
Sanılanın aksine şiirle rabıtam çok zayıftır. İyi şiiri, diğerlerinden ayıramam. Şiir, hayatımın bazı kesitlerinde açık arazide sağanak yağmurdan kaçarken sığındığım mağara oyuğu vazifesi gördü. Böyle zamanlarda da çoğunlukla şiirde anlam arayışına girmeden hissiyata tâbi oldum. Gerçekte evim olmayan o güvenli yerde, yağmurun dinmesini, kara bulutların dağılmasını bekledim.
Uzaklarda okurken beni teskin eden iki eylemden biriydi şiir okumak. İlki sebepsiz yürümek… Özellikle gece vakti çöken hüznü dağıtmak için önünü ardını düşünmeden kendimi dışarı atar, dizlerime kadar birikmiş karlara bata çıka yürürdüm. Tehlikeli bir rahatlama yöntemiydi bu. Dazlaklar denen Rus milliyetçileri, ırkına ülkesine bakmaksızın gördükleri her yabancıyı araya alır, bir güzel pataklarlardı. Obninsk’in karanlık caddelerinde ağaçlar arasında duyduğum her sesten ürkerek yürürken bir taraftan da bu kaldırımları geçmişte kimlerin arşınladığını hayal ederdim. Mesela yurt binasının bulunduğu caddeye adını veren Igor Kurçatov, ilk nükleer güç santralini yapan adam. Okuduğumuz Mephi üniversitesinde dersler vermiş, araştırmalar yapmış. Muhtemelen nükleer enerjiye dair bazı sorunları şu an yürüdüğüm yollarda düşüncelere dalarak çözmüştür diye hayallere dalardım. Yeryüzünün seyrine bakın ki, aynı toprağa ayak basan insanların unvanına, ismine cismine bakmadan herkese eşit cömertlikte sunuyor nimetlerini. Bu düşüncelere dalmışken ağaçlar arasından bir çıtırtı duymuştum bir keresinde, o kadar korkmuştum ki gece yarısı yabancı bir ülkede, beni bir başıma dışarı koşturan varoluş sancılarım görünmez olmuştu bir anda.
Gece yürüyüşlerinde korkutsa da gündüzleri Obninsk’teki en güzel (belki de tek güzel) şey ağaçlarıydı. İlkbahar aylarında görmeliydiniz, yeşil, sarı ve kırmızının envaı tonlarında taze açılmış yapraklar yağmurla ıslanır, peşinden çekingen süzülen güneş ışıklarıyla parıldardı. Göle pikniğe giderdik. Obninsk’teki tek su birikintisi. Suyun daraldığı yerde küçük ve zarif bir köprü vardı, ahşaptan yapılma. Gölün çevresinde ağaçlar daha seyrekti. Burası diğer her yerden daha huzurlu gibiydi ama sebebini o zamanlar tespit edemiyordum.
Sonbaharda ise yaprakların ömrü, toprağı örtmek üzere nihayete ererdi. ‘Zolotaya mesitsa’ derdi Ruslar, altın ayları yani. Asfalt hariç her yeri kaplayan sarı yapraklar masal diyarında hissettirirdi, başınızı kaldırıp nerede olduğunuzu hatırlayana kadar.
İlk yıl aralıksız dokuz ay kalmıştık orada, ara tatilde Türkiye’ye gelme imkânımız olmamıştı. Bu süreçte, tüm sıkıntılara ek olarak anlam veremediğim başka bir bunalma hissi daha yaşıyordum. Tüm doğal güzelliğine rağmen özellikle gündüz dışarı çıkmak, şehrin caddelerinde yürümek ferahlık vermesi beklenirken daha çok bunaltıyordu. Dokuz ayın ardından yurda döndük. Esenboğa havalimanından Ankara merkeze doğru giderken küçük tepelerin yanından geçiyorduk. Tarifi zor bir ferahlama hissettiğimi hatırlıyorum. Obninsk’teki bunalımın sebebini anlamıştım: yükselti yoktu. Şehir hatta ülke o kadar düz ki; sürekli bir kutunun içinde yaşıyormuş hissi veriyordu insana. Sovyet mirası apartman blokları, ağaçlarla neredeyse aynı yükseklikte ve yatayda çok uzunlardı. Gökyüzü hep griydi. Kimseye ispat etme imkânım yok fakat Rusların bu kadar gergin bir millet oluşunun temel nedenlerinden birinin bu olduğuna inanıyorum.
Böylece, gündüz kutu hissinden, gece dazlak korkusundan adamakıllı yürüyüp ferahlayamayınca çareyi şiirlerde arardım. Yürüyüşten şiire kaçışım bilinçli gerçekleşmemişti aslında. Bir demlik çay bitirdikten, Edebifikir’e yazı gönderdikten, Need For Speed’te saatler tükettikten sonra yine rahatlayamayınca sağa sola bakınırken Gün Doğmadan ilişmişti gözüme. Bu kitabı ne zaman satın aldığımı ve neden onca kitap arasından yanımda götürdüğümü hatırlamıyorum bile. Üç yıllık süreçte gide gele küçük bir kitaplık oluşturmuştum. Kesin dönüş yapacağımız zaman Facebook grubundan arkadaşlara haber verip yanımda götüremeyeceğim kitapları isteyenlerin gelip alabileceğini söyledim. Kimse cevap bile yazmadı. Dört arkadaşlarının aynı anda kesin dönüş yapmasının şokunu yaşarken bir de onlardan geriye kalan eşyaları almayı mezarcılık addetmişler. Sağ olsunlar, naif insanlar. Bu kadar kitabı götürecek yerim olmadığını, alarak bana iyilik yapacaklarını söylediğim ikinci duyurudan sonra birer ikişer odaya gelip mahcup tavırlarla hoşlarına giden kitaplardan alıp beni büyük bir yükten kurtarmışlardı. Kitaplara göz gezdirirken yaşadıkları kararsızlığı hayal meyal hatırlıyorum. Sanırım hangi kitapları yanımda götürüp hangilerini orada bırakacağımı düşünürken ben onların bu halinden daha büyük kararsızlık yaşamıştım. Hangilerini getirdiğimi şu an hatırlamıyorum, biri hariç: Gün Doğarken.
Kapakları arasına sığındığım o akşam rastgele bir sayfa açtım. Taha’nın Kitabı denk geldi. Sezai Bey’in bu isimde bir şiiri olduğunu o an öğrenmiştim. Okudukça naneli şeker ferahlığı doluyordu içime. Şairin neden bahsettiğine dair hiçbir fikrim yoktu fakat iyi gelmişti. Sözlerini anlamadığım halde insanı alıp götüren yabancı bir şarkı gibi efsunlamıştı beni. Muhtemelen o sözleri yazdıran, besteyi yaptıran ve belki teganni ederken bile yaşanan acıların dönüştüğü ses parçacıklarının, başka bir zamanda, başka bir coğrafyada benzer acıları tatmış insanların ruhuna yapışması gibi, Taha’nın Kitabı ruhuma dokunuyor, boyasını bulaştırıyor ve nasıl oluyorsa tüm sıkıntılarımın -elbette geçici bir süreliğine- yok olmasını sağlıyordu. Yıllar sonra -tam da bu yazıyı yazarken- aklıma geldi ve konusuna bakınca o günlerde bu şiirle aynı frekansta buluşabilmemizin tesadüf olmadığını anladım.
Yakın zamanda benzer hissiyatı tattıran bir şiir daha var. Arada bir -muhakkak herkes uyuduktan sonra- kapısını çaldığım, içeri buyur edildiğim ve okudukça annesinin koynunda huzurla uykuya dalan bebek misali dünyanın telaşından uzaklaştığım bir şiir: Heyder Babaya Selam. Şehriyar’ın başka bir şiirini ararken denk gelmiş, bir göz atayım derken içinde kaybolmuştum. Yine ilk okuduğumda neden bahsettiğini anlamamış hatta Heyder Baba’nın Haydar Aliyev olduğu zannına kapılmıştım. Türk Konseyi Gençlik Platformu üyesiyken birkaç kez Türk Devletlerine gitmiştik. Azerbaycanlıların 44 günlük savaş dediği İkinci Karabağ Savaşı henüz yaşanmamış ve Karabağ özgürlüğüne kavuşmamışken, Türk Konseyi bünyesinde yapılan gençlik platformu genel kurulu için Nahçıvan seçilmişti. Ev sahipleri için bunun duygusal önemi yüksekti kuşkusuz. Programın da mahiyetini dahil edince, bizi Türk mirası üzerine inşâ edilmiş yerlerde gezdirdiler. Beni en çok şaşırtan şey Haydar Aliyev müzeleriydi. Aslen Nahçıvanlı olan Haydar Aliyev’in evi, sınıfı müzeye dönüştürülmüş. Ayrıca devlet başkanlığı zamanında Nahçıvan’da ziyaret ettiği tarihi mekanların içinde birer Haydar Aliyev müzeciği oluşturulmuştu. Bu hatıralar Şehriyar’ın da ‘Heyder Baba’ derken Aliyev’e seslendiği zannına sebep olmuştu bende. Oysa Heyder Baba, şairin çocukluğunun geçtiği Hoşgenab köyünün yakınlarındaki dağın adıymış. Şiirlerini Farsça yazan Şehriyar, annesinin “Oğlum, halkın seni kendi dilinde de dinlesin” demesi üzerine Azerbaycan Türkçesiyle bu şiiri kaleme almış.
“Heyder Baba, ıldırımlar şakanda,
Seller, sular şakkıldayıb akanda,
Kızlar ona saf bağlayıb bakanda,
Selâm olsun şevkatize, elize,
Menim de bir adım gelsin dilize.”
Şehriyarla tanışmam Serdar Tuncer’in seslendirdiği iki şiir vesilesiyledir: ilki Getme Tersa Balası.
“mene de bakdın o şehla gözüle, men garagün
cür’etim olmadı bir kelme temennaye gelim.”
İkincisi ise Yar Qasidi.
“Her kes sene ulduz deye
Özüm sene ay demışem
Senden sora heyate men
Şirindise zay demişem
Her gözelden bir gul alıb
Sen gözele pay demişem”
Duyguların böylesine ifade edildiği sanırım az şiir vardır.
…
Şiir yazamadığımı lise yıllarımda fark etmiştim. Daha küçük yaşlarda öyküler yazdım fakat nedense ilk şiir denemem lise yıllarıma denk geldi ve ‘bu sular bana derin’ deyip uzaklaştım. Fakat şiir okumaya dair hevesim hep canlıydı. Edebiyat hocamız küçük şehrimizin tek kültür salonunda halka açık bir şiir dinletisi programı tertip edeceğini duyurduğunda heyecanla başvuru yaptım ve seçildim. Okuyacağımız şiirleri hocamız seçmişti. Payıma düşen şiiri çok sevmiştim fakat yıllardır hangisi olduğunu hatırlayamıyorum. Provalara dair zihnimde kalan birkaç kesit var. Heyecanlıydık ve gecenin seyrine dair beklentimiz şöyleydi: edebiyat hocamız Şükrü Erbaş’ın Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? şiirini okuduğunda seyirciler bizi taşlamazsa programın geri kalanı su gibi akıp gidecekti. Öyle de oldu. “Yazarın Ölümü, Beşiktaş ve Mona Roza” başlıklı yazıda bahsettiğim gibi Mona Roza ile tanışmam da o geceye denk gelir.
Önceleri şiirin, tüm haykırış çabalarına rağmen -önce şair için- bir saklanma biçimi olduğunu düşünüyordum. Şimdi bir merhem arama çabası olduğu fikrine daha yakınım. Şehriyar’ın da dediği gibi:
“Şiiridir şehriyarın şii’ri, elinde şemşir,
kim deyer men bele bir şiir ile de’vaye gelim?”
İbrahim Halil Aslan

