Aziz Kedi

Duvar diplerinden bir kedi uysallığıyla süzülüp giden Osman, başını kaldırmadan, yokuş aşağı denize doğru akıyordu. İndiği sokağın adını bilmiyordu. Çünkü o, eve çıkan bütün yokuşları yıllarca Aziz Mahmud Hüdâyî Yokuşu olarak bilmişti. Türbenin yanı başındaki eski bir evde doğmuştu. Annesiyle babasının tam otuz yıl boyunca çocukları olmamıştı. Annesi aslen Sarıyerli olsa da Hüdâyî hazretlerine olan aşkı onu Üsküdar’ın ve türbenin müdavimi yapmıştı. Babasıyla da burada tanışmışlardı.

Aileler başta zorluk çıkarmışlardı fakat Osman’ın annesi, işin kopma noktasına geldiği bir gün; türbede, Hüdâyî hazretlerinin sandukasının ayak ucuna ağlayarak yıkılmıştı: “Allah’ım, kalplerin sahibi sensin. Kalpleri evirip çeviren sensin. Bu mübarek zatın hürmetine ailemin kalbini iyi hale çevir!” diye dua etmişti. Nice dua ve gözyaşından sonra eve dönmüş odasına kapanmıştı. Babası Haldun Bey, onu yanına çağırtıp “Kızım, sen bu çocuğu seviyor musun?” diye sormuştu. Osman’ın annesi, sükutun ikrar olmasına sığınarak, hayadan pembeleşmiş yüzünü öne eğmiş, Haldun Bey, gömüldüğü koltuktan kalkarken “tamam” demişti.

Lâkin, çiçeği burnunda çiftin, Üsküdar’daki küçük, mini minnacık evdeki huzurlu günleri, bir türlü gelmeyen bebek haberiyle hüzne çevrilmişti. Osman’ın annesi yine çareyi Hüdâyî hazretlerinde görmüş, gece gündüz türbeden ayrılmaz olmuştu. O kadar ki eşi, “Kendini bu kadar harap etme, korkarım ki Allah’a karşı geliyorsun!” demişti! Yıllar yılları kovalamış, fakat Osman’ın annesi hâlâ ümitle türbenin kapısında beklemekteydi.

Bir gece Osman’ın babası uyanınca, hanımını yanında bulamamıştı, evde de yoktu. Adamcağız gece yarısı, telaş içinde sokağa fırlamıştı, nereye gidecekti? Gayriihtiyari türbeye doğru seğirtti. İleride, türbe kapısının önünde yere çöreklenmiş, yığılmış bir karaltı gördü. Önce tereddüt etse de yaklaştıkça hanımı olduğunu anladı. Şefkatle kucaklayıp kaldırdı. Beraber eve geldiler. O gece Osman’ın annesi bir rüya gördü. Rüyasında, kendisini Hüdâyî hazretlerinin türbesinin içinde, sandukanın etrafında küçük, nur topu gibi bir çocuğu kovalarken gördü. “Osman! Osman!” diye seslendikçe, çocuk kikirdeyerek sandukanın etrafında dönüyordu. Annesi bu rüyayı kime anlatsa “Müjdeler olsun, Hüdâyî hazretleri sana bir çocuk hediye etmiş!” demişlerdi. Çok geçmeden de hamile kalmış ve rüyadaki gibi bir erkek çocuk doğurmuştu ve adını Osman koymuştu.

Osman kendini bildi bileli Hüdâyî hazretlerinin dizinin dibinde büyüdü! Daha ilkokul öğrencisiyken çıkışta, koşa koşa, önce türbeye gider, Hüdâyî hazretleri sanki yaşıyormuş da kendisini duyuyormuş gibi selamlar, elini öper gibi sandukayı öperdi. Türbe kapalıysa kapıya, bacaya elini sürer, duasını okur, sonra yine koşa koşa annesine gider, sarılır, öperdi. Babası evdeyse usulca yanına sokulur, elini öpüp başına koyar, sessizce odasına çekilirdi. Ödevler biter bitmez güneş batmamışsa tekrar türbeye koşar, akşam ezanına kadar etrafında oyalanır dururdu. Annesi oğlunun bu halini hep gizli bir mutlulukla takip eder ve onu Hüdâyî hazretlerine hizmetkâr olarak adanmış sayardı.

Osman bunu haklı çıkaracak şekilde davranıyor, boş vaktini türbe ve çevresinde temizliğe ayırıyordu. Babasının vefat ettiği gün bile hizmetten geri kalmamıştı. Henüz on altı yaşındaydı ve annesi ise altmışı geçkindi. Lise bitmişti fakat o, ne annesini ne de Hüdâyî hazretlerini bırakıp gitmeye niyetliydi. “Zaten babasının vefatından sonra en iyisi yakında bir iş bulup çalışması, hem eve destek olması hem de türbe hizmetine devam etmesiydi. Hoş, türbenin hizmeti ona kalmamıştı, bu iş zaten görülüyordu. Fakat insan bir kere samimi bir niyet etti mi mutlaka yapacak bir şeyler oluyordu!” diye düşünüyordu.

Birgün biraz can sıkıntısı, biraz da iş arama bahanesiyle sahile indi. Her şeye küçük bir çocuk gibi hayretle bakıyordu. Sanki bu şehirde yaşamıyormuş da başka bir yerden gelmiş gibi ağzı açık hayran hayran etrafı izliyordu. Akşam olunca şehrin keşmekeşi; korna sesleri, dükkân tabelaları, ışıklı vitrinler, parfüm kokusu, mısırcı, dondurmacı, çiçekçi ve telaşlı kalabalıkla birleşen sinsi bir heyecan onu yakalayıp sürüklüyor, duyduğu haz gönlündeki ince sızıyı bastırıyordu.

Akşamları sahile indikçe, içinde yaşadığı şehrin büyüklüğü karşısında hayrete kapılıyor, İstanbul’da başka evliyaların, başka türbelerin olduğunu gördükçe şaşırıyor, yürüdükçe kayboluyor, gezdikçe mest oluyordu. Artık türbeye uğramaz olmuştu. Evden çıkar çıkmaz soluğu vapurda alıyor, bütün vaktini Taksim’de, Şişli’de, caddelerde dolaşarak, kafelerde oturarak geçiriyor, bazen de Emirgan ve İstinye sahillerinde geziyordu.

Birkaç senesi böyle geçti. Arada bir işe giriyor, gezip tozacak kadar para biriktirince yine işten çıkıyordu. Son birkaç yılı onun için tek bir gün kadar kısaydı. Hiçbir şey düşünmüyor, hiçbir şey anlamıyor gibiydi. “Benim burada ne işim var!” diyecek kadar bile düştüğü boşlukla ilgili kendini sorgulayacak fırsatı bulamıyordu. Yalnızca manasını bilmediği bir tutkuyla, gezmek, gezmek, gezmek istiyordu. “Bir şey mi arıyordu? Hayır! Belki kendisini arayan bir şey vardı! O yalnızca kendisini bulsun diye ortalarda dolaşıyordu. Tıpkı annesini kaybetmiş küçük bir çocuğun bulmaktan çok bulunmak arayışına benzer bir durum!” Arada bir, çok kısa bir anlığına, Hüdâyî Hazretleri düşüyordu aklına. Fakat bu hatırlayış; denize fırlatılan bir oltanın şakırtısı, martıların hoyrat çığlıkları, ağır yosun kokusu ve ağzında kekremsi bir tat bırakan portakal kabuğu gibi, daha doğar doğmaz sislerin içinde eriyip gidiyordu.

Bir akşamüstü İstinye koyunda dolaşırken Öykü’yü gördü. Öykü’nün saçları ve diz altına kadar uzanan eteği, bir ucundan rüzgâra kapılmış, ahenkle dalgalanıp duruyordu. Osman kendini bir rüyada sandı. Öykü şimdi rüzgârda hafif hafif eğilip doğrulan ince fidanlar gibiydi. Osman olduğu yerde kalakaldı. Kız dalgın dalgın yürüyordu. Osman’ı fark edince yavaşladı. Nihayet yüz yüze gelince durdu. Ne Osman çekilecek kudreti kendinde buluyor ne de Öykü yol isteyecek cesareti gösterebiliyordu. İkisi de öylece kalmak istediler. Bir mıknatıs gibi birbirlerine çekilmişlerdi. Aman Allah’ım, ne mesut günler yaşadılar… Gün batarken veya doğarken, bazen sımsıcak havada, bazen en sert rüzgârlarda veya yağmurlu günlerde… İstanbul’da tadılmadık yer ve mekân, gök ve zaman bırakmadılar.

Yaz sonuna doğru Öykü, Osman’ı annesiyle tanıştırmak istedi. Fakat beklediği gibi olmadı, annesi daha en başta Osman’ın ekonomik ve sosyal durumunu kendisine ve kızına yakıştıramadı. Öykü’nün annesine göre genç yaşta yaşanan aşklar ilerde tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Kızını en kısa zamanda bu durumdan kurtarmalıydı. Onun için bir kariyer planlaması yapmışlardı: İtalya’da özel bir üniversitede mimarlık okuyacaktı. Öykü çok ağlamış, sızlamış ama ailesini bir yerden sonra dinlemek zorunda kalmıştı. Osman’a öyle söylüyordu: Annesine ve babasına rağmen olmamalıydı, ne yapacaklarsa onların da onaylaması gerekiyordu. Hem Öykü okumak da istiyordu. Ona göre şimdilik uzaktan devam edebilirlerdi. Fakat Osman bu işin adını koymak istiyordu.

Osman’ın, uzun zamandır duvar diplerinden uysal bir kedi gibi süzülüp gidişinin ilk sebebi, Hüdâyî hazretlerine karşı mahcubiyetiydi… Çünkü âşık olup, Öykü’nün ailesinin tavrına toslayınca aklına Hüdâyî hazretleri gelmişti. Nefes nefese türbeye kadar gelmiş, kapıdan içeri girmeye yüzü tutmamıştı. Nasıl olmuştu da efendisini, dergâhını, hizmetini unutmuştu? Eskisi gibi yine hazretin sandukasının dibine çöktü. Fakat eskisi gibi değildi! O artık Hüdâyî hazretlerinden Öykü’yü istiyordu! Mahcup, çekingen başlayan bu istemeler gün geçtikçe gözyaşlarına, aleni aşk itiraflarına dönüşmüş, yetmemiş, Öykü’nün İtalya’ya gidişi yaklaştıkça sitemkâr bir hâl almıştı. Hatta Osman daha da ileri gitmiş, Aziz Mahmud Hüdâyî hazretlerine küsmüştü. Çünkü o himmet ederse mutlaka işlerin yoluna gireceğine inanıyordu. “Mübarek bir türlü yardım etmiyor, gün geçtikçe Öykü’nün elden gitmesi ihtimali kuvvetleniyordu.” Osman yine türbeye uğramamaya başlamıştı. Yine karışık ve değişik yollardan sahile iniyor, saatler süren avare ve mecnunane yürüyüşlerle bitap düşüyordu. Bazen bir bankta bazen bir ağaç altında uyuyup kalıyordu. Üstü başı pejmürde, saçı sakalı karmakarışıktı.

Aklının başında olmadığı günlerden birinde farkında olmadan, türbe kapısının rastladığı sokaktan geçiyordu. Gayriihtiyari başını türbe tarafına çevirince Sarman’ı gördü. Dergâhın bahçesinde yaşayan bu güzel, uysal kediyi tanıdı. Yanına yaklaşıp eskiden yaptığı gibi başını ve sırtını okşamaya başladı. Sarman’da bacaklarına dolanıp yılıştı. Bu esnada Osman, aklına gelen bir düşünce karşısında kendine hâkim olamadı ve kediyi bir kucaklayışta kapıp oradan uzaklaştı. Hızlı adımlarla eve seğirtti. Nefes nefese kalmıştı. Kapıyı kapatıp sırtını yaslayınca rahatlamıştı. Sessizce kediyi odasına götürdü. Sarman artık rehindi! Hüdâyî hazretleri Osman’a himmet ederse Osman kediyi bırakacaktı, böyle düşünüyordu. Kediyi odasına kapattığı ilk birkaç gece gördüğü kötü rüyaları ve sıkıntılı uykuları, uyanınca hep hayra yordu. Ona göre öyle veya böyle bu rehine işi olumlu sonuç verecekti. Kendini bildi bileli türbede yaşadığına şahit olduğu kedinin, muhakkak Hüdâyî hazretleri nezdinde bir kıymeti vardı! Annesinin meseleye uyanmasından korkuyordu ki kedinin hamile olması imdadına yetişti. Zaten yufka yürekli olan Osman kedinin hamile olduğunu anlayınca, iyice yumuşadı. Odasının bir köşesini kedinin doğum yapacağı şekilde hazırladı. Geniş, yumuşak bir minder, neredeyse her gün değişen kedi kumu ve evde pişen yemeklerin etli tarafları… Kedi bir rehineden çok aziz bir misafir gibiydi. Annesiyle beraber kedinin etrafında pervane olmuşlardı.

Öykü’nün gideceği gün yaklaşıyor, fakat haber gelmiyordu. Osman ise umutluydu. Kediyi kaçırdığı için mahcup olsa da hamile olduğu için ona bakmakla mahcubiyetini gideriyor, kendi kendine Sarman’a hizmet ederek himmete kavuşacağını düşünüyordu. Ve nihayet Sarman doğurdu. Kimisi alacalı, kimisi rengarenk, kimi bembeyaz beş tane yavru. Osman’ın annesi o kadar sevinmişti ki sanki kendi çocuklarıymış gibi yavrucakları seviyor, okşuyor, öpüyordu. Sarman, gördüğü hizmetten memnun, yan gelip yatmış, bebelerini emziriyor, ara ara, tatlı tatlı yalanıyordu. Osman kedilerle uğraşırken arada bir başını kaldırıp pencereden sokağı izleyince, garip bir duygu göğsünü dolduruyor, Öykü’yü düşünüyordu.

