
Uyandım.
Gözlerimi uçuşan perdenin, pencereme yansıyan karmakarışık gölgelerin, pervazda cıvıldayan kumruların üzerinde sırayla gezdirdim. Tek bir yere baktım aslında, bakışımı gezdirdim, derinleştirdim belki, bilmiyorum. Güneş yine apaydın ve sıcacık yapmış her yeri. Gülümsedim, aramızda işini en iyi yapan o.
Yaz sabun gibi kayıverdi avucumuzdan, ağustosun sonuna geldik. Günler öyle hızla geçiverdi ki yazın geldiğini bile giderken fark ettik. Bu yüzden son yaz aktivitelerine telaşla sarılıyoruz ve bugün denize gidiyoruz Müjgan’la.
Müjgan, benim kızım. Gerçekten kızım, insan, kedi değil. On bir yaşında. Harika kirpikleri var. Bu yüzden ismini Müjgan koydu babası. Müjgan’ı kucağına aldı “Türkan Şoray gibi kirpikleri var” dedi, “ismini Müjgan koyalım”. Türkan olsun o zaman dedim, biraz daha anlamlı olur en azından. Müjgan olsun dedi. Oldu.
Güneşe methiyeler düzdükten ve günü kafamda kabaca tasarladıktan sonra yatağımda doğruldum. Beş dakikalık baş-boyun egzersizi sonrası yerimden kalkmaya hazırdım. Kalkıp yatağımı toparladım, artık odanın orta yerinde durmayan kolilere, yani aylardır kolilerin durduğu odamın orta yerindeki boşluğa neşeyle baktım. Tamamen buraya ait hissetmenin huzuruyla plaj çantamı hazırlayıp odamdan çıktım. Ellerimi yüzümü yıkadım ve doğru mutfağa. Koridorda kararımı değiştirip önce Müjgan’ı uyandırdım. İlk öpücükle uyandı, oysa kendimi hazırlamıştım sevgi sözcüklerim hazırdı ağzımdan dökülmek için. Düşündüğümden fazla nazlanırsa tehdit bile edecektim günü evde geçirmekle. Ama böyledir, insan içinde kıpırtılar varken hemen uyanır.
Müjgan hazırlanırken, üst raflardan piknik sepetini indirdim. Domates, salatalık ve kapya biberleri doğrayıp saklama kaplarına koydum. Peynir dilimledim onlar da saklama kabına. Vee en sevdiğimiz… Zeytinlere biraz kekik ve pulbiber ekleyip ince ince doğradığım limon dilimleriyle kavanoza koydum, üzerine de azıcık zeytinyağı. Fırından taze simit de alacağız, işte dünyanın en mükemmel kahvaltısı. Derken gözüm geceyi tezgahın üzerinde geçiren fincanlara takıldı. Akşam kız kıza yaptığımız kahve sohbetinin izleri. Yaşamak gözlerimi kamaştırdı, kızım artık neredeyse boyum kadar ve onunla kahve içip bir şeyler konuşabiliyoruz. Gözlerim kamaşınca hemen oracıkta bekleyen bir damla kirpiklerimden kurtulup yanağıma doğru süzülecekti ki sol elimin işaret parmağının dirseğiyle (böyle denmez, olsun) onu yakaladım. Müjgan’ın sesiyle bulutlarım dağıldı, “anneeee”. Efendim canım, güzelim, bitanem, çiçeğim, söyle. Sevgi sözcüklerini art arda sıraladığım zamanlarda önce durur, söyleyeceği şey önemini kaybetmiş gibi birden. Azıcık gülümser, dişleri görünür, dişlerini gizlemeye çalışır gibi dudaklarını büzerek devam eder. Pikniğimize anneannemi de davet etmeye ne dersin? Ne diyeceğim, harika fikir, hadi ara. Annemi arayıp davet etti, yani azıcık da ısrar etti ama olsun. İki dakikalık mutluluk dansının ardından bana yardım etmeye karar verdi, mutfak masasının üzerindeki kahvaltılıkları sepete koydu. Tezgâhın üzerindeki bulaşıkları yıkayıp mutfağı toparladıktan sonra, çantalarımızı ve sepetimizi alıp evden çıktık. Eşyalarımızı bagaja koyduktan sonra biz de koltuklarımıza geçtik. Emniyet kemerini takıp takmadığını kontrol etmek için başımı çevirdiğimde kızımın arka koltuktan ön koltuğa terfi etmiş olduğu gerçeği gözlerimi kamaştıracaktı ki telefonumu Müjgan’a uzattım, “Hangi şarkıyı dinliyoruz?” Müjgan daha önce hazırlamış olduğumuz doksanlar listesinden gözlerini kapatarak ekranı biraz kaydırdıktan sonra rastgele bir şarkıyı seçti, Nazan Öncel’den Hay Hay. Birbirimize attığımız muzip bakışların ardından şarkıya eşlik ederek yola koyulduk. Fırından simitlerimizi aldıktan sonra annemi de alıp sahile ulaştık. Annem artık kumaşları birleştirerek diktiği örtüyü kumların üzerine serdi. Biz de kahvaltılıklarımızı ve simitlerimizi çıkartıp çaylarımızı doldurduk. Keyifle, hiç acele etmeden, öncesini ya da sonrasını düşünmeden, o an orada olduğumuzu ve bunun bize iyi geldiğini bilerek, bol sohbet ve kahkahalar eşliğinde kahvaltımızı yaptık.
Müjgan karnı doyar doymaz denize attı kendini, bir bardak çay daha içtikten sonra ben de davetine, ısrarına demeliyim aslında, icabet ettim. Annem yüzmek istemedi, bacaklarını sıcak kumlara gömmek diz ağrılarına iyi geliyormuş, öyle yaptı.
Denize girip beş dakika yürüdükten sonra hâlâ dizlerime bile ulaşamayan suya baktım. Her zaman böyle sığ mıydı, bir tuhaflık mı vardı anlayamadım. İlerlemeye devam ettim. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Serinlemek şöyle dursun terlemeye başladım, güneşin altında dakikalardır yürüyordum ve hâlâ dizlerim bile ıslanmamıştı. Durdum. İçimde dalgalanan huzursuzluk beni durdurdu. Fena şeyler olacakmış, dakikalardır derinleşmeyen deniz birden olağanüstü derinleşecekmiş gibi geldi. Ya da deniz daha da çekilecek, çekilecek ve devasa dalgalar oluşacak, kaçıp kurtulmak istediğimde kumsala yetişemeyecekmişim gibi. Dönüp kumsala baktığımda annem minicik görünüyordu. Müjgan. Müjgan yoktu. Sağa baktım, sola baktım, yok. Bağırdım. Can havliyle, avazım çıktığı kadar. Yok. Anneme seslendim, duyması mümkün değil. Aman Allah’ım. Ne tarafa gideceğim. Hangi ihtimali değerlendireceğim. Durdum.
Aklımı kaybetmek üzereyken ufuk çizgisinin ardında bir yerleşim yeri fark ettim. Aklımı mı kaybetmiştim? Olabilir miydi? Mümkün müydü? Gözlerimi kapattım. Bir şey değişir, belki bir rüyadayımdır, uyanırım ya da başka bir mucize…
Gözlerimi açtım, hiçbir mucize yok. Tekrar sağıma soluma baktım. Müjgan da yok. Kızım… Ufuk… Ufuğa tekrar baktım, evet hâlâ orada bir kara parçası, üzerinde evler, ağaçlar, sokak lambaları ve sahilde Müjgan. Allah’ım nasıl olur? Müjgan oraya nasıl gider? Dönüp bir kez daha arkama baktım. Çünkü şu an bulunduğum halde yönümü karıştırmış olmam söz konusu ihtimallerin en mantıklısı. Hayır. Hiçbir karışıklık yok. Arkamda kumsal, annemin bulunduğu ve mesafe itibariyle minicik göründüğü kumsal. Önüme baktım, daha önce hiç fark etmediğim gerçekliğinden bile emin olamadığım kızımın minicik göründüğü kumsal. Müjgan öyle rahat ve öyle olağan davranıyor ki çıldıracağım. Kumlara oturmuş, ıslak saçlarını örmeye çalışıyor, mutlu ve telaşsız. Kızımı böyle sağlıklı ve mutlu gördüğüm halde içimde çırpınan korku dinmedi. Arttı. Ona ulaşamam. Seslensem duymaz bile. Ama o iyi. Ama neden gitti? Nasıl gitti? Neler oluyor Allah’ım?
Ayaklarımın altında minik minik kıpırdanan kumları hissettim. Kalbim ağzımda atıyordu. Başımı eğip ayaklarıma baktım. Dizlerime bile ulaşamayan suların kayıp gittiğini, denizin gerçekten çekildiğini dehşetle fark ettim. Önüme, sağıma, tekrar önüme, soluma, arkama baktım. Bütün gücüm denizle beraber çekilmiş gibi oracığa yığıldım.
Uyandım.
Şadiye Sare Kaplan


1 Yorum