
İnsan tarih boyunca yaşadığı zamanın ötesinde bir dünyayı, kurgulanmış bir evreni, kendisi için yeni bir gerçekliği arayan bir canlı… Düşünür, aklıyla ayırt eder, fikir sahibi olur, bozar, değiştirir, yeniden bozar, eskidiğini düşündüğü her ne varsa onu yenileme eğilimindedir ve bunu yaparken çeşitli etkiler altında olduğunun bilincinden uzak, deyim yerindeyse bu eylemlerini bir saflıkla yapar. Distopya ya da zamanın, mekânın ve varlığın yeniden üretilmek istendiği o bulanık evren fikri kimi için yeni dünyaların keşfi iken kimine göre bir tür kıyamet senaryosunun temsilini işaret eden varsayımlar zinciri olarak önümüzde durur. Kurgudaki gerçekliğin distopya için bir anlamı olup olmadığını tartışabiliriz fakat varsayımlar zincirine zemin bulmaya çalışan distopik anlatı sanırım gerçekliği yeniden üretme iddiasını da taşıyor.
Gerçeklik dediğimiz zaman aklımızda neler canlanıyor bir düşünelim. Sözgelimi hemen her gün okula yahut işe giderken ve sosyal hayatımız içerisinde olup biten her ayrıntıyı içine alan devasa bir aynayı içeren görüntü gibi düşünebiliriz. Yahut yaşadığımız zamanı çevreleyen durumların, olayların bir bütünü şeklinde de okunabilir gerçeklik. Fakat tüm bunlar gerçekliği tam manasıyla vermez. Çünkü onu biricik kılan ya da gerçeğin gerçekleşmesini mümkün kılan şey duyularımızdır. Temas ettiğimiz, izlediğimiz, tattığımız her ne varsa somutlukları bağlamında değil içerdikleri anlam ve metafizikleri ölçüsünde gerçekleşir. Bu da duyularımızla mümkün kılınan bir zemini inşa eder. Söz konusu duyularımız olunca onları manipüle eden, zorlayan ve hatta dönüştürüp başkalaştıran bir dünyada yaşadığımızın da farkındayız. Bu farkında olma durumu algıladığımız gerçekliği koruma altına alsa da yeni çağın ürettiği okuma ve görme biçimleri tarafından sürekli tehdit altında.
Distopya yahut distopik dünyaların vadettiği gerçekliğin ilk aşamada insanın yaşadığı bu kısmî savaş durumundan çıktığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü tehdit altında olduğunu düşündüğümüz duyularımızı korumaya yönelik bir takım zihnî savunmalar geliştiriyor ve etkisinde yaşadığımız hazır kalıpların ve yönlendirmelerin varlık bulduğu yerde onları bir biçimde yok ettiğimizi düşünerek kendimizi rahatlatıyoruz. Hâlbuki zihnimizin bir yerlerinde bastırılmış şekilde yeniden uyanacağı günü bekleyen yönetilmeye ayarlı alışkanlıklar yeni kimlikleri, farkında olunmadan sahiplenilmiş duyguları bize deyim yerindeyse şırıngalar vasıtasıyla enjekte ediyor. Bu savaşın toplum düzeyinde gerçekleşmesi hali ise kurulan simülasyon ağı üzerinden distopyaya kapı aralıyor. Böylelikle her bireye ait bir distopik gerçekliğin oluştuğu görüşünü masaya koymamız gerekiyor. Söz etmek istediğim şey, tek bir distopyanın olmadığı, herkesin kendisine ait bir evren içinde yeniden şekillendirildiği post-teknoloji hegemonyası ve onun ürettiği kültürel nesnelerin neye karşılık geldiğini doğru biçimde anlamak.
Yarı Kurgu Yarı Gerçek
Soru şu: Distopyayı mümkün kılan nedir? Bu süreç yaşadığımız anın içindeyken hâkim algıya kafa tutmakla mı başlıyor, yoksa yeniden üretilmiş, yarı gerçek yarı kurgu bir dünyanın istenci mi? Edebiyatla toplumun kurduğu ilişki ya zayıf ya da arızalı. Tarih bilincimiz eksik. Meseleyi kültürel hegemonya üzerinden okuyacak olursak sanatla kurduğumuz bağ çoğu zaman bize ait değil. Kültür ve onun ürettiği her şeyin insanı ve insanların da tesis ettikleri değerler, anlamlar ve bağlar üzerinden toplumu inşâ ettiğini kabul edersek edebiyatın, tarihin ve sanatın gösterdiklerini biricik olarak kabul etmek zorunludur.
Bu zorunluluk durumunun, üç sacayağını temellendirememiş toplumlarda zayıflamış hatta kopma noktasına gelmiş olduğunu kabul edebiliriz. Kendisi istediği için karar verebilen, tercih etmeyi öğrenip hayatını kendi değer ve ölçüleriyle sahip olduğu inanç kodlarıyla, doğal şekilde yaşayanların simülasyon kalıplarına girmeyeceği açık. Fakat ne yazık ki toplumun büyük çoğunluğu kurgulanmış distopik haritaların içine hapsedilmiş olduğunu birkaç roman okuyup film izledikten sonra “Aaa, işte yaşadığımız şey tam olarak bu!” deyiveriyor. Bu da bir yutturmaca biçimi bana kalırsa.
Edebiyatın gücü sayesinde her ne kadar onunla kurulan ilişki arızalı da olsa bir distopik anlatının gösterdiği yolun okurdaki çıkarımı önce hapsedildiği haritayı fark etmekle başlıyor. Sonrasında içine konulduğu yapay hayat alanlarının sınırlarını nasıl geçebileceğini tartışmaya açıyor. İhlaller başlıyor. Her ihlalde başına bir yumruk iniyor. Bugünün dünyasında finansal köleler haline getirilmiş olmamız başlı başına bir distopya iken halen hakikate ne kadar uzak ne kadar yakın olduğumuzu tartışıyoruz. Bu sonu kestirilemeyen bir kavgayı başlatırken varsayılan simülasyon ağının vatandaşları kimler sorusunu da masaya taşıyor. Bizler içinde yaşadığımız toplumun düzeni, normları ve karakteri üzerinden hareket ediyoruz. Verilen ya da edinilen, kazanılan statüler, sosyal bağlar ve kültürel akrabalıklar ne kadar düzgün ve muntazam tesis edilmişse o kadar korunaklı olduğumuzu düşünüyoruz. Gerçekten öyle mi?
Zaman, Mekân ve Boyut
“Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.” Baudrillard, Simülarklar ve Simülasyon kitabında similasyonu böyle tanımlıyor. Bu tanımla göstermek istediği çok açık. Gerçekliğin kopuşunu hatta kaybolduğunu söylüyor. Yani kaybolan gerçeklik üzerinden yeniden kurulduğu söylenen her ne varsa zamansız, mekânsız ve boyutsuz bir karanlığa işaret ediyor. Gerçekliğin askıya alındığı yerde zamanın ve zamanın işlemediği yerde mekânın varlığı tartışmaya açıktır. Bu tartışma bizi bahsedilen gerçeklikten kopuş sonrasında nereye götürüyor diye soracak olursak Baudrillard’ın beşeri kültürde bunu anlamamızı sağlayacak bazı göstergeler olduğunu söylediği meseleye geliriz.
Nedir bu göstergeler? Bu göstergelerin dört evrede geliştiğini görürüz. Birinci evreye baktığımızda göstergelerin, yani sözcüklerle imgelerin gerçekliğin yansımaları olarak geliştirildiğini görürüz. İkinci evrede, göstergeler hakikati allayıp pullamaya, abartmaya ve neredeyse bozmaya başlarlar. Tüm bu bozulmalara karşın gerçeklikten tam olarak ayrılmadan gerçekliği bir biçimde yansıtmaya devam ederler. Üçüncü ve dördüncü evrelere geçildiğinde şunu görürüz: Göstergeler ve simülasyon gerçekliğin yerini alır ve bunların sonunda sembolik bir topluma geçildiğini anlamış oluruz. Ortaya çıkan bu toplum bize sembollerle göstergelerin gerçeklikle ilişkisinin keskin biçimde koparak ayrıştığının ve toplum bağlamında insan ilişkilerinin sembolik olarak kaldığı taklit toplumunu meydana çıkarır. Bu toplum kendi zamanından kopmuş yahut koparılmış kabul edilebilir. Bir tür hakiki mekândan uzağa itilmiş halde bir belirsizlik kavanozu içinde durur.
Distopya ve karşısında duran ideal dünya anlatısı fikri olarak ütopya, simülasyonlar üzerinden okunabilir mi? Ya da soruyu şöyle de sorabiliriz: Bizi gerçeklikten ayrıştırarak koparan simülasyonların birer distopya olduğu fikri ne ölçüde gerçek olabilir? Kültür, kültürü oluşturan tarih, tarihin ortaya koyduğu insan; Filmler, romanlar, kadim anlatılar bağlamında toplumların konumlandırıldıkları yer tam olarak nerede başlıyor ve bitiyor?
İlk insan ve ilk peygamber, yol gösterici olarak Hz. Âdem’den (a.s.) günümüze hakikatin, anlamın, kendi biricik gerçekliğini arayan insana öğretilen en duru şey kulluk bilinci olduğuna göre dünya kavanozunda oyalanan ama sadece oyalanan insanın bir distopyaya kurban edildiğini, dışında kalıp bu duru bilinci muhafaza edenlerin ise kendi gerçek yurtlarında yaşadıklarını görmek çok zor değildir. Çünkü zaman bu duruluğu kimlik haline getirmişleri bulanıklık sahasından ayrıştırarak öze ulaştırır.
Mehmet Erikli

