
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
(Enbiya, 107)
Vahiy düşüncesi açısından “Ben–Sen” irtibatı, hakikatin müşahede edilen yönünün cemalidir. “Peygamberlik” kategorisinin somut tecellisi bu irtibatta tahakkuk eder. Bu ilişki, peygamber ahlakının hayatta gerçekleşmesiyle mümkündür. İnsan peygamber ahlakıyla ahlaklandığında “Ben–Sen” irtibatı da tahakkuk etmiş olur.
Tahakkuk eden irtibat, külli bir gerçekleşmeyi ifade eder. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz bütün irtibat biçimleri de bu anlamda külli niteliktedir. Bu nedenle terminolojik açıdan irtibat ile tecrübe arasında bir ayrım yapmalıyız. Tecrübe, tek tek şeylerin deneyimine dayanırken, irtibat, külli ilişkileri ifade eder. İrtibat, rabıtanın insanı bütün varoluşuyla kuşatmasıdır. Bu yönüyle, zorunlu olarak kısmi kalan tecrübeden ayrılır. Çünkü irtibatta rabıtanın etkisine girmeyen hiçbir şey kalmaz. Her şey, kendisini yöneten rabıta aracılığıyla görünür.
Kısaca hatırlatmak gerekir ki, insanı tek bir tecrübeye indirgeyen anlayış modern totaliter düşüncenin ürünüdür. Oysa insan varoluşu, Mutlak Varlık’la çok boyutlu ilişkiler içindedir. İnsanın Mutlak Varlık’la kurduğu irtibatın bu çok yönlü boyutlarının olumsuz anlamda yoksullaştırılması modern döneme özgüdür. İnsanı dünyevi düzlemde, nesnel bir “Ben–bu” ilişkisine indirgeyen modern bilim anlayışlarının, onun aşkın ve yüce boyutları karşısında cahil kalması da gayet normaldir. Nitekim modern çağda doğaya ve insana yönelen saygısız, hoyrat, hırçın ve sömürgeci politikaların tarihi, adeta çağdaş bir cahiliye dönemini andırmaktadır. Bu bakımdan modern dönem, Mutlak Varlık’a dair derin bir cehaletin kültür tarihi olarak da okunabilir.
“Kültür” kavramını, Anadolu Mayası adlı eserinde Yalçın Koç’un kullandığı anlamda, yani dışsal oluşu ve “birlik” fikrinden uzaklığı bakımından “tecrübe” manasında ele alıyoruz. Kültür, dışsal ve tecrübi bir alan olarak kaldığı sürece insanın asli kimliği hakkında kesin bir cevap veremez. Koç’un sözünü ettiği “asli kimlik” idrakine ulaştıracak mayalanma ise, açıkça göstermeye çalıştığımız üzere, Vahiy düşüncesiyle gelen kelâmın inkılabıyla mümkün. Bu mayalanmayı başlatan ise “Ben–Sen” irtibatında ortaya çıkan ve Mutlak Varlık’ın asli kimliğinin zuhuru olan peygamberdir. Mutlak Varlık’ın asli kimliği, insanın varoluş sırrında rahmet olarak tecelli eder. Bu rahmet de peygamberden akan vahiydir. Vahiy, farklı coğrafyalarda çeşitli biçimlerde akarak yoluna devam etmiş ve edecektir. Bu sebeple herhangi bir coğrafyanın mutlak üstünlüğünden söz edilemez. Ancak tarih boyunca bazı dönemlerde belirli coğrafyalarda yoğunlaşmalar meydana gelmiştir. İnsan peygamber yolunda kâmilen “var” olduğu sürece akış hâlindeki “Kevser” havuzu kesilmez. “Kevser”, dikey boyuttan yatay boyuta akan ilmî akıştır. Gök-yüzünden (semadan) yer-yüzüne (arza) nüzul eden bir akış… Buna karşılık yer-yüzünden gök-yüzüne yükseliş ve ardından yeniden yer-yüzüne iniş şeklinde birbirini tamamlayan iki hareketten söz etmek de mümkündür.
Açıkça görülmektedir ki insanın bütün varoluşunun asli anlamı, yani asli kimliği, modern dünyevi bilimler tarafından açıklanamaz. Çünkü her modern bilim, külli olan yerine belirli bir nesnel alanı araştırma konusu yapar. Bu yüzden insan varoluşunun bütünlüğüne dair bir cevap veremez. Vahiy Düşüncesi ise insanı külli olarak ele alır. Onu “Ben–O” irtibatındaki yer-yüzünden “Ben–Ben” irtibatındaki gök-yüzüne yükselten düşünce ve dilin zuhuru olarak ortaya çıkar. Bu sebeple, düşüncede ve dilde kurduğu rabıtanın yüksekliği bakımından modern bilimlerin sınırlarını aşan bir ufka sahiptir. Modern bilimler, Vahiy karşısında ontolojik statüleri gereği daha aşağı bir düzlemde kalırlar. Bununla birlikte, Vahiy’den gelen feyizle “Ben–bu” ilişkisinin darlığından kurtulmaları mümkündür. “Kevser” akışı sürdüğü sürece Vahiy, bilimlere asli kimlikten gelen yardım elini uzatmayı sürdürür. Nitekim modern bilimlerin düştüğü dünyevi karanlıktan onları çıkarabilecek yegâne yol da Vahiy’den doğan bu ışık kaynağıdır.
Işık kaynağı mecazı, Plato’nun “güneş ışığı” benzetmesi anlamında anlaşılmamalıdır. Kastedilen, ışığın kaynağındaki “Nur”dur. “Nur”, ışığın da karanlığın da kaynağı olan mutlak birlikteki asli kimliktir. Bu bakımdan Mutlak kimlik, ışığın ortaya çıkışından önce olduğu gibi karanlıktan da öncedir. Platon’un ve ondan beslenen bütün felsefe geleneğinin temel problemi, Mutlak Varlık’ın bu asli kimlik huzuruna ulaşamamış olmasıdır. Felsefe, bütün türevleriyle Mutlak Varlık’ın asli kimliğine karşı cahil kalmıştır. Bu sebeple felsefe tarihi, asli kimliğin huzuruna varamayan düşüncelerin tarihi olarak da okunabilir. Nitekim filozofların Mutlak Varlık hakkında gerçek bir müşahedeye ulaşabildikleri de söylenemez.
Platonculukla birlikte felsefeye damgasını vuran “güneş” mecazı, “mutlak kimlik” hakkında bir şey öğretmez, aksine O’nu mecazen örter. Mutlak kimlik örtüldükçe, şeylerin özüne yöneldiği sanılan “nelik” sorusu ortaya çıkar. Filozof, hakikat karşısındaki göz kamaşmasına rağmen O’nu görüyormuş gibi konuştuğunda, dünyevi dil içinde ancak bir “dil kalpazanı” haline gelir. Bu bakımdan Yalçın Koç’un filozof için kullandığı bu ifade yerindedir. Cedel içinde başvurulan dil oyunları bu boşluğu dolduramaz. Felsefede hakikat hiçbir zaman müşahede edilmemiştir, olsa olsa bir anlığına işaret edilmiş, ardından mecaz içinde kaybolmuştur. Eğer bugün “post-truth” denilen bir çağdan söz ediliyorsa, felsefe bundan doğrudan sorumludur.
Şimdi düşünce yolumuza geri dönelim ve “Nur”dan bahsetmeye devam edelim. “Nur”, yer-yüzünün (arz) ve gök-yüzünün (sema) -ki bunlar aynı zamanda dikey yükselişin güzergâhlarını ifade eder- kaynağı olan Zât’tır. Zât ise mutlaklığı bakımından düşünülemez. Zât’ı mutlak manasında kavramak beşer için mümkün değildir. Ancak Zât, mutlaklığından nüzul ederek kayıtlanır, irtibat içinde cemalini gösterir ve böylece “Sen” hitabında tanınabilecek bir lütuf ihsan eder. Bu sebeple “peygamberlik”, Mutlak Zât’ın kayıtlılıkta tanınması için zorunludur. Peygamberi tanımayan, hakikat hakkında hiçbir şey öğrenemez.
“Nur”, kendisini insan aracılığıyla tanıtıyorsa, burada insanın “Nur”a gark olmuş “İnsan-ı Kâmil” olması gerekir. Bütün peygamberler, insaniyetin kâmilleri olan “Nur” tecellileridir. Esasında “aşk” denilen külli hâl, “Nur”un her yerde kendini açan cemaline yapılan şahitliktir. Şahitliğin en zirve mertebesidir.
Şahitlik, “Ben–Sen” irtibatında peygamberle tecelli eden “Nur” yani Zât’ın müşahedesi olduğu için “aşk” rabıtasını başlatır. Külli bir hâl olan “aşk rabıtası”, kendisi dışında hiçbir şey bırakmaz, gayrıyı eriterek muhabbetin ulaşmadığı yer kalmaz. Bu anlamda evrensel (külli) insan, asıl olarak “Ben–Sen” irtibatında zuhur eder. Evrenselliği mümkün kılan tek imkân, muhabbetin kuşatıcı genişliğidir. “Ben–Sen” rabıtası, peygamberin cemalinin müşahedesiyle başlayan külli aşk yoludur. Daha önce “aşk iradesi” dediğimiz şey de budur: Dünyevi arzulardan sabırla ayrılarak cemal şahitliğine yönelen cehd.
Müşahedenin rabıta içinde daha kâmil bir tecellisi vardır. Biz buna “Ben–Sen” rabıtasının içindeki “Ben–Ben” irtibatı diyoruz. “Ben–Ben”, aşkın en olgun halidir. “Ben–Sen” irtibatıyla başlayan rabıta, “Sen”in Zât cemalinde fani olduğunda artık “Ben” yalnızca “Sen”dir. Bu mertebede peygamberlik ahlakıyla ahlaklanmanın zirvesi, “Ben”in, peygamberin “Sen”inde fani olmasıdır. Asıl anlamıyla halifelik bu makamda başlar. Yeryüzünde “tek-bir” halife vardır. “Tek-birlik”, bütün içinde birlik demektir. Bu halife, peygamber ahlakıyla ahlaklanmış olandır. Aynı zamanda gök-yüzünden yer-yüzüne inmiştir. Çünkü “Ben–Ben” irtibatında fani olan halife, Zât’ta fani olarak yeniden yeryüzüne dönebilir. Bu dönüş, yer ve gök birlikteliğinin kemalidir. Böylece vahdet, yer ve gök birliği içinde “Nur”un cemaline şahitliktir. “Nur”, bütün varlıkta tecelli eder ve halife olan İnsan-ı Kâmil’de kendi veçhini gösterir. O, Zât’ın sayıyla ölçülemeyen ve hiçbir tekniğe sığmayan rahmet tecellisidir.
Hiçbir bilim, sanat veya teknik bu rahmet içindeki insan zenginliğine ve asaletine ulaşamaz. Bunların hepsi, peygamberden gelen dikey boyut açılmadıkça öksüz ve yetim kalır. Bu mertebeler insana ancak “peygamber” yolunu takip ederek açılır. “Ben–Ben” irtibatında başlayan rabıta, “Ben–Sen” müşahedesinde “Sen”de “O”lmaya varır. “Sen”de “O”lma, insanın kendisinden üretemeyeceği, Zât’ın lütfuyla gerçekleşen bir açılımdır. Aynı zamanda bu, rabıtanın derinleşmesiyle kazanılan bir cehd sonucudur. Rabıtanın derinleşmesi, “Ben–Ben” düzeyinde zuhur eden “Biz” bilincine dönüşür. “Biz”, saf hâliyle açığa çıkan ve “Zât” mertebesine ulaşanların birliğidir.
Meontoloji kitabımdaki, üzerinde hâlâ düşünülmesi gereken bir ifade şöyledir: “Aynı durumu “Ben” için de düşünelim. “Aşk” gerçek atılımını benlik yok edildiğinde gösterir. “Ben” bir parça, bizi örten bir hicaptır. Onun için, “Ben” yok edilince aynı hayalde “Saf Biz”e yer açılır. “Saf Biz” artık sadece bir toplumsallık olarak çoğul bir insan topluluğuna verilen ad olmaz. “Saf Biz” kişide bütün evrendir, bütün şeylerdir ve bütünün, birliğin kendisidir. Aşk işte bu bütüne ve birliğe ulaşmaktır. Bu kabiliyete sadece insan sahiptir.” (S:54-55)
Öyleyse kesin olarak, insanın insan olma asaleti, felsefede ezbere bir nakarata dönüşen “rasyonel hayvan” (animal rationale) tanımından değil, peygamberlik yoluyla açılan “aşk” yolundan gelir. Aşk, “Nur”un bizzat kendisinin saf tecellisi, yani hakikat olarak zuhuru ve bütün dünyevi arzulardan ve zincirlerden azade külli bir hakikattir. Tarih boyunca, bazı istisnai dönemler dışında, insanlık bu mertebenin idrakine tam olarak ulaşamamıştır. Peygamberlik yolu ise insanın asil kimliği bakımından hem kökeni hem de geleceği, en yüksek hakikat ve anlam boyutudur. Mutlak Varlık’ın bütün zenginliği ve asaleti bu yolda açığa çıkar. İnsan, insan olma şerefine tarih boyunca yalnızca bu yol üzerinden vasıl olmuştur. Bu zeminde “Saf Biz” zuhur eder. Hakiki barış, selamet ve huzur ise ancak bu “Saf Biz” ile mümkündür.
Dr. Ali Sait Sadıkoğlu

