Tenhalık Provası

Bak Postacı Geliyor dosyamızın üçüncü mektubunu Sinem Çağlancı yazdı: Tenhalık Provası

***

Zülf-i Kaleme…

Bu yazdıklarım sitem mi, yoksa vazgeçmeye ramak kalışımın kırık nişanesi midir bilmiyorum. Belki de her şey kökleri ezeli mukaveleye dayanan muhabbetin tezahürüdür. Gerçi vazgeçseydim senden, nisyanın kuyusuna terk eder, ardıma dahi bakmayabilirdim. Ki ardıma bakmadan geçirdiğim, takvimlerden düşen sessiz yıllar da olmadı değil. Bazıları irademleydi, bazıları ise hayatın rüzgarıyla… Ama sen, o kayıp zamanların arasında ne zaman aklıma düşsen, içimin iklimini tek bir dokunuşla değiştirensin. Yine de senin ikliminde yürürken bir şeyi hiçbir zaman öğrenemedim. Büyük şairlerin mürekkebine kan, çöllerine şule, cehennemlerine rehber olan o asil gölgenin bende neden bu kadar karardığını… ​Herkese görkemli saraylar vadeden o sihirli elin, bana gelince neden sadece kendi içimin kuyularını kazmamı söyleyen keskin bir kazmaya dönüştüğünü anlayamadım.

Lise yıllarında tanışmıştım seninle. Gerçi ilkokuldan sonra parmaklarımın arasında bir dosta, satırları inşâ eden bir mimara, rakamların o soğuk ve katı formüllerini ruhun geometrisine tahvil eden bir elçiye dönüştün ama ruhun kâğıda yansıdığını, seremoni oluşturduğunu lise yıllarında öğrendim. Seninle kuytu köşelerde çok ahit imzalamış, başka evlerin pencerelerinde ne hikayeler gizlendiğini dinlemiş yine de günün sonunda iç coğrafyamın sınırlarını seninle öğrenmiştim. Hayatın sığ sularında boğulmayacağımı, diğerleri gibi yoğun bir çarkın içinde ezilmeyeceğimi vaat etmiştin. Acılarım ve özlemlerim eskimeyecek, silinmeyecekti seninle. Solgun bir rutin haline gelmeyecekti günlerim. O koyu melankoliyi toprağıma ektiğinde ses çıkarmayışımın sebebi biraz da vaatlerin sunduğu “farklı olmak”tı.

Farklı olmayı, sıradan bir hayatımın olmayacağı hayalini neden bu kadar önemsemiştim bilmiyorum. Ruhuma bıraktığın kadim sızıyı dahi kabullenmiştim. Yıllar geçtikçe, hayatın sığ ve durağan sularından havalanmaya çalıştıkça fark ettim ki Baudelaire’in Albatros’una çevirmiştin beni. Göklerdeyken devasa kanatlarıyla fırtınalara meydan okuyan asil kuş, yere indiğinde, insanların arasına karıştığında yürüyemez, beceremezdi hayatı. Senin sunduğun hayat da farksızdı bana. Bilindik bir acı, sonsuz mutluluktan daha korunaklı gelirdi insana. Bu yüzden vazgeçmiş değilim verdiğin kederden. Hem vazgeçmek geri dönmek demek. Geri dönmek, çıkılan tüm yolların en başına, yani o korktuğum sıradanlığın güvenli kollarına teslim olmak demek. Buna cesaretim var mı, bilmiyorum.

Mürekkebini doldurabilmek için odamda nice şairler, yazarlar ağırladım. Her biri sana bir asayı tutar gibi tutunmuşlardı. Senin ektiğin gizli tohuma sunacağın merhametli ve şefkatli suyu arzulamıştı bir zaman hepsi. Oysa senin vaatlerin kimseyle nikahlanmayan dünya gibiydi. Herkesin sessizliğine ortak olan, ama hiç kimsenin çığlığına yetişmeyen büyülü, dilsiz sığınak gibi. İnsan uçuruma baktıkça uçuruma dönüşmesi gibi kaleme baktıkça kaleme dönüşüyordu. Kudret eliyle çizilen, ilahi yönlendirmelerle yazılan bir kaleme. Sana hürmetim biraz da Büyük Kâtip’in kitaba seninle başlamasıydı. O ilk satırın, ezeli mürekkebin hatırınadır içimdeki bu hürmetkâr sızı. Kâtip seni bir kere oynattı ve dünya o günden beri senin çizdiğin estetik geometrinin içinde dönüp duruyoruz. ​İşte bu yüzden, ne zaman elimi sana uzatsam, kendi kaderimin de uçsuz bucaksız beyazlıkta yeniden yazıldığını hissediyorum. Çıldırtıcı “beyaz sayfa korkusu”  hiç geçmiyor içimden. Çünkü biliyorum ki o boşluk, içine düşmekten korktuğum asıl uçurum. Ben uçuruma bakıp kaleme dönüşürken aslında senin dipsiz girdabına çekiliyorum. Eğer bunca zaman seni unutup dünyanın gürültüsüne kandıysam, bu muazzam sırrın karşısında duracak mecali kendimde bulamadığımdandır.

Nereye dönsem yüzümü, aklımda hep sana emanet etmek istediğim yarım kalmış cümleler vardı. Bir insanın gözlerine bakarken, güneş batarken, ezber yaparken, boşluğu izlerken… Gece yarısı, en derin yalnızlığımda kendime birçok kez “Yazmasaydım ölür müydüm?” diye sormuşluğum bile oldu. Kendimi bu soruya büyük cevaplar verecek bir mertebede göremedim. Varlığını unuttuğumda, ortalama bir hayatın insana sunduğu dingin ve mesut hissi tattım. Herkes gibi olup akıntıya kapılarak bir ömrün tüketilebileceğini anladım. Ama yazamadığım her gün, içten içe eksildiğimi, ruhumun biraz daha kuruduğunu hissettim. Sanki artık bir başkasıydım. Kalabalıkların içinde koşturan, alelade neşeye kapılan bir yabancı… Yazamadığım her gün, senden ziyade kendimden uzaklaştım. Beni öldürmedin belki ama nefes aldığım efsunlu topraklardan, kurduğum imgeler dünyasından uzağa, bu çıplak gerçekliğin ortasına bıraktın.

Nihayetinde ben de büyük tenhalığa teslim oldum. Senin mürekkep kokan dergâhına adım atan kim varsa sunduğun şerbete kanıyor, bir daha da ayrılmıyordu kapından. Çünkü insan bir kez kendi kalabalığını senin gölgende bulunca, sokakların vitrinlik neşesinde bir daha asla hayat bulamıyordu. Şimdi ise tekinsiz araftayım. Ne seninle tam anlamıyla hemhâl olabiliyorum ne de sensiz bu hayatın koşturmacasına katılabiliyorum. Bir kere senin büyülü zehrini tadan ruh, bir daha kelimelerin dışındaki dünyaya nasıl teslim olabilir ki?

Sana hep senden bahsettim ama artık beni gerçekten görebilmen için kalbimin saklı korkularını da dökmeliyim önüne. Hep bir tedirginlik var içimde. Bana sunduğun ihtişamlı perdenin ardında, bir şeyleri benden esirgemenden çekindim. Hayal ettiğim dilin saltanatını kuramama kaygısı, günün birinde parıltılı kelimelerin altının boş çıkması ve sesinin sadece bir yankıdan ibaret kalma korkusuyla yaşadım hep. Aylardır araya giren bu uzun firak, masanın ucunda duran tozlu gövden, alelade bir ihmal değil bu yüzden, biliyorum. Yola hiç çıkmazsam incinmez sandım kanatlarım. Oysa keşfedilmemiş bir gökyüzünün de insanı kendi içine hapseden gizli bir kafes olduğunu geç anladım.

​Korkumun aslı, Simurg’u aramak için Kaf Dağı’na doğru yola çıkan ama daha ilk vadide kanatları titreyen zayıf kuşların sadakatiyle maluldü. Evet ulaşmak istediğim bir zirve vardı ama vuslatın heybetinden kaçıp firakın güvenli limanına sığınmak daha kolaydı. Meğer sırf düşmekten korktuğu için kendi kanatlarına pranga vuran, kendi Sina Dağı’nda tecelliyle yüzleşmekten çekinen benmişim. Dünyanın yanılgılarını baltalayan bir İbrahim iken, dönüp kendi içimdeki gizli tapınağı göremeyişim bundandı. Kibirli barikatları yıkmak meğer bir ömür sürüyormuş. Seninle arama giren bunca yıllık mesafenin, aslında büyük hakikatten kaçmak için uydurduğum gündelik mazeretlerden ibaret olduğunu görmem de epey zamanımı almıştı.  Yolun zahmetinden korkup menzili inkâr etmek yürümekten daha büyük bir yükmüş ruha.

İşte bu yüzden, arkamda bıraktığım rafine kırgınlığın ve kendimden yakınışlarımın mahcup ikrarıyla biliyorum ki, bu hengâme arasında düştüğümde elim yine ilk sana uzanacak. Dünyanın bütün işi gücü, koşturmacası bir yanda dururken, ben yine senin estetik geometrine, ritmik ahengine döneceğim. Dünyanın akrebi ve yelkovanı beni durmadan hırpalarken, zamanı sadece senin yanında unuttuğumu biliyorum. Pusulasını kaybetmiş bir geminin dönüp dolaşıp fırtınanın kalbine sığınması gibi benimki de…

Gerçi, döneceğim ama hangi eşikten…

Sinem Çağlancı

 


BAK POSTACI GELİYOR DOSYASI 

  1. Ömer Can Coşkun – Hiç!-Nâme
  2. Oğuzhan Yılmaz – Ko Desinler Bize Deli Usludan Yeğdir Delimiz
  3. Sinem Çağlancı – Tenhalık Provası
  4. Muhammed Furkan Kâhya – Canım Kızım Havva Nihan
  5. Şadiye Sare Kaplan – Sevgili biri…
  6. Mehmet Erikli – Sevgili Beyaz Mantolu Adam
  7. N. Cihan Karakurt – Tozlar Var Mehmet Abi
  8. Tahir Tarık Balıkçı – Cumali’ye Mektup
  9. Fatmanur Petek – sevgili dostum hannane’ye
  10. Feyyaz Kandemir – Cehaletimin Kâğıttan Duvarına
  11. Cüneyt Dal – Arya’ma…
  12. Nur Cihan Şeker – Kadife Dokunuşun Sertliği Edebifikir 2025 Seçkisi’ne
  13. Sulhi Ceylan – Değişim: Hayatın Lokomotifi

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir