Yazarların Yazarı

Tevafuk, tesadüf, karşılaşma, denk gelme, rastlama… Her birinde gizli bir heyecan, beklenmedik bir his, bir tür sürpriz var. Bir örüntü içerisinde gezinirken irade dışı fakat anlamlı olması gereken bir bilinmezlik de… Fakat neyle? Bir insanla, olayla, durumla, duyguyla; peki ya bir kitapla? Aslında bir kitaba denk gelmekle bir insana rastlamak birbirlerinden ayırt edilmesi gereken durumlar mıdır, emin değilim. Sonuçta bir beşerden çıkan ve yine türüne dönen bir yapıttan söz ediyoruz. İşte, beni en heyecanlandıran tesadüflerden, diyelim ki tevafuklardandır kitaplarla tanışma, buluşma, bilişme…

İlki baba ocağındadır. Anadolu’nun her evinde bulunan kitaplardan biriyledir ilk söyleşmemiz. Henüz iyi bir okur değilizdir. Kendimize has okuma zevkimiz gelişmemiş, özgür irademizle ödeme yapıp bile isteye edinmemişizdir. Kendi kitaplığımızı oluşturma fikri mi? O da ne! Bu henüz uzak bir hayaldir. Gündemimizde bile olmaması kadar doğal bir şey yoktur. Mesele, içerisine doğduğumuz aile meselesi gibi bir şeydir. İşte, benimkisi de herkesinki gibi kitaplarla tanışma ve buluşma hikâyelerinden öylesine bir hikâyedir.

Çocukluğum, dönemin ruhuna uygun bir şekilde annemden, büyük ölçüde de babamdan kalma kitaplarla geçti. Her ne kadar dindar bir ebeveyn değilseler de kitaplarımız, dinî ağırlıktaydı. Gazete kuponlarından kazanılan cilt cilt ansiklopedik derleme ve çalışmalar, sayfaları arasında ilk kaybolduğum kalın kapaklı koca kitaplar… Vehbe Zühayli’nin 10 ciltlik fıkhı, İbrahim Canan’ın 18 ciltlik Kütüb-i Sitte’si, 8 ciltlik Asım Köksal siyeri, Süleyman Ateş tefsiri derken Evliyalar Ansiklopedisi ve Tezkiretü’l Evliya… Ya Mızraklı İlmihal, Kara Davut, Gizli İlimler Hazinesi, Büyük İslam İlmihali? Anlasam da anlamasam da okumakla tanışmayı, kelimelerle boğuşmayı, ezber yapmayı, öğrenmeyi, metinle şaşırmayı ve şaşırtmayı ilk bu kitaplarla talim ettim. Sonrasında tadını aldığım genel kültür temelli Temel Britannica ve Meydan Larousse gibi bin bir konuda sayfa çevirmekse, şimdilerde bile şikâyetçi olduğum maymun iştahlı, şımarık ve disiplinsiz okuma huyumda etkili oldu diyebilirim. Bir de ilk mikroskobik ve teleskobik karşılaştırmayı yapmamda; dünya ne kadar büyük, dünyam bu kadar küçükken!

Edebiyat âlemiyleyse ilk olarak halk şiirleriyle (sanırım Tokat’ta büyümemin de ianesiyle), sonrasında da divan edebiyatı vesilesiyle tanıştım. Belki de bu sebeple yazmaya nesirle değil, manzumla başladım. Çünkü taklit edilebilir olanların inceleme, araştırma gibi kurgu dışı kitaplar değil -hem ben kim ve neydim ki böylesine birikim ve uzmanlık gerektiren bir şeyler yazmaya kalkışacaktım, hele ki o yıllarda… sanki diğer alan herhangi bir donanım gerektirmiyormuş gibi- edebî eserler olduğu sevdasına kapılmıştım. İlk olarak Safahat, Çile, Yunus Emre Divanı gibi eserlerle, altın madenlerini keşfetmişçesine uğraştım durdum. Sonrasında Nazım Hikmet, Orhan Veli, Cahit Sıtkı ile tam on ikiden vuruldum. Hele Can Yücel, Küçük İskender ve Özdemir Asaf’la eşekten düşmüşe döndüm. Okuduklarımı, elimde olmadan ezberliyordum. Ezberlerim, beni birbirinden berbat özentilikler karalamaya itiyordu. O zamanlar ben de en az onlar kadar büyük bir şairdim ama o anlık, bunu sadece ben biliyordum. Daha doğrusu öyle sanıyordum. Ama o dönemlerde kalem oynatmanın meyvelerini yıllar sonra alacağımdan habersizdim tabii. Peki sonra? Sonrası, asıl mesele. Mısradan satıra geçişin hikâyesi.

Babamın da çocukluğuna damgasını vuran, dilinden hiç düşürmediği üç şey vardı: Monte Kristo Kontu, Sherlock Holmes, Agatha Christie. İlk defa hem kitap bitmesin diye okumaya kıyamadığım hem de acaba ne olacak diye meraktan uyuyamadığım bir ruh hali bahşetmişti bana Monte Kristo Kontu. Evet, öncesinde bir menkıbe kitabını bağrıma basıp gözyaşları dökmüşlüğüm vardı ya da içimi sıcacık eden, gün ve gecelerimi, yaşam düzenimi değiştiren… Ama nedense ilk defa, “İşte hayatta bir şey yapacaksam o da bu olmalı!” dedirten kitap o olmuştu. Montaigne’in Denemeler’i Eric Hoffer’da, Parma Manastırı Tolstoy’da, Nerval’in Sylvie’si Umberto Eco’da ne yapmışsa Dumas da bu kitabıyla bana onu yapmıştı. Merak vardı içerisinde, korku, kaygı, gerilim. Tarih vardı, gizem, keşif, bekleyiş. İntikam vardı, hak arayışı, iyi ve kötü. Aşk vardı, kavuşma, entrika. Değişim, gelişim, yozlaşma. Eğitim, aydınlanma, yanılma. İnanç vardı, saflık da kurnazlık da. Sıkıcı olmayan, aksine okuru zamanından ve mekânından koparıp peşinden sürükleyen bir klâsikti. Hâsılı, kurmaca edebiyata girişim, benim açımdan muhteşem olmuştu.

Yıllar geçti, antolojiler devrildi, kitaplık kuruldu. Yazıldı, çizildi, bozuldu. Kendi yazarlarım ve yazılarım oldu. Kimi hayran olduklarımdan geçtim gittim. Bazılarıyla yola devam ettim. Bazısı boyumu aştı, birkaçı aşağılarda kaldı. Yenilerin hepsine yetişemedim. Yetiştiklerime yetemedim. Ama hepsine saygı duydum, ara ara kokladım, okşadım, dokundum. Ve raflarda onlar arasında hakkıyla olmayı umdum. Olduğumdaysa bununla da yetinilmediğine kâni oldum.

Bu yazıyı, yine böyle bir denk geliş vesilesiyle yazdım. Adını sanını bilmediğim, bilsem de duymazdan ve görmezden geldiğim bir kitaba dokunuşum sebebiyle… Zamanında, Elliot Engel’in Oscar Nasıl Wilde Oldu’suna, Mark Skousen’in İktisadî Düşünce Tarihi’ne, Okay Tiryakioğlu kitaplarına ve daha nicesine rastlamam gibi bir karşılaşma…

Kitabın adı, Yazmak Üzerine Notlar. Yazarı, Jules Renard. Orçun Türkay çevirmiş. Sel Yayıncılık da çok güzel bir şekilde yayınlamış. Elimdeki, üçüncü baskısı. Ve sayfa sayısı… Sıkı durun, tam 70 sayfa. Dizi dizi tuğla cüsseli romanlar çağından merhaba!

Bu kitap neden mi etkiledi beni? Çünkü bana, 1800’lü yılların Paris’inde yaşasam bu adam gibi düşünürdüm, dedirttiği için. Onca işim arasında uykulu uykulu sabahın körüne dek gözlerim yana yana bana kendini altını çize çize okuttuğu için. Dahası beni; yazarını, yazarının yerini ve varsa önemini, eserlerini ve nicesini araştırmaya ittiği için…

Efendim, kitabın arka kapak yazısı şunları söylüyor: “Renard’ın günlüğünden damıtılmış; yazma işi, yazma eylemi ve yazarlığın güçlükleri üstüne seçmeler. Bir yazarın yazıya, dolayısıyla kendine bakışına ilişkin, nokta atışlarıyla, deneyimlerle, öğütlerle, ıskalamalarla örülmüş incelikli bir toplam. Alaycı bir gülümseme, dimdik bir duruş…”

1864-1910 yılları arasında yaşamış yazar, birçok yazarın “gizli başucu kitabı”nı kaleme almış. Geniş okur kitlesi içinde Balzac, Flaubert ya da Proust kadar ün kazanamamış ama yazarlar arasında saygın bir yeri hak etmiş. Edebiyat tarihinde de etkisi, eserlerinin hacminden daha genişmiş.

Bu Fransız romancı, oyun ve günlük yazarı, bugün en çok iki eseriyle tanınıyormuş: Poil de Carotte (Havuç Saçlı Çocuk) ve Journal (Günlükler). Günlükleri, ölümünden sonra yayımlanmış. İlginç olan şu ki Renard’ın kalıcı şöhretini sağlayan şey, romanlarından çok günlükleri olmuş. Pek çok eleştirmen onu, “edebiyatın en büyük günlük yazarlarından biri” olarak görmüş.

Renard’ın çağdaşları, Émile Zola, Guy de Maupassant, Anatole France, André Gide, Marcel Proust gibi isimler. Fakat Renard bunların hiçbirine tam olarak benzememiş. Zola gibi toplumsal panoramalar kurmamış, Proust gibi bilinç akışına yönelmemiş, Maupassant gibi olay merkezli öyküler yazmamış. Onun gücü; gözlem, sadelik, yoğunluk, kısa cümlelerle karakter yakalama becerisiymiş. Birçok eleştirmen onu, modern minimalist yazının öncüllerinden biri saymış.

Metinlerini asıl özel yapan şey, fazlalıklara tahammül edememesi. Yazı anlayışı şu fikre dayanıyor: “Bir şeyi en kısa ve en doğru şekilde söyle.” Bu yüzden de günlüklerinde sürekli kendini eleştiriyor ve fazla yazmamak, süslememek, yapay olmamak, klişeden kaçmak üzerine düşünüyor. İşte, bugün okuduğumuzda bize modern görünmesinin nedeni tam da bu. Hatta bazı notları neredeyse Twitter çağında yazılmış aforizmalar gibi. Ama arkalarında ciddi bir estetik disiplin var tabii.

Renard’ın yazı anlayışını özetleyen düşüncelerden biri şöyle: “Sıfatı kaldırın; eğer anlam değişmiyorsa, zaten gereksizdir.” Bu tür düşünceler daha sonra yaratıcı yazarlık eğitimlerinin temel ilkeleri haline gelmiş. İyi de bugün neden çok okunanlar arasında değil?

Bunun birkaç nedeni var: Büyük romanlar yazmamış. Proust ve Zola gibi dev isimlerin gölgesinde kalmış. En güçlü eseri olan Günlükler, geniş kitlelerden çok yazarlara hitap ediyor. Ama ilginçtir, birçok ünlü yazar Renard’ı, sıradan okurların bildiğinden çok daha iyi biliyor. Bu yüzden ona bazen, “Yazarların yazarı,” deniyor. Edebiyat tarihinde merkezde duran bir devden çok, birçok büyük yazarın saygıyla dönüp baktığı bir “ustalar ustası”.

Cüneyt Dal

 

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Aynur MACİT , 26/06/2026

    İyi ki o tevafuklar olmuş ve iyi ki Jules Renard o gece uykunuzu kaçırmış da bize bu güzel denemeyi hediye etmişsiniz. Bir kitaba denk gelmekle, bir insana rastlamak bence en heyecanlı karşılaşma bu hayatta. Elimde okuduğum kitaplara bakıp yeniden o heyecanı bana hissettirdiğiniz için teşekkürler. Kaleminize, uykusuz kalan gözlerinize sağlık hocam. Her satırı ayrı bir keyifti. Kitaplarla ve insanlarla hep böyle güzel tevafuklarda buluşmanız dileğiyle. İyi ki varsınız. Yolumuz güzel insanlara ve güzel kitaplara çıksın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir