Hiç Yaşanmayacak Bir Özlemin Düşsel Kederi

“Önce aya baktım, sonra senin yüzüne.”

İnsanın kendisine seslenildiğini anlaması gibi, başını serince sesin geldiği yöne doğru kaldırdın. Durgundun. Ses, bulutlarının hepsini dağıtamadı.

“Yani, babaanne?”

“Hani önce ayı gördüm, sonra senin yüzüne baktım birden. Karşımdaydın ya.”

“Bir anlamı mı var?”

“Bakalım benim bu ayım nasıl geçecek?”

“Senin mi? Önümüzdeki ay mı?”

Dış kapının ucunda asılan ipin düğümü, demir kapıya çarpıp geri çekiliyordu. İhtiyarların icatlarından biri. Bahçeye çıkarken terliklerini daha iyi giyebilmek için babaannenin sıkıca tutunduğu ip… Kapıya çarptıkça ufak da olsa ritmik olmayan ama sürekli rahatsız edici bir ses çıkarıyordu. Tekrar eden ama birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan bu ses gibiydi konuşmalarınız. Fazla anlamlı da olabilirdi, bir hiç de.

“Babaanne?”

“Toprak elbet ısınır bir gün.”

“Yani eylülü mü diyorsun?”

Hiçbir araba sesi yok diye düşündün. Neden ilk aklına gelen gürültü arabanınki oldu, bilmedin. Araba sesi bütün köylerin merak kapısıdır da ondan. Nihayet insan sesi de yok ki diye düşündün. Sadece karanlık. Hatta karanlıktan da kötüsü, loş bir gökyüzü. Bulanık bile denebilir. Oysa toprak, ayna gibi parlıyordu. Yavru bir kirpi masanın altında dünden kalan çekirdek kabının içine büyük bir hışırtıyla kafasını soktu. Bir süre debelendikten sonra birden görmemesi gereken bir şeyi görmüş gibi gerisin geri kaçtı.

“Peki, benim yüzüm de ay kadar güzel mi?”

Sonsuz bir sessizlik. Gece, ağzından çıkan her kelimeyi vakum gibi çekiyordu sanki. Sıkıldın. Ayağının ucuyla toprağı karıştırmaya başladın. Eşeledikçe kızıl karıncalar ve böcekler gün yüzüne çıkıyordu. Derin bir iç çektin, tuttun ama bırakmadın bir süre. Toprak buhar gibi dağılıyordu ayağının etrafında. Aldığın nefesi eğilip toprağa üfledin. Karıncalar ve böcekler evlerinin çatısı yıkılmış gibi bir telaşla koşuşturuyordu.

“Öyle yapma.”

“Neyi yapmayayım?”

Toprağı eşelemeyi bıraktın.

“Canım sıkılıyor.”

“Şehimelere gitsem keşke.”

“Refik, amcamla kavgalıydı sanki.”

“Karısına da mezar açtırmış.”

“Ya adam camiye girerken bile içeride amcam varsa çıkıyor ya babaanne, bizi ne yapsın.”

Garip sesler çıkararak ve nefesini düzenlemeye çalışarak ayağa kalkmaya çalıştı. Sanki seninle hiç konuşmadı. Öylece gürültülü nefesleriyle geçti yanından. Yardım etsen mi diye tereddüt etsen de ağır hareketlerini izlemekle yetindin. Zaman kaya gibiydi. Her gün nasılsa öyle. Hele dağın tepesinde kurulan bu köyde, saat daha bir ağır işliyordu sanki. Önce kafası doğruldu, sonra tomurcuk göbeği. Gülümsedin. Yine hiçbir cevaba gerek duymadan Şehimelerin evine doğru yöneldi. Tekerlekli yürüteciyle gıcırtılı bir yürüyüştü onunki. Nasıl olsa yetişirim dedin, uzaklaşmasını seyrettin. Zaman gibi ağırdı adımları. Nefesin daraldı, kalkmak için güçlü bir sebep bulamadın. Babaannenin omuzundaki şal, yürüdükçe kaydı. Nihayet yere düştü. Ardından koşup omzuna koydun. Ağır zaman, sen genç bir insan. Ayağa kalkmak için bulduğun sebebinle, yürüdünüz ama hiç göz göze gelmediniz.

Şehimelerin evine vardığınızda, milleti uzanarak dinleyen babaannenin nefesi uyuklayarak çoktan yavaşlamıştı. Seninse varlığınla yokluğun birdi, üzerinden atlayarak ya da seni çiğneyerek geçiyordu her şey. Refik amcanın hırıltılı homurdanışları, Şehime’nin önden sahipli mezarı, babaannenin derin sessizliği… Kapının önüne çıkıp meyve ağaçlarını seyretmek istedin, tâ ki avluda ayağına kararmış bir kâğıt takılana kadar. Kelimeleri otuz yıl öncesine ait olabilecek kadar sarı, anlamı dün yazılmış kadar taze… Yine de gözlerinin önünde okudukça artan bir karanlık kaldı.

“Yıllar sonra kelimelerin başına oturmak çok sancılı şimdi, teninin arta kalan toprak parçaları şimdi hangi ağacın kovuğunda bilmiyorum babaanne. Yaşasaydın dua göndermek yerine belki hiçbir zaman göremeyeceğin, duyamayacağın ya da okuyamayacağın birkaç kelime göndermeye çalıştığımdan haberdar olsaydın eğer ne çok kızardın kim bilir bana. Okumayı biliyor muydun, onu bile bilmiyorum. Yani nasıl desem, Latin harflerini okumak işte. Oysa bir yandan hissediyorum, yaşamaya devam etmek kırgınlığı artırmaktan başka ne ki? Öyleyse seni düşündükçe parça parça yarılan içim, senin yaşamayarak beni kırdığını nasıl iddia edebilir?

Hislerim, bütün bir yarısı içinde kaybolmaktan kendimizi alıkoyamadığımız dünya kadar kapkara bir fotoğrafın tam ortasındaki yüzünü seçmeye çalışmakla başlamıştı. İnsanın, kendisi hiç görmeden bu dünyadan göçüp gitmiş birisiyle nasıl anıları olabilir, sorma bana. Seninle olan anılarımız, bu dünyada hiçbir yerde yaşamadığım anılardan da öte büsbütün sorulara gark ediyor beni. Hislerim, benden daha önce yaşama şansına erip de o fotoğrafta yer alamamanın biraz hırsı ve hıncıyla başladı. İkiye bölünebilir miydim, iki kez yeniden yaşayabilir miydim bilmiyorum. Sanki sonsuz kere dünyaya gelsem sıkılmazmışım gibi hissediyorum nazlı babaanne. Senin gibi tek ismim bile yok, ikiye bölünmeyi düşünmem sence de çok doğal değil mi? Hem senin kırılgan ismini hem de Uhud’da ortalığı inletmiş hiç de kırılgan olmayan bir kadının ismini taşımaya çalışıyorum. Söylesene babaanne, bir kez gelmiş olarak, dünya sence de hep yarım kalan bir şey mi?

Öyleyken böyle işte, kaç yaşındaydım pek de hatırlamıyorum ama ismini taşımakla fotoğrafın içinde olmamak arasında koca bir uçurumda sallanıyor gibi hissediyordum. Amcamın kızının o gülen çocuk yüzünü, gözlerimle görmemek için ellerimle kapamıştım. Tozlaşana kadar parçalamak istiyordum fotoğrafı, yüzünü biraz daha netleştirebilseydim… Sanki o an yeniden var olacak gibiydin. Bilmiyorum o fotoğrafa ne oldu, ıslak bir kayboluşla toprağa karıştı belki de.

Nereden bahis açıldı böyle, yani babaanne sanırım birkaç fotoğrafını sanki kendini bilmiyormuşçasına sana göndermek isterdim. Yüzünün kıvrımlarını sana tek tek anlatmak, ince gözlerinin nasıl keskince baktığını, güldüğün zamanlarda göbeğinin yukarı aşağı nasıl hopladığını, herhangi bir konuda birden nasıl ciddileştiğini, tok sesini, nerede neyi ne zaman söylemen gerektiğini bilemeyişini… Belki de bunların hiçbiri değilsin, değişen bir hayal içinde sürekli farklı kimliklere sokuyorum seni. İnsan hiç tanımadığı ve sürekli değişen birini özleyebilir mi, çok özlüyorum.

Kafanı karıştırdıysam özür dilerim. Bu mektubu bildiğindeki, duyduğun zamandaki yüz ifadeni görmeyi o kadar çok isterdim ki. Bütün bunları neden yazıyorum ya da hayatta en çaresiz kalıp da cevabını bulamadığım sorular arasında kaybolduğumda neden seninle konuşma arzusu duyuyorum bilmiyorum. Bütün kalabalıklar zihnimle kalbimin arasına bir duvar örmeye koştuğunda, bütün sesler o cevabı bulamayayım diye fısıltılar dolusu kelimeler inşa etmeye başladığında, kendimi seninle anlamını bilmediğim kelimeler konuşurken buluyorum.

Yine dağıldım. Hayatta olmaya hep alışkın olduğum gibi. Seninle nasıl anı biriktirebildiğimi bile anlayamıyorum. Birçok sayısız varlığın içinde tek bir bütün müsün ondan bile emin değilim. İşte sayısız neşe içinde hayat neşeyle devam ediyor, sen de benim gibi alınıyor musun?

Bayram geçmek üzere babaanne. Babama gün geçtikçe biraz daha uzak hissediyorum biliyor musun? İki yıl önce İran’a gitmeden önce ve aynı zamanda senin yüzünü ilk ve son kez yakından gördüğüm o rüyayı daha sık hatırlamaya başladım. O rüyayı her hatırladıkça sanki babama olan uzaklığım artıyor. Bu rüyayı her hatırladığımda ya da onun sıcaklığını aradığımda -ya da senin bilmiyorum- yıllar önce telefonuma kaydettiğim babamın tırtıklı sesini dinliyorum. Hâlâ yaşıyorken onu dinlemek yerine. Yaşadıkça kırgınlığımızı artırıyoruz demiştim. Belki de tatsız bir yalandır. Ama ne olursa olsun o sesi dinlerken yeniden ellerim ve ayaklarım ısınıyor babaanne. Birisini çok seviyorum biliyor musun, bana onu hatırlatıyor o sesin derininden gelen Yâsin sûresi. Sanki senin ruhuna sayısız kere ulaşıyor aynı zamanda. Bir taşla bilmem kaç kuş mu bilmiyorum, zaten diriler için indirilmiş olduğunu ilan eden sureyi ölülere okumamız da… Yeri burası değil, özür dilerim.

Bembeyazdı diyeceğim, burukluğunu arttırmak için değil yemin ederim, öyleydi. Hastaneye nefes nefes yetişmiştim babaanne, ama inanır mısın hastane hiç hastaneliğini yapmıyordu işte. Sanki geniş ovalardan gelmiştim de hastane kapısına, içinde dolaştıkça o ovalar genişliyordu. Doktor heyecanla ve belki biraz da sinirle yanıma gelmişti. Bu kadını otuz yıldır hiç mi fark etmediniz diye sinirleniyordu. Yüzüm yüzüne değiyordu aniden. İlk babamı soruyordun. Hiç mi, diye yutkundun. O kadar çok öptüm ki seni, o kadar çok öptün ki beni. Öyle sevinçliydim ki babaanne. Yeryüzünde şu ana kadar iyi insanlar için ölüm hiç var olmamış gibiydi. Tek odalı bir eve getirmiştin beni babaanne, ya da ben seni getirmiştim hırabanlar arasından. Hiç İstanbul’a da benzemiyordu, benim evimmiş, öyle demiştin. Yazmanın bir ucu mutfaktaki masanın üzerine düşmüştü, diğeri sırtından sarkıyordu. Her şeyin o kadar parlaktı ki çiçekli elbisenin üzerine yatıp saatlerce ağlamak istedim. Bir kâse yoğurtlu çorbayı itekledin önüme. Dedem de ben de çok severdik bu çorbayı ama nereden biliyordun anlamadım. Belki sadece dedem sevdiği için yapmıştın. Onun da çoktan göçüp gittiğini biliyor muydun bilmiyorum. Tek merak ettiğin babamın seni hiç merak edip etmediğiydi. Belki de babamı değil hiç tanımadığın beni soruyordun. Cismimle ve ismimle sana benzeyen ben karşında oturuyordum. Uyanmadan önce tek bir cümle duydum iki tatlı dudağın arasından. Artık sen varsın, dedin bana.

Hırçın bir arzuyla varlığımdan haberdar olmanı istiyorum. Rüyalarıma daha sık gir olur mu?”

Nazlı 

22 Nisan 1991

Uyandığında duyduğun tek şey sonsuz bir sessizlik. Kaçıncı uyanışın bu? Anlamsızlığın ortasında kırık sahneler nefesini kesiyor. Bir kez ağlayabilsen iç içe rüyaların son bulacak sanki. Sadece, uzaktan bir arabanın yaklaşması bozuyor büyüyü. İkindi vaktinin aniden inen keskin soğuğu, ağzından çıkan her kelimeyi vakum gibi çekecek sanki. Sıkılıyorsun. Baban başucunda oturuyor. Ayağının ucuyla toprağı karıştırmaya başlıyor. Eşeledikçe kızıl karıncalar ve böcekler gün yüzüne çıkıyor. Derin bir iç çekiyor, tutuyor ama bırakmıyor bir süreliğine. Toprak buhar gibi dağılıyor ayağının etrafında. Aldığı nefesi eğilip toprağa üflüyor. Yirmi beş yaşındayken annesinin selasını okurken yarım kalan nefesini. Karıncalar ve böcekler evlerinin çatısı yıkılmış gibi bir telaşla koşuşturuyor.

“Öyle yapma.” diyorsun.

İçinden bastırılmış bir yas, çığlıkla çıkıyor. Ağla, ağla ki biraz olsun dinsin acın. Babaannen, içeride. Uyuyor sanıyorsun. Babanın çatlak parmakları alnında geziniyor. İlahi bir burukluğu hatırlatan boğuk bir sese çarpıyor kirpiklerin:

“Babasının annesi, nihayet ağlıyorsun.”

Oysa sen, daha kim olduğunu bilmiyorsun.

Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Gülsüm , 04/10/2026

    “Ağla, ağla ki biraz olsun dinsin acın. ” Diniyor mu, dinsin istiyor muyuz ki?
    “…yıllar önce telefonuma kaydettiğim babamın tırtıklı sesini dinliyorum. ” Kaleminize sağlık hanımefendi. İki isminizle yaşamanız dileğiyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir