
İnsan nakıs bir varlıktır dediğimde hem doğru bir şey söylemiş hem de insanı diğer varlıklardan ayıran bir özelliğin altını çizmiş olurum. İnsan nakıs yani eksiktir ama bu eksikliğin de farkındadır. Bu özelliği ile hayvanlardan ayrılır. Eksikliğin farkında olmak, eksiliği gidermek için bir imkân. Amaç, insanın kendinde eksikliğini hissettiği noksan şeyi tamamlamak için yöneldiği gelecek zamandaki imkânın ta kendisidir.
Amaç, geleceği işaret eder. Şimdide eksikliğini hissettiğimiz şeyi geçmişin tecrübesiyle gelecekte ulaşacağımızı düşünür ve harekete geçeriz. Yani amaç şu an sahip olmadığımız ama gelecekte olmasını istediğimiz durumlardır. Böylece hayata tutunur ve günlerin sessizce üzerimizden geçmesini dert etmeyiz. Çünkü her geçen an, bizi amaca yaklaştırır. Gelecek, amaç sayesinde gelmesini istediğimiz ve şimdiyi anlamlı kılan zaman halini alır.
Amacın kaynağı, insanın kendine yetmemesinin farkındalığı ve bulunduğu halden hoşnut olmamasıdır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran bu huzursuzluk, olan ile yetinmeyen, sürekli olması gerekene doğru yönelen bir seyrin doğmasına sebep olur. Böylece olandan olması gerekene giden yolda amaçlar devreye girer. İnsan, harekete geçiren bu amaçlar sayesinde geleceğe yani umuda doğru yürürken aynı zamanda kendi istikametini de belirlemiş olur.
Her amaç insanı dönüştürür. Amaç uğruna eyleme geçmek, dönüşümü bizzat davet etmektir. İnsan, koyduğu amaçlar sayesinde kendine yakından bakma ve kendiyle yüzleşme imkânı bulur. Bu süreçte yön ve yanısıra kimlik de edinir. Gelecekte elde edilmek istenen şey, şimdiyi biçimlendirir. İnsan, daha amacına ulaşmadan, sırf o yolda yürüdüğü için dönüşmeye başlar. Bu noktada, amacın ne olduğu hayati anlam kazanır. Maddi tatminlerin amaç haline gelmesi, insanı daraltan ve onu eşyaya mahkûm eden bir kimlik oluştururken, kemâle ermek, hakikate ulaşmak, kendini tamamlamak gibi amaçlar ise insanı derinleştirip yüceltir.
Her yeni gün yeni amaçları muştular. İnsan amacı ile hayata dâhil olur, amacı ile kişiliğini oluşturur ve hatta amacı kadar değeri olur. Çok mal ve mülk sahibi olmak, rahat yaşamak, her türlü hazzı tatmak amaç olduğu gibi hakikate ulaşmak, kemale ermek, mutlu olmak ve daha adil olmak da amaçtır. İlk saydıklarıma alt amaç, ikincilere ise nihai amaç diyebiliriz. Fakat insan nakıs olduğu için alt amaçları nihai olarak görüp hayatı bu minvalde yaşayabilir ki tarih bunun kanıtıdır. Biyolojik ihtiyaçlar ve dolayısıyla biyolojik amaçlar ne kadar tatmin edilirse edilsin insanı ontolojik olarak tatmin etmez. Bu sebeple insan nihai amaçlara yönelir. Yahut nihai amaçlar yerine tanınmak, beğenilmek, şöhret sahibi olmak gibi amaçlarla nihai amaçların sesini kesebilir.
İnsanın hakiki gayesi, bir boşluğunu doldurmaktan öte bütünleşmek ve anlama ermektir. Felsefe ve irfan geleneği böyle söylüyor. Bu anlam geçici hazlarda kendini göstermez. Kalıcı değerlerde, iyilikte, adalette ve hakikatte belirir. İnsan ancak bu yüce amaçlara yöneldiğinde, eksikliğini zayıflık olmaktan çıkarıp yükseliş için merdiven kılabilir.
Her amaç, bir ihtiyacın, eksikliğin çocuğudur. Bu eksiklik, insanı amaçlar kapısına götürür ve kapının aralanmasıyla birlikte arayış başlar. Arayışın başlamasıyla eş zamanlı olarak dönüşüm de yüzündeki peçeyi açar. Amaca giden yol, insanın kendisini şekillendirdiği süreçtir. Bu sebeple neyin peşinde koşulduğu son derece önemlidir. Çünkü insanın elindeki tek gerçek sermaye, hayatıdır. Hayatın ana özelliği ise tekrarlanamamasıdır. İnsan, hangi amaca yönelirse yönelsin, aslında kendini o amaçla belirler. Düşük gayeler ruhu daraltır, yüce gayeler genişletir. Nihayetinde insan, ulaştığı hedeflerden çok, uğruna yürüdüğü hedefler kadar insandır. İnsanın gerçek değeri de sahip olduklarıyla ölçülmez, kendisini adadığı anlam ile belli olur.
İnsan eksiktir ve tam da bu yüzden amaçlar edinir, kendine hedefler koyar. Tanrı ise mutlak kemâl ve mutlak yeterlilik sahibi olduğu için herhangi bir amaca muhtaç değildir. Zira amaç, noksan olana mahsustur. Amacın varlığı, eksikliğin varlığına işaret eder. Bu bakımdan insanın kemâle ermek gibi yüce bir amaca tutunması, Tanrı’ya benzemek isteği olup erişilebilecek en üst ufku temsil eder. İnsan, ancak bu yüce gaye sayesinde kendi sınırlılığını mahkûmiyet olmaktan çıkarıp, yükseliş imkânına dönüştürebilir. Böylece amaç, insanın varlığını aşan, aşkın olana doğru çağıran davete dönüşür.
Sulhi Ceylan

