
Yutkundu. Boğazında bir şey var. Tekrar yutkundu. Boğazında bir şişlik var. Gözlerini açtı. Eliyle yokladı, bulup yerinden sökebilecekmiş gibi. Eline bir şişlik hissi gelmedi. Yutkundu. Bir şişlik var. Doğruldu yatağından. Ayaklarını aşağı salladı. Perdeyi çekti, güneşin ilk ışıklarını görünce mutlu olanların yanına sekiz katlı bir apartmanın kirli beyaz duvarını görüp uyananlar olarak katıldı. Her sabah perdeyi çekme meselesinin geleneksel olduğunu düşündü. Yoksa dip dibe olan apartmanların neresinden yer bulup bir ışık parçası onun evine girecek? Bu yüzden yüzünde tebessümle gerinmedi. Hiç gerinmedi. Zemine yakın sallanan ayaklarını yere bastı. Soğuk. Kalkıp ne yapacağını düşündü. Rutin iyidir. Her güne ayrı bir sürpriz hikâye ile uyanmak adamı strese sokar. Rutinine sarıl. Sarıldı gece üzerinde olan ama bir sebepten yerde bulduğu örtüsüne. Silkeledi. Serdi tekrar. Yatak geceleyin tekrar yatıp üzerindeki örtünün tekrar yere düşmesi için hazır.
Yatağının kenarında duran yarım bardak suyu dikti. Suyu yarıya kadar ne zaman içtiğini hatırlamadığını düşündü içerken. Gece ne zaman uyandığını hatırlamıyor. Nasıl bir uyku haliyse bu, boğazdan geçen sudan bile haberi yok. Bu habersiz uyku haline sahip olduğu halde her şeye muktedir sanıyor kendini. Bardakla birlikte mutfağa doğru yürüdü. Suyla da gitmedi boğazındaki şişlik. Gidecek gibi de değildi. Bir iki parça ekmek attı. Gitmedi. Ekmeği atmışken kahvaltı yaptı. Gitmedi. Ekmek, peynir, zeytin, kahvaltıda ne varsa tepti ağzına, üstüne de su. Gitmedi. Telaş da etmedi. Hatta umursamadı. Kalsın dedi kendi kendine. Rutin iyidir.
Balkona çıktı. Burada beylik bir laf etmesi gerektiğini düşündü. Bazen oluyordu böyle. Balkonlar, dışarı çıkmak isteyen ama dışarı çıkacak kadar mecali olmayan tembellerin uğrak noktası… gibi. Güldü. Göbeği oynadı. Güldüğü yüzünden anlaşılmadı. Sokakta gereksiz bir sessizlik. Normalde yan yana iki insan birbirini duyamaz bağırmadan. Pazar sanırım günlerden. Takip etmiyor uzun süredir. Tüm insanlık uykudayken birisi uyanık. Kendini kastetmiyor. Gülümsüyor yine. Yarım yamalak bir telmihle gününe renk kattı kendince. Karşı apartmandaki daire satılıkmış. Burada yaşlı bir amca otururdu. Arada bir hanım gelirdi. Temizlikçi kadın sanmıştı. Kızıymış. Adam ezan okununca yaz kış pencereyi açar ezanı dinlerdi. Sadece o zaman görürdük yüzünü. Ezan kadar bakardı sokağa. Ezan kadar ilgilenirdi sokakla. Ne zaman taşındığını hatırlamaya çalıştı. Bu bilgi de yok kendisinde. Yaşlı amca rutini bozmuş. Yutkundu. Hissediyor, bir şişlik var. Öksürdü dışarı atabilecekmiş gibi. Gitmiyor. Yaşlı adam gitmiş, öldü mü acaba? Yoksa kızının yanına mı taşındı. Evde bakım. Ya da bir huzurevi. Ev gibi bakım. Senin evi de satarız, birikim olur. Kime? Ben niye düşünüyorsam olmayan şeyleri, dedi. Sesli sesli konuştu hatta. Sokak duydu sesini. Oralı olmadı. Hatırlaması gerekenleri hatırlamıyor, olmadık hikâyeler yazıyor komşuları hakkında. Kollarını balkon demirine dayadı. Soğuk. Ayağına olmayan, nereden geldiği belirsiz terlikler sıkıyor ayağını. Yan apartmanın bahçesindeki ağaçlar sallanıyor. Gökyüzüne bakıyor, gökyüzünde de görülecek bir şey yok. Balkonda durmasını hatta bir sandalye çekip oturmasını sağlayacak bir sebep arıyor. Komşusu balkona çıksa hal hatır sorardı. Canı deniz çekti. Canı martı çekti. Böyle zamanlarda cennette olmayı istiyor. Tamamen menfaatten. Üstünü değiştirip, hazırlanıp kıyıya doğru gitmek o kadar zor geliyor ki şimdi. Cennette olsaydı, isterdi, bir kıyı oluverirdi şu önündeki apartman. Saçma bir düşünce. Cennette bile apartmanın önünde olduğunu hayal eden bir insan olmasına sinirleniyor. Dua etseydi yarım yamalak edecekti demek ki. Çarpılacaktı büsbütün. Balkon kapısı çarptı rüzgârdan. İrkildi. Kapıyı tekrar açıp içeri girdi. Odalarda gezinmeye başladı. Oturacak onca yer olmasına rağmen hiçbir yere oturmak istemedi. Birçok kez yutkundu. Birçoğuna takılmadı. Sonuncuya takıldı. Bir şişlik var. Gitmiyor. O gitmiyor ama zihninden bir şeyler gidiyor. Arada sırada, hatırlayabileceği en uzak geçmişe gitmeye çalışıyor. Doğumumu hatırlasaydım keşke demişti bir keresinde. İlk bakışmalar, gülümsemeler, sevinç gözyaşları, ilk dokunuşlar… Korkar mıydı? Annesi vardı. Sarardı. Korkmazdı. Doğumunu hatırlasaydı belki öleceğini daha rahat idrak edebilirdi. Son bakışmalar, gülümsemeler, gözyaşları, son dokunuşlar. Korkar mıydı?.. Yutkundu. Bir şişlik var. Baldan mı? Ne alakası var? Çok alakası var. Yıllar evvel fark etti bu özelliğini. Aç karna hakiki bal yediğinde dudakları kaşınır, kaşıntı boğazına kadar iner. Bir şişlik olur, yutkunur, gitmez, bilir ki bal hakikidir. Bir iki saat kadar bu eziyeti çeker. Sonra geçer. Bir arkadaş grubunda ağzından kaçırmıştı bu özelliğini. Sonra bal tadım uzmanı oldu çıktı. Herkes bir kaşık bal sundu bir süre, hakiki mi sen anlarsın. Kimse saatlerce dudaklarının, dilinin, damağının, boğazının kaşıntısını umursamadı. Uyku arası bal yedi, üstüne de yakmasın diye yarım bardak su devirdi. Ondan bu şişlik. Mesele çözüldü. Alerjiden. Bir iki saate düzelir. Düşününce bile damağı kaşındı, diliyle kaşımaya çalıştı. Düzelir. Tamam. Sıra unutkanlıkta. Ocağa koyduğu yemeği unutmuş, saatler sonra kızgın metalin yaydığı kokudan anlamıştı. Ekmek almak için dışarı çıkıp ekmek almadan dönmüştü. Hep bir şey yapmak için hamle yapıp bir şey yapmadan eve dönmüş; ne yapacağını, ne için dışarı çıktığını düşünerek bulurdu kendini. Alzaymırla alakası yok bunun. Bu öyle bir şey değil. Sonunda her şeyi unutarak final yapmayacak. Nefes almayı falan unutmadı. Yemek yemeyi unutmadı. Yutkunabiliyor hâlâ. Yutkundu mesela. Şişlik hâlâ duruyor. Onun da aklına geldi çünkü bu iş alzaymıra mı gidiyor diye. Alzaymırın yazılışını düşündü. Hatırlayamadı. Sorun değil. Bir arkadaşı bir yaştan sonra kontrol iyidir diye çekap yaptırmıştı da bir sürü hastalık benzeri şeyler öğrenmiş, morali bozulmuştu. Gerek yoktu o yüzden, makine çalışıyorsa kurcalama. Rutin iyidir.
Yukarı kattan bağırtılar geldi. Birileri uyandı. Neye kızdılar belli değil. Biri birine kızdı, biri daha çok kızdı, biri ona daha çok kızınca, diğeri durur mu daha da kızdı. Sonra kızgınlık kaynamaya döndü. Kaynarken yerinde duramayan, yerinde duran nesnelerin yerinde durmasını istemedi demek ki. Adam masadaki anahtarı attı, bakır kasedeki çiçekleri çiçekleriyle attı, sütünü yumurtasını attı, pencereden gelen ışığı attı, bisiklet sesini, çıkrık sesini, ekmeğin havanın yumuşaklığını attı, aklında olup bitenleri attı, ne yapmak istiyordu hayatta, işte onu attı, kimi seviyordu, kimi sevmiyordu, adam masadan onları da attı, üç kere üç dokuz ederdi, adam attı masadan dokuzu. Uykusunu attı, uyanıklığını attı, tokluğunu açlığını attı. Masada masaymış ha, bana mısın demedi bu kadar atmaya. bir iki sallandı durdu, adam ha babam atıyordu. Masada duran tek parça, duvarda sonra, artık çok parça halinde ve yerde hayatına çoğalarak devam etmekte. Evdeki biri toplayacak parçaları, mesela halının bir köşesinde gizli saklı bekleyen bir cam parçası, günler sonra birinin ayağına batarak hatırlatacak kendini. Bu hatırlatmaya kadar her şey normale dönmüş mü olacak? Hatırlamayla birlikte eski kızgın, kaynamış veya üzülmüş haline mi dönecek her şey. Bence girdiği yerden normal bir iğneyle normal bir şekilde çıkarılacak, dedi. Yine sesli konuştu. Sesini duyunca garipsedi, bu konuyu neden düşündüğünü düşündü. Yine kafasında senaryolar… Hâlâ tabak çanak sesleri geliyor yukarıdan. Yukarının duracağı yok. Onun da duracağı yok bu yüzden. Kapıya doğru gidesi var. Sonra dışarı gidesi var. Şişlik hâlâ var. Gitmiyor. Canı deniz çekti. Canı martı çekti. Canı Üsküdar çekti. Üstüne denizin rüzgarını kesecek bir ceket aldı. Not defterini aldı. Kapıyı açtı, alışılagelmiş bir eylemle elini kapının dış tarafına attı. Çivide asılı duran ayakkabı çekeceğini aldı, ayakkabılarını giydi. Çıktı.
Az önce ağaçları savuran rüzgâr yüzünde şimdi. Rüzgârı iterek yürüdü. Dükkanları geçti, arabaları geçti, kuşları geçti, insanları geçti, geçtiği yerlerden üzerinde kalan konuşmaları, çığlıkları geçti. Arada gökyüzüne baktı, gökyüzü arada görünüyor. Görünen gökyüzü balkondakiyle aynı. Gökkubbe altında yeni bir şey kalmadı. Yine bir tebbessüm. Tebessümü rüzgâr alıp götürdü. Her zaman oturduğu bank boş mudur, diye bir soru geldi aklına. En büyük korkusu birinin bankta yatıyor olması. Oturanların ne zaman kalkacağı belli oluyor. Tek oturanlar bir süre sonra sıkılıp kalkıyor. Tek oturanın yanına tanıdık/tanımadık biri gelirse yapacak bir şey yok muhabbet uzuyor. İnşallah namaz kılıyorlardır, ezan okunursa namaza giderler diye bekliyor o zaman. Gitmezlerse sorun. Namaza neden gitmediniz? Soramaz. Gitmelerini bekler. Ama biri yatıyorsa mesela ne diyecek? Kalk yerine yat! Olmaz. Tatlı tatlı yürürken gereksiz strese girdi. On dakikalık yol uzadıkça uzadı. Bir ara daha hızlı yürüdüğünü fark etti. Yavaşladı. İki dakika doğru düzgün hâkim olamadığı zihnine kızdı bu seferde. Sanki hep onun dediği oluyor. Durdu olduğu yerde. Baştan başlar gibi. Sağ ayak, sol ayak, tekrar sağ, tekrar sol… Aynı ritimde devam. Rutin iyidir.
Bankta kimse yoktu. Rahatladı. Kendinden önce biri gelir korkusu ile hızlandı. Etraftan onu durduk yere hızlanıp yürürken gören olmuş mudur diye utandı. Banka yaklaşınca kendinden emin, tesadüfen gelmiş gibi bir havayla yavaş yavaş oturdu. Biraz da burada oturayım jestleri ve mimikleri saçtı ortalığa. Etrafta onun ne yaptığını önemseyen de yok ama insan etrafındakilerin gördükleri ve görmedikleri üzerine yaşamını inşâ ediyor. Bu da onu bir nebze delirtiyor. Normal. Her şeyin normal olduğunu anlayınca cebinden not defterini çıkarttı. Tellerin arasına iliştirdiği kalemini aldı. Kız kulesini seyretti bir süre. Kalemini çıkardı cebinden. Bir şeyler yazmak istedi. Olmadı. Anlamsız birkaç çizgi çekti sayfaya. Sayfayı çevirdi sonra. Boş, beyaz sayfaya tekrar denedi. Olmadı. Evde aklına gelenlere, durduk yere komşuları hakkında zihnine düşen senaryolara rağmen kalemi eline aldığında zihnindeki her şey kayboluyordu. Kalemi bıraktı. Sadece yiyeceği yemeği, alacağı ekmeği değil, yazmak istediklerini de unutuyordu. Biraz martıların sesini dinledi. Biraz etraftaki insanların ne yaptığına baktı. Başını eğdi sonra. Uzun bir müddet etrafa hiç bakmadan sadece kulağına gelen sesleri dinledi. Uykusu gelir gibi oldu. Kaldırdı başını. Her şeyi yeniden görüyormuş gibi. Yok, dedi. Her şey aynı. Yutkundu, bir şişlik var. Gitmiyor.
Yazamayacağını o da biliyordu. Ne zaman buraya gelecek olsa yanında bir not defteri olurdu. Rutin iyidir. Biraz etrafa bakınacak yine. Evine dönme isteği duyana kadar. Bankta tek başına otururken sıkılan ve hemen banktan ayrılan kişi kendisi. Ayrılmadan önce bomboş geri dönmemek için beyaz kâğıt üzerine biraz deniz çizecek, biraz martı, biraz kız kulesine benzer kuleler, belki bir iki kayık. Önceki sayfalarda olduğu gibi. Canı deniz çekti çünkü, canı martı çekti. Bunları bankın karşısındaki duvarda görüyor. Kız kulesi yok, martı yok, zaten bulunduğu şehirde deniz de yok. Kafasında kurduğu şeyler bunlar. İki arada kalıyor bazen. Eve dönmekle burada kalmak arası. Yol üzerinde, çarpıyor etraftakiler; yolda kalamıyor. Ya baştan alacak ya da sona gelecek. Kornaya basıyorlar yol üzerinde, bağırıyorlar, duramıyor oralarda. Rutin iyidir. Yutkunuyor. Bu şişlikten kurtuluş yok.
Kalemini yaptığı resmin üzerine bırakıp katladı defterini. Ceketinin cebine koydu. Ayağa kalktı. Aynı kaldırımlardan, sokaklardan, dükkanların önünden geçerek evine gitmeye hazırlandı. Ayakkabısını giyerken kullandığı çekeceği aldı eline. Yerine koymayı unuttu çünkü. Tüm yolu ayakkabı çekeceğini sallaya sallaya geldi. Yarı yolda baktı elindekine şaşırmadı. Yarın da alırım getiririm buraya kadar dedi gülerek. Sesli söyledi, bütün sokak duydu sesini. Yarın da ayakkabı çekeceğini alıp gelmeyi unutacak. Buna da yarın gülecek.
Ömer Can Coşkun

