orada akıp giden suyu şişelere doldurup satmaya kalkar. Aslında halk kültürü, seçkinci kültür ve kitle kültürü arasındaki dönüşüm ve ilişki bundan ibarettir. Halkın kültürünü seçkinci bir anlayışla dönüştürmek gayreti, kitle kültürünü büyütür, besler.

Sonuç Yerine Birkaç Söz

Nihayetinde bu yazıda hem popüler olana hem de seçkinci olana karşı bir mesafe koyuyoruz. Kültür bütün unsurlarıyla bütünlüklü bir süreç ve kimse elinde kültür sopasıyla yek diğerini te’dib etme hakkına sahip bulunmuyor. Ne var ki belli bir dönem, halkın kültürü dışlayıcı bir mantıkla ele alındı. Bu dışlama, piyasa mantığına göre işleyen bir kitle kültürü doğurdu. Piyasa mantığı sanatçıyı kendi koşullarına uymadığı için baskı altına aldı. Böylece yazar piyasa sopasının baskısı altında kaldı. Halk kültürü ve seçkin kültür ayrımı yapılınca seçkin kültür piyasa koşullarına tâbi olmayan bir niteliği şiar edindi, karşısında ise “Satmıyorsan anlamın yok dolayısıyla sen de yok ol, bu işlerle meşgul olman gereksiz” mantığıyla işleyen bir anlayış oluştu. Bu durum meselenin belki de en arızalı yanı oldu. Diğer taraftan piyasa mantığına karşı gelişen bir sanat anlayışı ve sanatçılar zümresi toplumu çekildiği manastırdan izleyerek kendini teskin etmeye çalıştı. Bu durum da sanatın toplumla ilişkisini zayıflattı. Piyasa mantığı sanatçıya sahte bir yücelik halka ise kendini hâkim kültüre dâhil kılma duygusuyla sahte bir seçkinlik rolü verdi.

Yunus Emre Özsaray


Dipnotlar

[1] Orhan Okay, Ahmet Hamdi Tanpınar, (İstanbul: Şule Yayınları, 2000) 37.
[2] Orhan Okay, 17.
[3] Zeynep Kerman (haz.), Tanpınar’ın Mektupları (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014), 180
[4] İçtimai hayatta ve bizzat inkılapçı neslin bünyesinde yaşayan maziye ait kıymetlerle, kurulmak istenilen yeni hayata ait kıymetler, zorlama neticesi, gizli veya açık bir çatışma vücuda getirdi. Bu çatışmanın neticelerini siyaset ve kültür sahasında sivrilmiş şahsiyetlerimizin en küçük hareketlerinde dahi görebilirsiniz. Atatürk, alaturka musikiyi sever, fakat alafranga musikiyi yerleştirmek için kendini, radyoyu ve mektepleri zorlar. Atatürk, Osmanlı tarihini çok iyi bilir, eski kahramanlarımızdan birçoğuna hayrandır; fakat Saray’ a karşı nefreti dolayısıyla ve yakın tarihin milleti geriye çekeceğinden korkarak, Sümerler devrine ait çok eski bir mazi hayali yaratır. Eski harflerle dokuz asırlık bir Türk edebiyatı vardır; fakat bunların hepsi maziye ait kıymetleri ihtiva ettiği için, harf inkılabı ile araya kalın bir perde çekilir. Boşalan millî kütüphane tercüme eserlerle doldurulur. Daha ileriye gidilir: Asırların mahsulü olan Türkçe beğenilmez, yepyeni bir dil vücuda getirilmek istenilir. Maziye karşı bu kadar şiddetli ve bu kadar cesaretli bir teşebbüse başka yerlerde rastlanmaz.”
[5] Kaplan, Mehmet. Nesillerin Ruhu. İstanbul: Dergah Yayınları, 2022, 20.
[6] Octavio Paz, Çamurdan Doğanlar, çev. Kemal Atakay (İstanbul: Can Yayınları, 1996), 32.
[7] Octavia Paz, 14.
[8] Raymond Williams, Kültür ve Toplum 1780–1950, çev. Uygur Kocabaşoğlu (İstanbul: İletişim, 2017), 27.
[9] Raymond Williams, Kültür ve Toplum, 443.
[10] Williams, 450.
[11] Williams, 269.
[12] Williams, 268.
[13] Zeynep Kerman ve İnci Enginün, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013), 197.
[14] Tanpınar’ın Mektupları, 227.
[15] Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı ( İstanbul: Dergâh Yayınları, 2012), 290.
[16] Kültür ve Toplum, 41.
[17] Kültür ve Toplum, 46.
[18] Kültür ve Toplum, 116.
[19] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, (İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2010), 142-143
[20] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1977), 97.


Kaynakça

Beyatlı, Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2010)
Kaplan, Mehmet. Nesillerin Ruhu. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2022.
Kerman, Zeynep, ed. Tanpınar’ın Mektupları. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014.
Kerman, Zeynep, ve İnci Enginün. Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.
Okay, Orhan. Ahmet Hamdi Tanpınar. İstanbul: Şule Yayınları, 2000.
Okay, Orhan. Bir Hülya Adamının Romanı İstanbul: Dergâh Yayınları, 2012.
Paz, Octavio. Çamurdan Doğanlar. Çeviren Kemal Atakay. İstanbul: Can Yayınları, 1996.
Tanpınar, Ahmet Hamdi. Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergâh Yayınları, 1977.
Williams, Raymond. Kültür ve Toplum 1780–1950. Çeviren Uygur Kocabaşoğlu. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir