Peyami Safa Server Bedi’ye Karşı

Yıl 1961. Günlerden 15 Haziran Perşembe. Türk edebiyatının yaramaz çocuğunun, Babıali’nin yalnız dehasının kalbinin durduğu ölüm yıldönümündeyiz. Bir yazarın, ömrü boyunca iki farklı adam olarak kendi otobiyografisini nasıl yazdığına bakıyoruz.

Bedesten Sokağında ahşap bir ev… Gün ışığına hasret, içi hüzün kokan İstanbul evlerinden. Gedikpaşa’nın dar ve kasvetli sokakları… O evde on yaşına kadar yaşayan bir çocuk… Üstün zekâ ve güçlü bir sezgi… Henüz iki yaşındayken babasız kalıp, edebiyat dünyasının Yetim-i Safa’sı…

Sağ kolunda başlayan eklem iltihabının acılarını ömrü boyunca çekecek, psikolojik buhranlar içinde kıvranacak, kendisine merhamet gösterilmesinden ve teselli edilmekten nefret edecekti.  Yıllarca boynuna asılmış alçılı bir kolla dolaşmıştır.

Kendisine; şiir karaladığı için, “Şair Bey”, zayıf olduğu için, “Sivrisinek Sultanı” gibi lakaplar takılmıştı. Hem kocasını hem çocuğunu kaybetmiş acılı bir annenin hıçkırıkları arasında kendi varlığını bulmaya çalışıyordu. Daha altı yedi yaşlarındayken her gece yatağa girdiğinde kendi kendine çetin sorular sormaya başlardı. “Ben dünyaya gelmeseydim ne olurdu?” sorusunun beynine musallat olduğunu ve şuurunun dışında kalan dünyayı izah edemediği için uykularının kaçtığını anlatırdı.

Yokluk, mücadele, dinmeyen bedensel acılar… Hepsini edebiyatın süzgecinden geçirip anlatmıştı. Geçimini sağlayacak başka imkânı olmadığından, kalemine sarıldı ve durmaksızın yazdı. Öyle ki; 1933 yılında Cumhuriyet’te yayımlanan bir fıkrası şu cümleyle başlar: “Saatlerden beri mevzu arıyordum.”

1920’lerin İstanbul’unda, Babıali mensuplarının hemen her gün uğradıkları meşhur Meserret Kahvesinde, yazarlar edebi tartışmalara dalar, köşelerine çekilip ertesi günün tefrikalarını yetiştirir, hayatı ve memleketi kurtarırlardı.

***

Günlerden 15 Haziran 1961. İstanbul’da bir yaz günü. Yemekten sonra saat 22.30 sularında birden öksürük nöbetine tutulan Peyami Safa kan kusar. Pencereleri açık, perdeleri kımıldamayan odada, yatağa uzanmış hareketsiz yatmaktadır. Çiftehavuzlar’daki bir dost evinde, Türk edebiyatının en sancılı kalplerinden biri durur. Odada tek ceset vardır ama aslında o gece, tek bedenin içinde yıllardır birbiriyle savaşan iki adam birden ölür. Peyami Safa ve Server Bedi.

Gelin, zamanı biraz geriye saralım. Peyami Safa’nın hayatı, kendi oluşturduğu gizli isimle ömür boyu süren bir duruşmaydı. Davacı da kendisiydi, sanık da.

Gece yarısı. Büyükada’da Maden tarafında ki bir köşk. Salonda, masada mürekkebi bitmiş kalemler, üstü küf tutmuş çay bardakları, tıp ve felsefe kitapları… Peyami Safa koltuğuna oturmuş. Karşısında ise şık giyimli, bıyık altından gülen, hayaleti duruyor: Server Bedi.

Küt! Peyami masaya sertçe vuruyor. Belki de ömrü boyunca defalarca yaşadığı sancılı anlardan biri… Odada iç mahkeme başlıyor.

– “Sen benim müsveddemsin Server Bedi.”

Peyami öfkeyle devam ediyor.

– “Sen bir hırsızsın. Benim vaktimi, dehamı, kelimelerimi çaldın. Ben, dünyaya sancılarımı anlatmaya, insan ruhunun karanlık yönlerini yazmaya gelmiştim. Ama sen ne yaptın? Sırf üç beş kuruş para için, bana ucuz aşk romanları yazdırdın. Cingöz Recai diye bir hırsız uydurdun, beni o hırsızın peşine mahkûm ettin!”

Server Bedi, sigarasından bir nefes çekiyor, hiç istifini bozmuyor. Çok insani, çok gerçekçi bir yerden gülümsüyor.

– “Yapma Peyami… Kendine gel. Sen çocukken hastane odalarında acıdan ağlarken, cebinde beş kuruşun var mıydı? Kemik hastalığın yüzünden sağ kolun kesilmesin diye doktor doktor gezerken masrafları kim karşıladı? Ben karşıladım! Ben, ucuz dediğin romanları yazmasaydım, sen bugün açlıktan ölmüş bir dahi olacaktın. Ben senin karnını doyurdum, sen ise beni hep küçümsedin.

Peyami önce gözlerini kaçırdı. Sonra sustu. Server Bedi’ye tamamen sırtını dönemezdi. Derin bir mahcubiyetle;

– “Senden nefret edemiyorum biliyorsun değil mi? Ben sana canımdan çok sevdiğim, beni hastane odalarında bir an bile yalnız bırakmayan annemin, Server Bedia’mın adını verdim. Ben seni annemin aziz hatırasıyla sevdim Server Bedi…”

– “Biliyorum Peyami… Ben de senin dahi ruhun aç kalmasın diye gece gündüz yazdım.

Peyami Safa, geçim derdi çekiyordu. Ama bir yandan da insan ruhunun görünmeyen yerlerine inmek isteyen bir arayış içindeydi. Server Bedi alaycı gülümsemesiyle, Peyami Safa’nın üstüne gitmeye devam etti.

– “Geçim derdini bırak Peyami! 1944’lü yıllarda Büyükada’da dostların Samet Ağaoğlu ve Profesör Macit Gökberk’le toplandığın ruh çağırma seanslarını, öte dünya merakını ne çabuk unuttun? Hatta 1930’larda adada insanlardan elini eteğini çekmiş seksen yaşındaki Nuriye Hanım’ı hatırlasana… Yaşadığı vefasızlıklardan dolayı eve kapanan kadından öyle etkilendin ki, tam on iki yıl sonra onu Matmazel Noraliya’nın koltuğunun başkahramanı yapmadın mı?” Sen bu milletin doğu ile batı arasında sıkışmış büyük kimlik krizini Fatih Haribiye’deki Neriman’ın kalbiyle anlatmadın mı?

– “Unuttun mu Peyami? Sen daha dokuz yaşındayken doktorlar çocuğun kolu kesilecek dediklerinde tıp kitaplarına gömülen bendim. Sen mikrop kapmaktan öyle korktun ki, ömrün boyunca insanların elini sıkamadın! Evine gelen misafirlere gizlice doktor gibi teşhis koydun. Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’ndaki Ferit’i hatırla… Çıldıran tıp öğrencisi sendin! Sen hastasın Peyami. Ruhun da bedenin gibi iltihap kapmış.”

Peyami kafasını iki elinin arasına alıyor. Sessizce düşünüyor. Odada sadece Server Bedi yok. Hayatı boyunca kalbini kıran, kavga etiği yazarların sesleri de dolaşıyor etrafta.

Odanın köşesinden Nazım Hikmet’in sesi duyuluyor. Eskiden ne kadar da yakındılar… Peyami Safa en güzel eseri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ona ithaf etmişti. Nazım, hüzünle baktı eski dostuna. “Peyami… Aynı ekmeği bölüştük biz seninle. Ben hapisteyken sen şiirlerimi bastın korkmadan. Ama sonra ne oldu? Fikirler düşman etti bizi. Yazık ettik güzelim dostluğa.”

Hemen ardından Necip Fazıl beliriyor odanın içinde. Yiyip içtiklerinin ayrı gitmediği, edebiyatı ve hayatı sabaha kadar tartıştıkları eski günler canlanıyor. Necip Fazıl dostunun geçim derdi yüzünden harcadığı dehaya içerleyerek onu her fırsatta Server Bedi kimliğinden kurtarmaya çalışmıştı. O günlerden kalan ünlü espri geliyor aklına;

“- Nerede kalıyorsun?

– Peyami’de

– O nerede oturuyor?

– Server Bedi’nin evinde.”

Peyami Safa uğradığı haksızlıklara karşı, kendini savunur gibi anlatmaya başlıyor yeniden.

– Dönemin en büyük ve en korkulan eleştirmenleri bile bana sığınırdı. Nurullah Ataç’ın gece yarısı sarhoşken yatak odamı basıp, ‘Bana edebiyat anlat Peyami!’ dediği geceyi ne çabuk unuttun?

– “Yalnızım! Duymuyor musunuz? Etrafım kalabalık ama ben Yalnızız romanındaki çaresiz Samim gibi yapayalnızım! Server Bedi masanın üzerindeki tıp kitaplarından birini kapatıp ayağa kalkıyor. Peyami Safa’nın omzuna, hiç iyileşemeyen sağ koluna şefkatle dokundu. ‘Boşuna bağırma Peyami’ dedi. Seni benden başka kimse duymaz. Dışarıdaki insanlar seni kavgalarınla, polemiklerinle tanır. Şu Babıali Yokuşu’nu tırmanan binlerce insan seni sadece gazete köşelerindeki hırçın, eleştirel adam olarak tanır. Bense hastane odasındaki çocuk ve yalnız halinle bilirim. Şimdi bırak kalemi, dinlen biraz. Yarın yine ikimiz için yazmak zorundayım.

Server Bedi öne doğru eğilip, gözlerini Peyami’nin gözlerine çevirdi. Dikkatle bakıyordu ona. Hesaplaşması bitmiyordu.

– “Sen kendini ne sanıyorsun Peyami? Bu toprakların Dostoyevski’si mi? Sen bir romancı değilsin Peyami, sen insan ruhunda dolaşan bir kaşifsin.

Bir sızı. Sağ koldan başlayıp, beyne doğru tırmanan, hiç bitmeyen acı… Ruhu çok ağrıyordu. Hastaydı. Dişlerini sıktı Peyami. Haklıydı. İnsanın bedeni yerine ruhunu tahlil ediyordu. Ama boyun eğmeyecekti.

Server Bedi’ye bakarak;

– “Bana ‘sen bir romancı değilsin diyemezsin’ Server Bedi! Sen benim sadece acılarımla alay edersin. Unuttuğun bir şey var oysa ki: Dönüp arkana bir bak. Hayatı boyunca benimle kavga eden aristokrat Yakup Kadri bile hakkımı teslim etmedi mi? Yüzüme karşı, ‘Peyami bize, bir üslup getirdin’ demişti. Ben Türkçeyi kirletmedim. Ben bu dile derinlik ve yeni bir soluk getirdim.

“Sadece Yakup Kadri mi? Cahit Sıtkı benim yanımda konuşurken heyecandan titrer, ‘Peyami Safa’nın yanında konuşurken Türkçe bildiğimden şüphe ediyorum, adam dili adeta baştan yaratmış.’ derdi. Ben bu dile mühür vurdum Server Bedi.”

Server Bedi alaycı bir kahkaha attı, ayağa kalkıp Peyami’nin omuzlarına koydu ellerini.

– “Üslup mu? Karın doyuruyor mu üslup? Yakup Kadri mi ödedi senin kiralarını Cahit Sıtkı mı?

Peyami gülümsedi. “Para her şey değildir Server Bedi. Büyük şairimiz Yahya Kemal benim için ne demişti hatırlıyor musun? “İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami Safa’dır.” Sen beni parayla korkutamazsın. Ben babamdan devraldığım kalemimi, Türk edebiyatının zirvesine taşımaya geldim!

Server Bedi alaycı bakışlarını masanın üzerinde duran gazetelere çevirdi.

– “Hadi babanın hatırasını anladım Peyami… Peki ya gazeteler? Geçinmek için, bir lokma ekmek için, günlük yazılar yazmaktan, o gazeteden bu gazeteye savrulmaktan ruhun yorulmadı mı?”

Peyami’nin sesi bu kez çok gür, çok kararlı çıktı.

– “Ben zihnimin ve kalemimin gücüyle, komünist ve sosyalistlerle tek başıma mücadele ettim. Hepsinin de üstesinden geldim! Sabiha Sertel ne demişti benim için? Unuttun mu? ‘Peyami Safa’yı komünist yapsaydık, Türkiye Komünist olurdu.’ Sen beni sadece Cingöz Recai’ye sıkıştıramazsın!”

– “Bütün yazılarımdan pişmanım. Onlardan utandığım için daha iyilerini yazmaya çalışıyorum.”

İç mahkeme bitmek üzere. Peyami de Server Bedi de yorgun. İkisi de aynı bedenin içinde sıkışıp kalmış iki bitkin ruh.

Kapı çalındı. Başında fötr şapkası, yüzünde alaycı gülüşüyle Peyami’nin karakterlerinden meşhur hırsız kapıda: Cingöz Recai. Ama bu kez çalmaya değil, hayattaki en büyük şeyi koparmaya gelmişti. Elinde bir telgraf var. Yıl 1961. Günlerden 27 Şubat Pazartesi. İçeri girip masaya sessizce bırakıyor kâğıdı. Telgrafta tek bir cümle yazıyor. “Oğlun İsmail Merve, askerde vefat etti.”

O an bütün dünya sessizliğe bürünüyor. Server Bedi birden dizlerinin üstüne çöküyor. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Peyami Safa ise donakalmıştı. Ağlayamıyordu. Şaşkın bir halde yerde sürünen Server Bedi’ye baktı. “Neden bu kadar canın yanıyor Server? O benim oğlumdu senin değil. Sen sadece bir isimdin. Paradan başka neyi sevdin ki sen?” Server Bedi başını kaldırıyor. “Hâlâ anlamadın mı Peyami? Ben ucuz aşk romanlarını kendim için mi yazdım? Benim bir ruhum mu var ki parayı seveyim? Ben hırsız Cingöz Recai’yi sokak sokak niye koşturdum sanıyorsun? Sen çocukken hastane odalarında yetim ve parasız ağlarken çektiğin acıyı senin oğlun da bir ömür çekmesin diye? Ben gece gündüz çalıştım ki İsmail Merve sefalet çekmesin, mutlu mesut yaşasın diye?”

Server Bedi Peyami Safa’nın hiç iyileşmeyen sağ kolunun üzerine başını koyup, orada can verdi. Aslında Server Bedi Haziran’da değil 27 Şubat’ta, kara haber geldiğinde ölmüştü. Geriye sadece mahlasını kaybetmiş yalnız bir Peyami Safa kalmıştı.

Bu ölümle birlikte Peyami Safa’nın hayatındaki en acı kader döngüsü tamamlanıyor. Bir çocuğun babasız büyümesi ve büyüdüğünde kendi çocuğunu kaybetmesi. Kuşaklararası bir aktarım gibi gelip onu en hassas yerinden vuruyor.

***

4 Mart 1961… Şişli Camiinin avlusunda oğlu İsmail Merve’nin cenaze namazı kılınıyordu. Gencecik bir tabutun arkasında, küçücük vücudu ile bir Buda heykeli gibi sessiz duruyordu Peyami Safa. Cemaati Edirnekapı Mezarlığına götüren otomobillerden birinde Reşat Ekrem yanındakilere dedi ki; “Çocuklar, mezarlığa sadece Merve’yi değil, Peyami’yi de götürüyoruz!

Haklıydı. Evlat acısı yazarın içindeki iki farklı adamı tek bir saniyede yok etmişti. Kelimeler bitiyor, polemikler susuyor. Cingöz Recai, ömrünün en büyük ve en acı vurgununu yapmış gibi masadaki iki adamın da neşesini alıp, gözlerden kayboluyor.

Takvimler 15 Haziran 1961’i gösterdiğinde, Çiftehavuzlar’da bir dost evinde Peyami’nin yorgun bedeni daha fazla dayanamıyor. Evlat acısına yenik düşen kalbi, hızla yükselen tansiyon sonucu, beyin kanaması geçirerek son nefesini veriyor. Tam da vasiyet ettiği gibi Edirnekapı Şehitliğine canından çok sevdiği oğlunun ve eşinin yanına defnediliyor.

Duruşma bitti. Katil de öldü, maktul de ama Peyami ile Server Bedi nihayet aynı mezar taşının altında sonsuz bir barış içinde huzurla ebediyete uğurlanıyor.

Son sözü, dostu Necip Fazıl’a bırakıyoruz;

“Kafası vardı.
Kültürü vardı.
Cümlesi vardı.
Üslubu vardı.
İç dünyası vardı.
Hafakanları vardı.
Çilesi vardı.
Metafizik arayıcılığı vardı.
İmanı vardı.
Şüpheleri vardı.
Nefs murakabesi vardı.
Estetiği vardı.
Diyalektiği vardı.
Cesareti vardı.
Hasılı bir fikir ve sanat adamına gereken vasıflardan birçok payı vardı. Onun yokluğunu, ölüm tarihi olan bugün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.”

 

Aynur Macit

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir