
söküyorum köklerimi
kendi gölgesini budayan bir ağaç gibi
büyüyorlar burada her gün
görgüsüz bir iştahla
büyüyor
içimin coğrafyasını işgal eden dilsiz istila
ne ben bahçıvanım
ne tanıyor bitkilerim
kalbimi bekleyen sivri dişleri
bitkilerim var benim
kendi çamurumdan emzirip büyüttüğüm
ruhun eski antlaşmasını unutan
zorlandığı ilk savaşta
iki kaşımın ortasında beliren kutlu inkâr gibi
bekliyor kapımda
gövdemden taşıp
başkalarının adımlarına
sızan vahşi kuşatma
makastan başka
edinmedim alet bitkilerimi kesmeye
şüphesiz dedim onların rabbi de
benim rabbim de
buluşturur isterse sevdiği bir bahçıvan ile
evlat babanın sırrıdır
insan toprağın kabuğu
geziniyor bahçemde rahmet arayan ne varsa
yılanın pulu, akrebin iğnesi, kenenin kör iştahı
kendi zehrini yalayan bir derviş gibi pusuda
basmazsam yaratılışın ürkek damarına
gövdemi bir mabet sanıp
bağışlıyor ormanım
cümle kargaların hatrına
bahçemin tam ortasında
çağırıyor beni rüyasına bir aslan
önüne çıkan her tarihi deviren bir sel adımları
adımları, kenan’ın sığındığı dağları yutan tufan
aradım beyaz devekuşu tüyü göğsüme
bu cenk bu bozgun
bu bileklerim
toprağın unuttuğu dal kadar
hükümsüz kendine
yabani bir mühür
gözlerimde
sulanmak istiyor durmadan
hem bulamadım bir kılıç
hem benziyor imanım artık
market arabasındaki
inatçı titremeye
görgüsüz bir iştahla
büyüyor burada bitkilerim
kendi kuyusuna sarkan kova neyi bulursa
onunla
söktüm köklerinden
kalbimi bekleyen sivri dişleri
biraz mahcubiyet, çokça tuz
Sinem Çağlancı