Osman yavrularının -artık büyüdükleri için- anneleriyle birlikte türbe bahçesine bırakılması fikrine katılıyor, annesine hak veriyordu. Bir sabah bu fikri gerçekleştirme kararıyla uyandığında Öykü’nün İtalya’ya gidişinin üzerinden iki ay geçmişti. Habersiz.

Sarman ve yavrularıyla uğraşmaktan bunu yeterince düşünmemişti. Galiba eskisi gibi de hissetmiyordu. Daha doğrusu ağır bir hastalıktan sonra, yataktan ilk çıkışına benzer bir hal yaşıyordu. Bütün o coşkulu maceradan silkinip sükunete kavuşmuş, olayları daha sarih ve sakin düşünür olmuştu. “Bütün sevgiler, hatta bir elma çiçeğinde gördüğümüz güzellik, bir çocuğun gülümserken dudağının kıvrımında gözüken tatlılık, eski bir sokakta elinden tuttuğu çocuğuyla kaybolup giden feraceli bir anne görüntüsü, bir mezar taşında uzanıp uyumuş bir kedi, baktıkça insanın içine dolan turkuaz bir deniz… Evet, hatta sümüklü bir böceğin yapıştığı yere yakışma kabiliyeti, bir vişnenin daldaki duruşu… Bütün bunlar… Bütün güzellikler… Bütün sevgiler… Göklerden inen sayısız yağmurların derelere, derelerin ırmaklara, ırmakların ummanlara akıp gitmesi dolup taşması, sonra buharlaşıp tekrar göğe ağması gibi. Hepsi, hepimiz, hep beraber Allah’a doğru akıp gidiyoruz!”

Bunları düşününce vücudu ürperdi. Fakat iki nefes sonra yaptıklarından, yaşadıklarından nedamet duydu. Sarman’ı kucağına aldı. Annesi de yavruları bir karton kutuya koymuştu. Türbeye giderlerken annesi önde yürüyor, Osman arkasından biraz mahcup, biraz üzgün, biraz umutlu gidiyordu. Bahçe kapısına gelince Osman, Sarman’ı eşiğe bıraktı. Annesi de kutuyu yere bırakıp yavruları çıkardı. Yavrular hoplaya zıplaya annelerinin peşinden, türbe bahçesinde, insanların giremeyeceği yerlere, parmaklıklardan geçip gittiler. Osman onlardan daha uysal, daha masum, boynu bükük, annesinin peşinden sandukanın olduğu kısma doğru gitti. Annesi her zaman yaptığı gibi Hüdâyî hazretlerinin ayak ucuna edeple oturdu, Osman da hemen yanına… Gözlerini kapattılar. İkisi de tövbe ediyordu. Yanaklarından süzülen yaşlar içlerini huzurla dolduruyordu.

Tahir Tarık Balıkçı

 

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • içerleyen okuyucu , 09/07/2026

    Osman ile tanışıp ona bir teselli verebilmeyi çok isterdim. ‘Nasip be Osman’ derdim. Kim bilir, belki Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri de kulağına usulca aynı şeyi fısıldamıştır: ‘Nasip yavrum.’ Zira dağlar denizlerle bir olsa, o öyküyü yazmak nasipte yoksa, insan onu nasıl hakkıyla nihayete erdirebilir ki?

  • Edebifikir Okuru , 08/07/2026

    Sulhi Ceylan’ın “bu yazı sıcak, bu yazı soğuk bide bayıl istersen Feriha” tarzı eleştirilerine aldırış etmeden yazmaya devam edin. Tünelde ışık var. Kaleminize sağlık. Hikayeyi zihnimde canlanarak, son paragrafı ise ulan acaba Öykü kapıda belirecek mi diye heyecanla sabırsızlıkla okudum. Neyseki sonu gerçek hayata daha yakın bir şekilde bitmiş.

    • Şairkadir , 12/07/2026

      Osman için ve garip anası için üzüldüm doğrusu. Emrolunduğu gibi dosdoğru ol. Himmet gelir inşallah.

  • EdebiHayat , 07/07/2026

    Tek solukta okunan br yazı olmuş. Kalemine ve zihnine sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir