
“Şeyler karşısında mutlak surette pasifiz.”
Georges Perec
1.
Sosyal bilimcilerin yetersiz kaldığı, istatistiklerin ve teorilerin insanı ıskaladığı yerlerde, boşluğu çoğu zaman yazarlar doldurur. İlk bakışta edebiyattan beklenen pek bir şey yok gibidir. Bilimsel çalışmalara dolaylı destek olur, en fazla farkındalık oluşturur diye düşünülür. Oysa tarih, edebiyatın, insanı diğer disiplinlerin ulaşamadığı yerden yakaladığını defalarca göstermiştir. İnsanlık tarihinin kırılma anlarına baktığımızda, edebî eserlerin, bilhassa romanların dönüştürücü gücü göz ardı edilemez. Evet, edebiyat aynı anda pek çok şeydir ama en çok hatırlatıcıdır. Peki çetrefilli toplumsal meseleler karşısında unutulanı nasıl geri getirir, görünmeyeni nasıl görünür kılar?
Romanlar, bir toplumun içine düştüğü buhranı ve gerçeklikle kurduğu hasarlı ilişkiyi ele alabilecek türlerin en işlevlilerinden biri belki de. Çatışmaların yoğunlaştığı ya da kritik kırılmaların yaşandığı dönemlerde kaleme alınan romanlar, dönemin büyük sorunlarına ve insanın hem kendisiyle hem de dışarıyla mücadelesine odaklanır. Bunu yaparken okuyucuyu farkındalığa, sorgulamaya, hatta direnişe çağırır. Dünyanın her köşesinden bu nitelikte örnekler vermek mümkün.
Çok eskiye gitmeden bir örnek vereceksem, aklıma gelen ilk roman Şeyler. İnsanın tefekkür ve tahayyül imkânının daraldığı, hatta giderek ortadan kalktığı yirminci yüzyılda beliren tüketim hastalığı, sosyologların teşhisinde en çok zorlandığı meselelerden biriydi. Sosyoloji eğitimi almış yazar olan Georges Perec, romanında bu meseleye sert bir eleştiri yöneltiyor. Tüketim alışkanlıklarındaki artışın ve bu yaşam tarzının cazibesinin toplumu nasıl dramatik bir değişime sürüklediğini, edebiyatın kendine has imkânlarıyla gösteriyor.
2.
Perec, okuru zorlayan, metinle okur arasına mesafe koymaktan çekinmeyen bir yazar. Bu sebeple çoğu okur Perec’i okumanın güç olduğunu söyler. Sosyolog kimliği eserlerinin altındaki toplum okumasını çok boyutlu bir çehreye büründürür. Ama edebî kariyerinin başlarında aynı kimlik bir handikaba da dönüşüyor ve başlarda bir yazar olarak görülmediğini şu sözlerle ifade ediyor: “O dönemde Renaudot Ödülü kazanmama rağmen kimse beni gerçek bir yazar olarak görmüyordu, insanların gözünde daha ziyade bir sosyologdum; onlara göre tüketim toplumu hakkındaki görüşlerimi iletmek için roman türünü seçmiştim. O dönem Barthes’ı takip ediyordum ve Şeyler’i yazmak için iki korpustan (gövdeden) faydalandım: bir yanda Flaubert, üslubunu taklit ettiğim ve alıntıladığım Duygusal Eğitim’in Flaubert’i ve diğer yanda kadın dergileri. Flaubert bana gerekli mesafeyi, soğukluğu sağlıyordu, kadın dergileriyse gerekli malzemeyi.”
Bu iki kaynağın birleşimi kitabın kendine has tuhaflığını da açıklıyor aslında. Tüketim toplumu üzerine yazarken, toplumun en görünür belgesi olan dergileri malzeme olarak kullanmak doğal. Asıl mesele bu malzemeyi Flaubert’den devralınan mesafeli bir üslupla harmanlamak. Şeyler’in daha ilk sayfasından hissedilen soğuk ton buradan geliyor.
Perec, eserlerine siyasî etiket yapıştırılmasından da hoşlanmıyor. Bir röportajında şöyle diyor hatta: “Ben bunu siyaset olarak adlandırmıyorum, çağdaş tarih olarak adlandırıyorum.” Bu çağdaş tarih tabirinin altını dolduran şey, 60’lar Fransa’sının asıl halidir aslında. Yani tüketim toplumunun patlama yaptığı, insanların kimliklerini neye sahip olduklarıyla tanımlamaya başladığı bir dönem. Perec, Jerome ve Sylvie karakterlerini anlatırken dönemin rüzgârına kapılmış birer numuneyi resmediyor. O dönemde yaşayan ortalama bir Fransız gencinin tarihi, Cezayir Savaşı’ndan ziyade Paris mağazalarının vitrinlerinde gördüğü ulaşılamayan mutluluk vaadi ile şekilleniyor. Tarih kitapları bize olayları anlatır, doğru. Perec ise o olayların neticesinde değişen hayat biçimini, gündelik küçük burjuva huzursuzluklarını, isteyip elde edememenin ya da elde edip tatmin olamamanın sıkıntısını anlatıyor. Sosyologların yüzlerce sayfada zar zor tarif ettiği yabancılaşma ve şeyleşme kavramlarını Perec, eşya listeleriyle âdeta suratımıza çarpıyor.
Çağdaş tarih dediği şeyin asıl mahiyetini bir başka konuşmasında daha da açık ortaya koyuyor: “Sıkıntımız ise şu: Koltuğumuzda güzelce oturmuşken sanki birileri sürekli altımızdan bu koltuğu çekmeye çalışıyor. Dokunmaya hakkımız var, hayran olmaya hakkımız var ama almaya hakkımız yok. Önümüze arzu edilecek yığınla şey koyuluyor ama neticede hiçbir şeye sahip olamıyoruz ve sahip olma arzusunun pençesine düştüğümüzü hissetmekten başka bir şey yapamıyoruz.”
3.
Şeyler, ilk kez 1965’te yayımlanan, yarı otobiyografik özellikler taşıyan iki bölümlük kısa bir roman. Bazı baskılarında yer alan “Altmışların Hikâyesi” alt başlığı kitabın iddiasını özetliyor. Ne var ki romanın odaklandığı asıl mesele ve onun yıkıcı sonuçları 80’lerin, 2000’lerin, hatta bu yazıyı okuduğunuz 2020’lerin de hikâyesi. Görünürde Jerome ve Sylvie adında, reklamcılık sektöründe çalışan genç bir çiftin hayatı bu. Ancak su üstündeki sıradanlığın altında nesneler tarafından kuşatılmış, iradeleri elinden alınmış insanların hâli var.
Parisli çift, okulu yarıda bırakıp o dönemde hızla genişleyen pazar araştırma sektöründe işe başlar. Bu işi ideal bir kariyer hedefi olarak görmezler, ellerindeki sınırlı alternatifler arasında daha iyi bir geçiş noktası olduğu için tercih ederler. Ancak işin doğası gereği tüketim dünyasının tam ortasına yerleştiklerinde, başlangıçta uzaktan eleştirdikleri hayatı yavaş yavaş sevmeye başlarlar. Sadece piyasayı araştırmakla kalmaz, o hayatın içine tutkuyla dâhil olurlar.
Böylece tüketimin kısır döngüsüne kapılıp kendilerini sürekli daha fazla şeye sahip olma hayalleri kurarken bulurlar. Bu şeyler sıradan eşyalar değil ama. Sosyal sınıfları tırmanmalarını, zarif zevklerini sergilemelerini ve Fransız üst sınıfına tartışmasız bir aidiyet göstermelerini sağlayacak nesneler. Şık mobilyalar, modaya uygun İngiliz giysileri, lüks aksesuarlar… Romanın büyük bir kısmı, karakterlerin kısıtlı imkânlarıyla sahip olmak istedikleri ışıltılı dünya arasındaki uçurumu kayıt altına almakla geçer. Başka bir iş için yeterince nitelikli olmayışları onları bu sektöre daha da mahkûm eder. Çevrelerinde sunulan ve medyanın körüklediği yaşam tarzlarını sürdürebilmek için çırpınırlar ve sonunda Perec’in “Para bazen onları tamamen tüketiyordu.” cümlesiyle özetlediği sahneyle yüzleşirler.
Cümlenin tersine çevrilmiş yapısı tesadüf değil. Onlar parayı tüketmiyor, para onları tüketiyor. Romanın ikinci bölümü, çiftin içindeki memnuniyetsizliği okurun yüzüne çarpan “Kaçmaya çalıştılar” ifadesiyle başlarken kitap, Marx’tan yapılan “Araçların sonlar (amaçlar) kadar önemli olduğunu ve hakikat arayışının da hakiki olması gerektiğini…” alıntısıyla kapanıyor. Perec bu finalle Jerome ve Sylvie’nin arayışlarının gerekli saflıktan ve hakikatten yoksun olduğunu ima ediyor böylelikle.
4.
Jerome ve Sylvie, modern insanın sabırsızlığının cisimleşmiş hâli. Eğitimi, uzun soluklu çabayı, sabrı bir kenara bırakıp hayallerindeki mükemmel eve, ideal konfora bir an önce, yorulmadan kavuşmak istiyorlar. Onlar için yaşamanın yegâne anlamı satın alabilmek de denilebilir. Erişemedikleri her nesne içlerinde bıkkınlık, kalıcı tatminsizlik bırakıyor. İmrenip de bir türlü tam olarak ele geçiremedikleri eşyalar ikisini de çepeçevre sarıyor. Sonunda eşyaya esir düşmüş birer nesne-insana dönüşüyorlar.
Oysa ki eşyanın insan üzerindeki hâkimiyetini tasavvuf klasikleri asırlar evvel teşhis etmiştir. Yunus’un “mal da yalan, mülk de yalan” sözü, Mevlânâ’nın suyun geminin altında kaldığı sürece onu yüzdürdüğü ama içine sızdığında batırdığı temsili hep aynı yere işaret eder. Perec, bunu anlatmak için edebiyatın alışılmış kalıplarını bilerek bozuyor. Romanda koltukların, masaların, vitrinlerin en ince ayrıntısı var ama işin tuhaf tarafı, karakterlerin fiziksel özellikleri anlatılmaz. Aralarında tek bir satır diyalog geçmez. Çünkü yazar, okurun bu iki insana ısınmasını, onlarla bir bağ kurmasını istemiyor. Tam tersine onları kişi olmaktan çıkarıp birer tipe, birer modele dönüştürüyor. Romanın en sert eleştirisi de işte bu kişisizleştirmede.
Perec’in Şeyler’de yaptığı bir başka şey ise nesnenin tanımını baştan yazmak. Burada nesne, elimize alıp kullandığımız bir araç olarak yer almıyor sadece, insanın yaşamıyla birlikte şekillenen, anılarından, duygu durumlarından mürekkep bir simge. İnsanın onu nasıl algıladığı, ne gözle baktığı, ona hangi anlamı yüklediği önem kazanıyor. Yani bir eşyanın hikâyesi, sahibinin manevi hayatının ya da toplumsal serüveninin bir nevi tezahürü.
Hülasa, gündelik hayatımızda masayı, koltuğu, kahve fincanını sadece ne işe yaradıklarıyla değerlendirirken, Şeyler bunları tek tek çözümleyen bir bakışı önümüze koyuyor. Yazarın aslında yaptığı şey sıradan deyip geçtiğimiz, alışkanlıktan körleştiğimiz görüntülerin gerçekte ne kadar belirleyici olduğunu göstermek. Bu manzarayı Perec’in kendisi anlatsın: “Ezip öğüten, duyumsayamaz hale getiren, homojenleştiren, her türden merakı öldüren toplumumuz… Hiç fark kalmadı, her şey yamyassı edildi… Kalabalıklar düzeyinde işleyen göz kamaştırıcı mekanizmalar var, diyalog imkânlarını tamamen ortadan kaldıran mekanizmalar. Kültürel düzeyde bir tüketim toplumu bu, yalnızca nesnelerin tüketimi değil, kültürel nesnelerin tüketimi. Şeyler karşısında mutlak surette pasifiz.”
N. Cihan Karakurt

