
Cüneyt Dal’ın diliyle ilk kez Maraş depreminden sonra Metin Olma Durumu kitabının hasbelkader elime geçmesiyle tanıştım. Kitabı nerede okuduğumu tam anımsayamasam da -Ankara’daydım belki Konya’da- 25 Şubat-6 Mart 2023 arasında okuyup bitirdiğime dair bir kaydım var. Yani depremin üzerinden on dokuz gün geçmiş, ben bazı sebeplerden ötürü şehir değiştirmek zorunda kalmışım ve gündüz zemin ayağım altında kayıp duruyor gibi hissederken gece de zihnim benimle alay ediyor gibi uykularımı bölerken kendisiyle tanışmışım. Bana öyle geliyor ki o zaman kitabı okumaya başlamama sebep olan en büyük etken kitabın adıydı. Öyle geliyor diyorum çünkü pek hatırlamıyorum. Ölmeyi beklerken ölmemiştim ve bunun şokuyla yaşamı yeniden neresinden tutacağıma dair bir fikrim yoktu o günlerde. İçimde oluşan boşluk büyüyüp dururken ben öylece takılıyor, gün geçiriyordum sadece. Yazarın bu kitabı da boşluğun beni yutmaması için sarıldığım tuğlalardan yalnızca biriydi. Kitabın adından mülhem metin olacak, kitabı içinde ne anlatırsa anlatsın bulunduğum durumdan sıyrılmama vesile olacak bir aracı bilecektim. İçimden sessizce aldığım bir karardı bu, o an kitabın bana hizmet edeceğini, bana hizmet etmesi gerektiğini düşünmüyordum. Yaşamaya devam etmeye çalışıyordum hepsi bu. Bu yüzden kitaptan çok mu etkilenmiştim, diline hayran mı kalmıştım? Bununla alakalı bir şey söyleyemem. Zaten konu doğrudan Metin Olma Durumu olmadığı için kitaba yönelik herhangi bir ayrıntı vermemin de burada çok da bir önemi yok. Meselenin benim için dikkate değer kısmı ve yazıya bu şekilde başlayışımın en önemli sebebi Boşluk da Resme Dâhil kitabını elime aldığım anda istemsiz bir şekilde üç sene öncesini yani Metin Olma Durumu’nu okuduğum günleri hatırlamamdı. Bu hatırlayışın kısa bir anımsamadan ibaret olmasını beklerken kitabın adını okuyuşumla zihnim onu Boşluk da Şehre Dâhil olarak çevirmiş, gözümün önünde Trabzon Bulvarı’nda birbiri üzerine yıkılan binaların enkazı belirmişti. Bu enkazın hayalinden çıkıp yazarın kaleme aldığı denemelerini okumaya geçmek ise zamanımı almıştı. Bence her kitap insanı biraz yaralar ya da kabuk bağlamış yaraları cerrahi bir müdahaleyle yeniden açar. Bu yüzden daha kitabın kapağını açmadan geldiğim hâli de düşününce kitabı okurken başıma geleceklerden çekinmiştim okumaya başlamadan önce. Sanmıyorum ki uzun zamandır böylesine tetiklenerek bir kitaba başlamış olayım. Gerçi Boşluk da Resme Dâhil’de yer alan denemeler, yazarın daha önce Edebifikir’de yayınlanan yazılarının derlemesi olduğu için kitabın içeriğine az da olsa aşinaydım. Yazar, genellikle adını duymadığım, yazarı hakkında fikrimin olmadığı kitaplardan yaptığı alıntıların etrafında dönerek bir meseleyi ele alıyor, günlük yaşamından örneklerle üzerinde durduğu düşünceyi renklendirecek bir bağlamı yakalıyordu. Kendisinde hayret ettiğim en önemli nokta ise okumalarının çeşitliliğiydi: Mark Skousen, Elliot Engel, Yalın Alpay, Salih Bolat, Stefan Zweig, Teophile Gautier, Necip Fazıl, Stendhal, Oscar Wilde, Julio Cortazár, Kafka, Albert Camus, Oğuz Atay, Charles Bukowski, Fernando Pessoa, Teoman Duralı, Cüneyd-i Bağdadî, Atâullah İskenderî, Umberto Eco, Henri Bergson… Yazar, yazılarında bu isimler ve daha nicesine atıfta bulunarak edebiyattan, sanattan, sinemadan, günümüz dünyasının çıkmazlarından, insanlığın köşe taşlarından bahsediyordu. Ancak bu konulara değinirken okuru kendisiyle denk tutarak daha çok çay-sigara eşliğinde dostuna bir şeyler anlatıyor gibiydi. Yani meseleyi şuraya getirmeye çalışıyorum. Yazardan çekinmemi gerektirecek bir durum olmadığının farkındaydım. Yine de hiç ummadığım bir şekilde, yazarının da öngöremeyeceği biçimde konuyla uzaktan yakından alakası olmayan bir yerden yaralanmıştım. O saatten sonra tek temennim kitabı okurken zamanında güç bela uyutup hafızamın derinliklerine yolladığım deprem anılarının bana daha fazla tebelleş olmamasıydı. Nitekim olmadı, korktuğum da başıma gelmedi. Öyleyse söze niye bu şekilde başladım?
Bütün bu gevezeliğim kitabın önsözü niteliğinde olan “Boşluk da Resme Dâhil’ Derken?” bölümünde ilgimi çeken bir cümleden kaynaklanıyor. Yazar, kitaba adını veren bu ifadenin nereden geldiğinden bahsettikten sonra şöyle söylüyor: “Hayatta her şeyin bir yeri olduğunu, bakıp görmenin önemini, dolu dolu yaşamanın hazzını ve dahasını fısıldadığı için bir deneme kitabının başlığı olarak bana gayet iyi bir fikir olarak göründü. Sanat sepet, iş güç, ıvır zıvır, kem kümle geçen hayat mayatta ölümlerin, hastalıkların, felâketlerin, ayrılıkların ve başarısızlıkların da bir denge unsuru olarak var olduklarını haykıran, sistem içerisinde gizemli görevler üstlenen adı konmamış his ve durumları çok nezih bir şekilde özetleyen bir ifade…” Yazarın bana cerrahi müdahalesi bu noktada başlıyor. Hâlbuki kitaba başlarken kendisinin bilemeyeceği bir yerim ağrımıştı. Bu satırları okuyunca, üç sene önce beni yutmasından korktuğum ve zaman zaman hâlâ yoklayan boşluk gözümde tatlılaşarak çehresi değişti. Onu doldurulması gereken bir şey olarak görmeyi bırakıp hava gibi su gibi bana lâzım olan bir varlık olarak düşünmeye başladım. Demek ki o gün, olması gereken olmuş, vadesi dolan mekan değiştirmişti ve bakıp görmelerim devam ettiği için bu dünyada boşluğun bana bir sakıncası yoktu. Bu minvalde bir sözü ilk kez Cüneyt Dal’dan duymasam da söylediği şey o an damarlarımda gezinen zehrin panzehri hükmündeydi ve benim için önemliydi. Boşluk da Resme Dâhil’le olan münasebetim bu müdahaleden sonra duygusal zeminden ayrılıp daha mantıksal bir zemine oturuyor. Kitapta neler okuyup neler gördüğüm de bu zeminin konusu. Cüneyt Dal’ın 2018-2025 yılları arasında kaleme aldığı denemeler, kitapta “Sanat Sepet”, “Kem Küm”, “İş Güç”, “Hayat Mayat”, “Ivır Zıvır” bölümlerine ayrılarak okura sunulmuş. Burada dikkatimi çeken “Kem Küm ve “Ivır Zıvır” bölümlerinin adıydı. Sebebine sonra geleceğim. “Sanat Sepet”, isminden de anlaşılacağı gibi yazarın yüzünü edebiyata döndüğü denemelerinden oluşuyordu. Bu yazıların en kuvvetli tarafı okura Doğu-Batı, Klasik-Modern, Türk, İngiliz, Fransız, Alman fark etmeden geniş bir edebi çevre sunmasıydı. “İş Güç”te, yazar, ilk yetişkinlik günlerinde fark ettiği günümüz dünyasının çıkmazlarını – özellikle iş hayatındaki- hem kendine hem topluma bakan yönüyle ele alıyordu. “Hayat Mayat” ise, günlük yaşantısının ve çocukluk anılarının ön planda olduğu, bir nevi iç döküş sayılabilecek yazılardan oluşuyordu. Şimdi sıra geldi “Kem Küm” ve “Ivır Zıvır”a. Bu bölümlerde, yazarın neden bahsettiğini ve söyledikleriyle nereye ulaşmak istediğini anlamak genel anlamda güçtü. Cüneyt Dal, sanki söze bir çağrışımla başlıyor, daha sonra bu çağrışımların başka bir meseleyi çağrıştırmasıyla konu değişip dağılıyordu. Çağrışımlar arasındaki sıçrama okura da ayan olsaydı belki metin daha anlaşılır bir seviyeden seslenirdi okura. Yazar kendisi de bu durumu fark ettiği için mi bu isimleri tercih etmişti acaba? Bunu bilemiyorum. Ama konuyu yazar kem küm etmiş, ıvır zıvırdan bahsetmiş demeye de getirmiyorum. Cüneyt Dal, kitaptaki on yazıyı “kem küm”, “ıvır zıvır” altında toplamaya karar verirken ne düşünüyor, ne hissediyordu? Boşunalık mı derdimi anlatamamışım mı? Geçmişteki versiyonunu olduğu şekliyle kabul mü? Niye? Kendisi bu soruları nasıl cevaplarsa cevaplasın ben “Bir yazı nasıl kurulur?” sorusunu zihnimde top gibi sektirirken yazarın yedi senelik birikimini değişimleriyle birlikte görmekten oldukça memnunum.
Söz, bütün denemelerin ortak noktasını ifade eden ve kitabın başında yer alan Montaigne’nin şu cümleleriyle bitirilebilir sanırım. “Bütün söylediklerim karşılıklı bir sohbettir ve hiçbiri öğüt niteliğinde değildir. Bu kadar serbest konuşabiliyorsam bu, başkalarını kendime inandırmak zorunda olmadığım içindir.”
Nur Cihan Şeker

