Şevket Bulut’un Kitaplarına Girmemiş Bir Hikâyesi

Şevket Bulut’un vefat ettiği 1996 yılında iki kitabı yayınlanmıştı. Bunlardan ikincisi “Baharı Göremeyen Çocuklar” yazarın öldüğü günlerde şehre ulaşmış, yazarına yeni kitabını görmek nasip olmamıştı. Böylesi bir ölüm, Şevket Bulut’un gerisinde pek çok tasarılar, yarım kalmış metinler, yayınlanmayı bekleyen metinler ile ahiret yurduna göçtüğünü haber veriyordu. Nitekim 2007 yılında “Derin Kuyu” isimli hikâye kitabı, yazarının çıkarmayı arzu edip hazırladığı bir dosya olarak yayınladı. Benim ilk okuduğum kitabı da Derin Kuyu’dur. Okuduğumda 14-15 yaşlarındaydım. Kitapta “adaletli koca” isimli bir hikâye vardı. Hikâyede ismi geçen adaletli koca yıllarca iki evli olarak yaşamış eşlerini de durumu bildirmemiş. Fakat hikâyenin sonunda görüyoruz ki iki eşine de adaletli davranmış ikisinden de üç çocuğu olmuş ikisine de eşarplarına varana kadar aynılarını almış. Nedendir bilmem bu hikayesi aklımda kalmış. Aslen Kilisli olan yazar Kahramanmaraş’ta uzun yıllar yaşamış Maraş’ı, Anadolu’yu ve insanını iyi gözlemlemiş bunu hikâyelerinde berrak bir kesinlikte görüyoruz. Şevket Bulut’un daktilosundaki karakterler, yakından tanıdığımız insanlar gibi. Yazar, yaşadığı dönemin günlük, kültürel ve siyasî olaylarını işleyip memleket sorunlarını irdelemiş âdeta dönemin fotoğrafını çekmiştir. Anadolu insanın körü körüne bağlandığı yanlış fikirleri inançları kırmadan, dökmeden, yermeden eleştirir ve kendi anlayışınca doğrusunu gösterir. 1970 yılında hikâyeler yayınlamaya başlayan yazar vefatına kadar sürekli yazmıştır.

“Zennup bacı televizyon seyrediyor” hikâyesi de ilk dönem hikâyelerinden sayılabilir. Herhangi bir kitabına girmeyen bu hikâyesi, birkaç sayı çıkan “Ede” dergisinin 1977 yılı Şubat sayısında yayınlanmıştır. Ede dergisi Ali Yurtgezen’in yayınlandığı bir dergidir. Bahaettin Karakoç, Abdurrahim Karakoç gibi isimlerin de yazı ve şiir yayınlandığı Ede, milliyetçi çizgide bir yayındır. Derginin folklorik, mahallî ürünlere yer verdiği gibi bütün Türkiye ekseninde hitabı olan metinlere de sahip olduğu görülüyor. Derginin ilginç bir özelliği de Ali Yurtgezen’in yazarlığından başka, çizerliğini de yansıtan birçok çizimin bulunması.

Muhammed Mecruh

Zennup Bacı Televizyon Seyrediyor

Oğlum, oğlum; boyu devrilesi oğlum.. Yetmiş yaşındaki ihtiyar anacığını, çoluk-çocuğa böyle irezil mi ediciydin? Zil taktırıp, meydanlara mı salıcıydın? Katır gibi kızların, daha gün kararmadan salona otururlar; habire televizyon seyrederler… Üstelik, benimlen dalga geçerler… «Böyüknene, böyüknene. Bak hele.. Türkân Şoray konuşiy… Hele şu gözlere bak böyüknene, söyle.. Sen de gençliğinde böyle gözel miydin?» Kıçlarının çakıldagıynan benimlen matrak geçiyler… Yaşıtlarının üçer-beşer çocuğu var… Bizimkiler mekteplerde okiymişler… Ne okuması kele anam? İşleri güçleri kancık kısrak gibi caddelerde kişnemek! Kızın büyüğü, çantasında tavsır taşıy… Bıyıklı, sakallı bir oğlan tavsırı… Küçüğü, aşık olmuş kele anam.. Türkücü Kenân gibi, mani düziy: «Leğene hamur koydum -Mangala kömür koydum- Benim bir oynaşım var- Adını ömür koydum…» Eyi mi? Vışşş! Hay gözlerin önüne aka giiiiiz! Hay dilin dependen çekile… Sen bu dilleri kimden öğrendin mektepli gızım? Sen, büyük gızdan önce davranır da; bohçanı kucaklar, gündüz gözüynen bir berduşa kaçarsın… Senin ataşını, üç köyün erkeği sovudamaz bre anam… Anam olacak kaltak, gün gezmelerine geder… Müdiran-memuran hanımlarıynan boy ölçüşür… Tavuk kaza bakmış da, kıçı cartadak yırtılmış… Aslını araştırsan; babası soğan, anası sarımsak! Kıraç yerin kancık iti, başımıza hanım kesildi… Sen kiiim, hanımlık kim giizz? Sen önce, kıçı yamalıklı babana, düzpaça bir pantol al! İzarını komşudan ödünç alan anana, beş metro izar parası ver… Gız siz üç bacı, bir çift topuklu kundurayı üç yıl ortaklaşa geyen evin gızı değil misiniz? Ananız, Beylerin az mı bulaşığını yıkadı? Babanız, az mı çeltik sakalına gitti? Kıraç yerden gız alan, torbasında tuz bulamazmış bacım…

«Oğlum,» dedim.. «Bu acayip kutuya beş bin lira verme! Bu kutuda, çok oyun var…» Komşuda görmüştüm: Çılbak kızlar gündüz gözüynen göbek atıydiler… Hele bir top oyunu varkine, akıl-sır erdirmek ne mümkün… Koşup duriyler… Kaş-göz, baş-kıç sağlam kalmiy… Herifin birinin elinde bir düdük… Düüüüt, düüüüt» deyi öttüriy… Bunların zoru nedir kele bacım? Neyi bölüşemiyler? Koşup durmaları neden? Baktıkça, adamın başı fırlaniy… Top da ne gâvur eniği… Patlama-çatlama bilmiy… Top oyunun peşinden bir sakallı herif çıktı. Gâvurca birşeyler söyledi. Kulaklarımın zarı patladı… Sesi heç mi sıtma görmemiş bu herifin? Ağzının önüne bir kutu tutiy… Durmadan içine üfüriy… Saniysin, ciğer şişiriy… Adı Varış MAYO’- muymuş, neymiş… «Gâvur ha, gâvur ha, gâvur…» demesine ne demeli? Ardımızı-önümüzü gâvur sarımış kele anam… Mevlâm ruhsat verse de, göçümüzü-barhanamızı toplasak…

Bu sesli kutunun tavsırsızı, eskiden de vardı. Sesi çıkardı amma; karnı bağırsağı böyle görünmezdi… Düşmeyi çevirmenle, pırrr önce bir şavk parliy… Peşinden bir homurtu, bir gürültü… Ondan soğa, ağzı-dudağı boyalı kemçik bir kız çıkıy… Adamın gözünün içine bakiy.. Utanma-hayâ yok ki… Nasıl da konuşiy kele bacım… Abukert mektebini bitirmiş zahar… Konuşiy, konuşiy.. Sözü bitmiy… Denizde su, bu gızda söz… Saçları yapık, alt dudağı sarkık.. Allah böylesi çirkini, düşman başına vermesin…

Tarhana yapılırkene, yazın dama çıkmıştım: Bizim ayaz damın yeli küfür küfür eser… Bir de ne görüm.. Damda demirden uzuuun bir sırık.. Depesinde bir boynuz.. «Gızım Yeldâ, bu nedir?» deyi sordum. Kikir kikir güldü. «Nene, sen çoook cahal kalmışsın!» dedi. «Buna, antel derler. Bizim aşağıdaki televizyonun alıcısı…» Doğrusu, boynuzun böyle uzununu da görmemiştim… Evin içine sığmamış da, damları saçakları talamış. Yeldâ olacak kancık, benimlen eğleniy.. Kikir kikir güliy… Boyu devrilesi… Her sözümü ters ağnar…

Geçenlerde bozuldu. Takla atıp durdu. Belediyeciler, ceryanları kısmışlar. Sağlam televizyon bırakmamışlar. Bana kalsa, balyoznan parçalarım. Gâvur icadının ne gereği var? Şu Maraş’ın ışığı da bizimnen oyniy.. Sanırsın, Hacıvat-Karagöz.. Fırt geliy, fırt gidiy… Direk mi devrilmiş.. Hatlar mı bozulmuş.. Oynak avratlar gimi gelip getmesi, bundanmış… Bozuldu, bozuldu deyi sevinirken; bizim oğlan üç-beşyüz harcadı, Aptestimi tazeledim kele bacım.. İhtiyarlık! Gendimi dutamadım. Adam yaşlanınca, ardı düdüklü, önü sidikli oliy…

Namaz dedim de, aklıma geldi: Doğrusu telebizyonda Mevlüt okunmasına, camilerin gösterilmesine bir diyeceğim yok! Bizim Ankara’daki büyük Hoca’nın gönlüne bıraksalar, hep Mevlüt-ezân okuducuymuş… Bu kutu eyi bir kutu amma; adamının elinde değil…

Bizler, yaşımızı başımızı doldurduk. Bizden soğnakilerin vay haline… Millet, geceyi-gündüzü şaşırdı. Geçti sabahlara kadar telebizyon seyrediy… Sabahtan akşamacak da yatıy… Dünya mı tersine döndü; bizler mi yolumuzu şaşırdık… Hele bir sumsuk dövüşü seyrettim: Korkudan dişlerimin yeri ağrıdı. Kalbim davul gibi, gümbür gümbür öttü… Bu adamlar, birbirlerinden ne isterler? Neyi bölüşemezler? «Bunlar ne deyi dövüşiyler Yeldâ?» dedim. Kikir kikir güldü: «Pokis oyniyler nene, pokis…» dedi.

Bir de siyah at var: Fürü müdür, Hürü müdür; nedir… Küçük bir oğlan yanına çağiriy… At kuyruk sallayarak koşup geliy… Benim beyim de askerde süvariydi.. Ahırda cins at beslerdi.. Amma velâkin, böylesi terbiyeli at görmedim.

Doğrusu, bu cilve kutusunun eyi tarafları var.. Ah şu çılbak avratlar olmasa.. Ah içine gâvurlar doldurulmasa… Amaaann, bana ne… Herkes sağ olsun, evinde olsun… Gızlar istedi, babası aldı… Oğlumun canı sağolsun… Şerefi arttı… Varsın, bizim gelin biraz da bununlan övünsün…

Şevket Bulut

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir