Vahiy Düşüncesi: Asli Dilin Zuhuru – 2

Vahiy Düşüncesi olarak Hikmet, saf hayaller ismini verdiğimiz saf düşünceler alanıdır. Bu düşünce alanı her şeyin hakikatini ilgilendirdiği için kendine has asli bir dile sahiptir. Asli dil, bütün saf olmayan dünyevi düşünce ve dillerin ötesindeki başka bir irtibat ve rabıtanın dilidir.

Dilin esası, yapısal özelliklerinden (gramer ve morfolojiden) önce, insanın dille kurduğu temel ilişkiye bağlıdır. Bu temel ilişki, dilin zemininde yer alan a priori unsuru oluşturur. Dünyevi dillerin temelinde ise “Ben–bu” irtibatı bulunur. Bu ilişki biçiminde var olan her şey nesneleştirilir ve şeyleştirilir. Bu nedenle dünyevi diller, özneye ya da eyleme gönderimde bulunsalar bile, esasen “şey modeli”ne göre biçimlenmiş dillerdir. Şey merkezli düşünce ve onun dildeki karşılığı, mevcudiyet metafiziği olarak, bütün dünyevi dillerin temelinde yer alır.

“Ben-bu” ilişkisinin ötesine geçmek, düşüncede bir inkılabı gerektirir. Bu düşünsel dönüşüm gerçekleştiğinde, insanın Mutlak Varlık’ın huzurunda ve O’na muhatap olduğu idrak edilir.

Mutlak Varlık’la muhatap olmak, O’na yönelen hitabın dilde yeni bir temel kazanmasıdır. Bu nedenle “Ben-bu” ilişkisinden “Ben-O” ilişkisine geçiş, dilin anlamını kökten değiştirir. “Ben-O” ilişkisi, “Ben-bu” dünyasından tam bir kopuştur. Bu durum, paradigma düzeyinde esaslı bir değişimdir. Esastaki bu değişim, doğal olarak bu temele bağlı olan her şeyin yeniden şekillenmesine yol açar. Nasıl ki “Ben-bu” ilişkisi nesneler dünyasındaki anlamı belirliyorsa, “Ben-O” ilişkisi de Mutlak Varlık’la kurulan bağ üzerinden var olan her şeyi yeni bir anlamla belirler. Bu durumda, klasik dilbilimin ötesine geçen, Mutlak Varlık’la kurulan ilişkiye dayalı, yüksek bir şuurla anlam ve değerin idrak edildiği yeni bir dil anlayışı ortaya çıkar. Bizim “Vahiy Düşüncesi” dediğimiz yaklaşım, işte bu noktada derinlemesine başlar. Bu düşünce, varlıkların anlamını ve değerini belirleyen asli dilin doğuşunu ifade eder. Nietzsche’nin değer meselesinin çözümü de, bizim yaklaşımımıza göre ancak Mutlak Varlık’la kurulan ilişkinin dilde bir inkılapla dönüşmesi sayesinde mümkündür. Vahiy Düşüncesi, modern dünyada dilin uğradığı anlam kaybını ve dünyevileşmesini tespit eder. Aynı zamanda, insanın anlam ve değer algısını tüketici bir bozulmadan kurtaracak yeni iletişim tarzı önerir. Bu düşüncede, asli ve yüksek bir dil şuurunun yeniden doğuşu söz konusudur. Çünkü asli olan, kendi saflığı içinde daha derin ve yüksek bir idraki beraberinde getirir.

Anlam ve değer meselesinin, beşer-merkezci modern özne anlayışıyla çözülemeyeceği bir kez daha anlaşılmıştır. Çünkü bu tür yaklaşımlar, sınırlı ve sonlu insanî niteliklere dayandıkları için, anlam ve değer meselesine yeterli ve kuşatıcı bir cevap üretme gücüne sahip değildir.

Modern dönemde, Vahyin kapsamını daraltan hem seküler hem de gelenekçi yaklaşımların gözden kaçırdığı düğüm noktası da buradadır: Vahiyle anlam ve değer açısından doğru bir ilişki kurmak, onun beşerî dillerde ifade edilen içeriklerinden önce, düşüncede ve dilde köklü bir dönüşümü (inkılabı) gerektirir. Şüphesiz Vahiy, yalnızca bir mushaf içinde yer alan yazılı ayetlerden ibaret değildir. Aynı zamanda, bütün Varlık’ta ortaya çıkan, birer iz ve işaret olarak görülebilecek ayetlerin, yani anlamın ve hakikatin, düşünce ve dil düzeyindeki bütüncül ifadesidir.

Vahiy Düşüncesiyle karşılaşmanın imkânı, Mutlak Varlık karşısında saf olmayan hayaller düzeyinde kalan dünyevî “Ben-bu” dil ilişkisini aşarak, asli bir irtibat olarak “Ben-O” dil ilişkisine geçmekle mümkündür. Bu geçiş ayrıca, yeryüzünde (arzda) saf hayal düzeyine ulaşmayı ifade eder.

“Ben-O” ilişkisinde, “Ben-bu” ilişkisinden farklı olarak, Mutlak Varlık’ın ayetleri, yani işaretleri ve izleri duyulmaya başlanır. Zira “Ben-bu” ilişkisinde, varlıklar kimliksiz ve ruhsuz olarak algılandığı için, onların taşıdığı asli anlamlar fark edilemez. “Ben-O” ilişkisi, her şeyden önce Mutlak Varlık’ı duyma halinin ortaya çıktığı halet-i ruhiyedir. Bu yönüyle, insanın daha asli ve yüksek bir varoluş mertebesine işaret eder. Bu ruh halinin sabırla insan varoluşunda kökleşmesi, dilde de karşılığını bulur. Böylece Mutlak Varlık, “O” olarak, bütün varlıklarda diri (hayy) ve ayakta tutan (kayyum) olarak kendi ayetlerini, yani işaretlerini açığa çıkarır.

Hakikati duyabilmek ise ancak “Ben-O” ilişkisi içinde, bu ayetlere/işaretlere şahit olmakla mümkündür.

Mutlak Varlık hakkında şüpheye yer bırakmayan kanıtlar, içe doğan saf sezgiler ve derin tecelliler olarak ortaya çıkan keşifler, ancak bu yüksek dil ilişkisi içinde idrak edilebilir.

Mutlak Varlık’a dair kesin iman (yakîn), hakikatin henüz duyulmadığı “Ben-bu” ilişkisinin hâkim olduğu dünyevî algı düzeyinde ortaya çıkmaz. Bu nedenle, en yalın anlamıyla ateist felsefî tavırlar, “Ben-O” ilişkisine ulaşamayan ve “Ben-bu” düzeyiyle sınırlı kalan beşerî algı biçimleri içinde ortaya çıkar. Bu çerçevede ateizm, kelimenin tam anlamıyla hakikatsizliği ifade eder.

“Ben-bu” ilişkisi, öznenin kendini merkeze koyduğu beşerî bir tavır olduğu için, Mutlak Varlık karşısında algı gücünü kendi nefsine atfeden “kör” bir yöneliştir. Bu körlük, Mutlak Varlık’ın huzurunda olamamanın, dolayısıyla O’ndan hiçbir şey duyamamanın körlüğüdür. Bu düzeyde gözler, Mutlak Varlık hakkında gerçekten bir şey göremez, kulaklar da O’ndan gelen hiçbir hakikati işitemez. “Ben-bu” ilişkisindeki körlük, ancak “Ben-O” ilişkisine geçildiğinde, yani hakikatin duyulmaya başlanmasıyla aşılmaya başlar. Anlamanın, değer vermenin ve idrak etmenin asaleti, Mutlak Varlık’ın izlerinin tecellisine şahitlikte ortaya çıkar. “O”ndan gelen en küçük bir hakikat esintisi bile insanı derinden sarsar, heyecanlandırır, hem de garip kılar. Mutlak Varlık’ın huzurunda, sabırla oluşan bu ruh halinde, rıza ve şükür zuhur eder. Bu noktada idrakin asaleti, gerçekten, el hak, “duyma” olarak kendini gösterir. Bu yüksek duyma seviyesinde insan, kulakların ne büyük bir lütuf olduğunu idrak eder. Hakikati duymak, sıradan işitmenin ötesinde, Mutlak Varlık’ın sözlerini işitmektir. Böylesine bir işitme kulakların O’na yönelen övgüsü, hamdi ve senasıdır.

Anlaşıldığı üzere, “Ben-bu” dünya dilinden “Ben-O” yeryüzü (arz) diline geçiş, Vahyin asli diline yöneliştir. Bu geçişe, saf olmayan ya da saflaşmış hayal düzeyleri üzerinden farklı açılardan yaklaşılabilir. Ancak asıl vurguladığımız nokta, bu iki dil arasında temelden bir fark bulunduğu ve bu farkın dil ile kurulan ilişkinin mahiyetinden kaynaklandığıdır. “Akıl”, bahsedilen geçişin teorik olarak temellendirilmesini talep ederse, “Ben-O” ilişkisinin düşüncedeki imkânına saf bir yönelişle, adım adım ilerleyebilir. Şeylerin düşüncedeki köklerine doğru yönelen bu hareket, insanda belli bir saflık düzeyi oluşturabilirse, Mutlak Varlık’ın her zaman şeylere varlık ihsan ettiğini fark etmeye başlar.

Örneğin buradaki “ihsan” mefhumu Heidegger düşüncesinde, beşerî düzeyde Mutlak Varlık hakkında ulaşılan son anlama düzeyine işaret eder. Bu anlamaya göre var olan her şeyin varlığı, Mutlak Varlık tarafından sürekli olarak verilmektedir. Ancak bu yaklaşımda eksik kalan temel mesele şudur: İhsan, özünde Vahiy ile aynı hakikattir. Çünkü ihsan sürecinde yalnızca var olanlar verilmez, aynı zamanda bu veriliş, “O” olarak kelâm sahibinin dilinin açığa çıkmasıdır. O açığa çıkış, bütün açılışların açılışıdır ki her şey birer anlam olarak zaten verilmiştir. Bu bakımdan, Mutlak Varlık’ın dili, şeylerin birer anlam ve değer olarak ortaya çıkmasıdır. Dil, Varlık’ta açığa çıkan asli bir unsurdur. Modern düşüncenin her şeyi “özne”yi merkeze alarak beşerîleştirme eğilimi, dil anlayışında da kendini göstermiştir. Oysa dil, öznenin ya da insanın müdahalesinden önce, Mutlak Varlık tarafından şeylerde anlam ve değer olarak zuhur etmenin bizzat kendisidir.

Mutlak Varlık, sürekli ihsan edendir. Akıl, eğer yeterince uyanık ve dikkatli olabilirse, “Ben-bu” ilişkisi içinde kendi sınırlı ve öznel bakışının perdelediği ihsanı sezebilir. Ancak bu sezgi tek başına yeterli değildir. Çünkü bu sezgiyi aşarak Mutlak Varlık’a şahitlikte istikrar kazanacak, insanı yeryüzünde (arzda) sabit kadem kılacak devrimci bir düşünceye ihtiyaç vardır.

Devrim yapan düşüncede, düşüncenin dindarlığı ya da daha doğru bir ifadeyle, düşüncede dinin gerekliliği söz konusudur. Din, hakikate sabırla yönelen insan için asli yükselme yolunun diğer ismidir. Sabır olmadan, yani insanın dünyevî arzulardan ve saf olmayan hayallerden arınması gerçekleşmeden, aklın uyanıklığı ve dikkatinin kalıcı olması mümkün değil. Aksi hâlde bu uyanıklık geçici bir yanılsama olarak kalır ve sürekli tehdit altında olur. Sabrın gerçek anlamı ise, dünyanın ötesine yönelerek yeryüzünde (arzda) sağlam bir duruş kazanmak ve düşüncede dirilişe ulaşmaktır. Böylece düşünce, yalnızca aklın bir oyunu olmaktan çıkacak, ulaştığı hakikate karşı sorumluluğunu ciddiyetle üstlendiğinde, insan için yükseliş yolu açılacaktır. Hakikatin zuhuru işte böyle etiyle kemiğiyle müşahhas bir insanın yüksekliğinde dile gelecektir.

“Ben-O” ilişkisine uyanmak, ki o kelimenin tam anlamıyla uyanmadır, Mutlak Varlık’ın huzurunda her an ihsan ile muhatap olduğumuzu idrak etmektir. Bu durum, akıl tarafından da kesin olarak kabul edilebilir. Nitekim Mutlak Varlık’ın zaman içinde sürekli ihsan ettiğinin en yalın kanıtı sezgide zaten mevcuttur. Zamanın akışı içinde geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki kesintisiz bağlantıyı düşündüğümüzde, varlığın bize sürekli verildiğini sezgisel olarak fark ederiz. Bu idrak, aklın da buna uygun bir anlayış geliştirmesini sağlar. Çünkü zaman, bizim müdahalemizin dışımızda ve bize rağmen, tutarlı bir bütünlük içinde akmaktadır. Eğer zamanı “özne”nin ürünü olarak görür ve bize rağmen verilmediğini iddia edersek, bu düşünce aklı içinden çıkılması zor çelişkilere sürükler. Oysa saf sezgi, zamanın sürekli olarak ihsan edildiğini göstermektedir.

Verme ile ihsan etme arasında, Mutlak Varlık’ın kökensel zuhuru açısından fark yoktur. Bu nedenle “verme”yi, zorunlu olarak “ihsan” anlamında düşünmeli. Çünkü nötr, cansız ve anlamdan yoksun bir verilişten söz edilemez. Veriliş, bütün boyutlarıyla evrende geçerli olan, karşılıksız bir ihsan ve cömertliktir. Bu yüzden varlık, rastgele ya da boşuna verilmemiştir aksine anlam ve değer taşır. Varlığı değersizleştiren nihilist yaklaşımlar ise, aklın kendi üzerine kapanarak egoist daralmaya girmesinin sonucudur. Bu durum, bir tür gaflet ve “uyku” halidir. “Ben-bu” ilişkisi içindeki gaflet, verilişin her an devam eden ihtişamını ve cömertliğini fark edememekten kaynaklanır. Oysa bu perdelenme, Mutlak Varlık’ın sürekli ihsan ettiğini idrak etmeye başlamakla giderilir. Bu noktada temel cehalet şudur: “Ben-bu” ilişkisine bağlı bakış, Mutlak Varlık’ın “O” olarak sürekli veren; canlı, irade sahibi ve kimlik sahibi bir “Varlık” olduğunu kavrayamaz.

“Ben-O” ilişkisinde, ihsanın cömertliği idrak edilmeye başlanır. Mutlak Varlık, “O” olarak, var olanlar ve insanın başına gelen olaylar aracılığıyla gönderdiği açık ya da gizli anlam ve değerlerle kendini duyurur. Asli dil içinde kurulan hakiki iletişim, insanın idrakiyle somutlaşır ve onu terbiyenin ötesine taşıyarak edebin olgunlaşmasına götürür. Bu bakımdan “Ben-O” ilişkisi, Mutlak Varlık’la kurulan bağın gerçek anlamda yerli yerine oturduğu bir düzeyi ifade eder. Mutlak Varlık’ın ihsanı süreklidir. Bu bağ kurulmuş olsa bile, iletişimin derinliği artmaya devam eder. İnsan yükseldikçe, Mutlak Varlık’ı tanımanın derinliği de artar. Bu tanıma süreci her seferinde, kendini tanıtanın “O” olduğunu yeniden gösterir. Sağlam bir rabıta içinde derinleşen bu tanıma, “Ben-O” ilişkisini daha ileri bir aşamaya taşıyarak “Ben-Sen” irtibatına ulaştırabilir.

“Ben-Sen” rabıtasında, asli olarak sürekli akan ihsan hem karşılıksız verme hem de güzellik boyutlarıyla idrak edilir. “O” olarak karşılıksız veren Mutlak Varlık’ın güzelliği, böylece somut yollardan müşahede edilebilir. Vahiy Düşüncesi’nde “Ben-O” irtibatında Mutlak Varlık’ı dinleme ile başlayan süreç, “Ben-Sen” rabıtasında müşahedeye doğru gelişir. “Ben-O” ilişkisinden “Ben-Sen” düzeyine doğru bir yükseliş vuku bulur. Yükselişin daha özel bir boyutu ise, “Ben-O” ilişkisinden gelen tebliğ ile “resul”ün müşahede edilmesidir. Bu nedenle güzelliğin müşahedesi, öncelikle resulün müşahedesi olarak ortaya çıkar. Sonuç olarak, “Sen” diye hitap edilen Mutlak Varlık’ın güzelliği, bu süreçte somut bir tecelli olarak idrak edilir.

Demek ki Vahiy Düşüncesi yolunda, peygamberliğin somut anlamı, Mutlak Varlık’la kurulan “Ben-Sen” irtibatında zuhur eder. Ancak “Ben-O” rabıtası, dinlemenin olgunlaşmış hali olan bir şuur durumunu ifade ettiğine göre, peygamberlik genel anlamıyla zaten Mutlak Varlık’ta zuhurda olmalıdır. Mutlak Varlık, ayetlerini gönderirken kendi kendisinin resulüdür. “Ben-O” ilişkisinde ayetleriyle konuşan tüm mevcudatta konuşan “O”dur. Eğer “O” mevcudatta konuşmuyorsa, bütün varlıkta konuşmanın kendisi olan asli dil kime bırakılmıştır? Vahiy, belli bir zaman veya tarih ile sınırlandırılamaz. Çünkü Vahiy, Mutlak Varlık’ın bütün zamanlarda ve bütün varlıkta süren kesintisiz kelamıdır. Var olan her şeyde ve her olayda iz olarak, iradesi ve bilgisiyle zuhur eden Mutlak Varlık’la iletişim, katı kurallara veya beşer yapımı yasalara bağlanamaz ve belli bir zaman aralığına hapsedilemez. “Ben-O” irtibatında, Allah’ın bütün mevcudatı kuşatacak kadar geniş olduğu idrak edilir. Bu idrak, duymanın köklü bir dönüşümünü ifade eder. Kişi, Mutlak Varlık’ın her şeyi kapsayan varlığını idrak ederek velayete doğru adım atar. Bu aşamada “O” konuşur, yani eleştirir, affeder, yönlendirir ve hatta daha pek çok ilişki biçimi somut olarak fark edilir. Ancak “O”nun konuşmasını insan “Ben-O” irtibatında tek başına öğrenemez: “Ben-O” irtibatından duyduğunu kendisine açıklayacak olan “Ben-Sen” rabıtasındaki peygamberin müşahedesi gereklidir. Duyma ve müşahede birbiriyle iç içe geçerek kesin bir idrake varırlar. Dolayısıyla özel anlamıyla peygamberle bağlantı olmadan genel olarak Vahyi idrak etmek mümkün değildir. Duymanın sağlamlığı müşahede olarak gelecek idrakin kendisine bağlıdır. Sıklıkla, hakikatin ayet olarak bir an duyulup, sonra beşerce unutulmasını engelleyecek olan “nazir” olan resuldür, özel anlamıyla peygamberdir. Müşahede “nazir” resulün gözetlediği ilişkinin istikrarıdır: Aşk!

Vahiy Düşüncesi bakımından somut yaşantı ve Mutlak Varlık’la ilişkisi koparılmış her ilah anlayışı puttur. Vahiy Düşüncesi düşüncedeki ve dildeki inkılap yoluyla, putperest anlayışlardan uzaklaşarak, ezeli-ebedi ve şu an yaşayan kudret ve ilim sahibi Mutlak Varlık’ın kimliğini idrak etmenin kapısını açar. Vahiy Düşüncesi, şahitliğin şanıdır, her insan O’nun yüksek şuur durumundaki şahitliğine davet edilmiştir. Şahitlik, bitmeyen bir iletişim, alış-veriş ve muhabbettir. Bu iletişimde kul, gönül rahatlığıyla duasında hitap ettiği Varlık’a “Rabbim” diyebilmiştir. Kulun hitap etmesi ve O’nun verdiği cevabı idrak etmesi beklenir. Dua, bu iletişimin başladığı vesiledir, yöneliş ve hitap olarak, kulakların ve gözlerin hakikate açılabileceği bir umudu her zaman içinde taşır.

Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir