Dr. Vefa Kaya: “Tüccarın ve esnafın ‘insan tanıma işini’ pek çok masabaşı sosyoloğundan daha iyi yapabileceğini söyleyebilirim.”

Dr. Vefa Kaya ile “Kadirşinas İtaatsizlik (İsmet Özel’de Batı-Karşıtlığı Siyaseti)” kitabı ve akademinin ne’liği hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. (İbrahim Orhun Kaplan)

***

Söyleşi isteğimizi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederiz hocam. Umarım her şey yolundadır. Öncelikle sizi daha yakından tanımak isteriz; kendinizi ve akademik yolculuğunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?

Rica ederim, ben teşekkür ederim. 1990 yılında İstanbul’da doğdum. ‘Sınav çocuğu’ olduğumu söyleyebilirim, ne yazık ki. Hayıflanıyorum çünkü test başarısı, derece veya burslar insanın kendi yolunu çizmesinde her zaman besleyici olmayabiliyor. Lise ikiye kadar sayısal öğrencisiydim, kendi ilgilerimin peşinden giderek eşit ağırlık’a geçtim. Bu tercihimin arka planında, toplumsal meselelere ilgi duymamda babamın ve dayımın rol model etkilerini anmadan geçmem olmaz. Hukuk fakültesini kazandım, ancak umduğumu pek bulamadım. Lisans yıllarımda sosyolojiye ve sosyal bilimlere yöneldim. Yüksek lisansta tez danışmanım olan kıymetli hocam Nurullah Ardıç, Bilim ve Sanat Vakfındaki seminerleri sayesinde akademik kariyer yapmamda oldukça teşvik edici oldu. Geriye dönüp baktığımda o yıllarda yaptığım okumaların ve katıldığım etkinliklerin kıymetini daha iyi anlıyorum.

Akademik kariyerinizdeki temel öncelikleriniz nelerdir? Türkiye’de kendi alanınızda ne gibi boşluklar görüyorsunuz ve kendinizi bu hikâyenin içinde nereye konumlandırıyorsunuz?

Akademisyenliğin kutsal bir meslek olduğuna inananlardan değilim. Öncelikle onu ifade edeyim. Temeli ders vermek, araştırma yapmak ve yazmaktan ibaret olan bir iş neticede. Akademik kariyer hususunda tabiri caizse ‘eski kafalı’ hocaların izinden gitmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Takip ettiği pek çok meselesi ve özel ilgileri olan, araştırma iştiyakı güçlü, entelektüel merak duygusunu diri tutmuş, bilgiyle araçsal olmayan ilişki kurmanın peşinde bir ömür geçiren insanlar varlıklarıyla akademik kariyerin yalnızca bir araç olduğunu gösteriyorlar. Akademi mesleğinin özünde romantik bir inanç var: yazıyla, metinle, sözle dünyamızı anlama, açıklama ve ona yönelik bakış açımızı geliştirme ideali. Hangi koşulda olursak olalım bu ideali güçlü ve canlı tutmamız gerekiyor. Akademinin bu romantik boyutu unutulduğunda bürokratik hiyerarşi, statü rekabeti ve ruhsuz uzmanlar galip geliyor. Bu tuzağa yakalanmamak için belirli meseleleri kendime dert etmeye çalışıyorum. Bu meselelerin başında kendi hikayemizi kendi gerçekliğimiz üzerinden anlama ideali var. Türkiye’de sosyal bilimler, uzunca bir süre boyunca Batı’da ortaya çıkmış teoriler üzerinden toplumu açıklamaya çalıştı. Bu açıklama biçimleri derdimize deva olmadı çünkü toplumu belirli bir kalıba sokmak ve dönüştürmek hedefleniyordu. Günümüzde sosyal bilimler geçmişe kıyasla daha profesyonel biçimlerde icra ediliyor. Veri odaklı analize dayanan, çok sayıda uzmanlık alt alanına sahip bir sosyal bilim pratiği söz konusu. Profesyonelleşen sosyal bilimlerin kamu politikaları geliştirme hedefi doğrultusunda Türkiye’nin geleceği açısından imparatorluk vizyonuna sahip çıkan bir yolu takip etmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ilgiler etrafında kendi efkârımca okur-yazarlığımı sürdürüyorum.

Düşünce dünyanızı şekillendiren, size yön veren isimlerden bahseder misiniz? Bu isimlerin üzerinizdeki etkisini ve nedenlerini de elbette öğrenmek isteriz.

İmam Gazali’nin hakikat arayışını anlattığı El-Munkız, dönüp dolaşıp okumaya gayret ettiğim yol gösterici kitapların başında gelir. Mithat Cemal’in Mehmet Âkif: Hayatı-Seciyesi-Sanatı kitabı her zaman yoldaşım olmuştur. İyi, doğru ve güzel bir Müslüman nasıl olur sorusunun cevabını bulduğum kitaplardır bunlar. Türk edebiyatı ile olan temasımın, maalesef gecikmiş bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Sosyal bilimlerin edebiyattan öğrenmesi gerekenler hususunda Kurtuluş Kayalı’nın ve onun yerli duruşunun üzerimde güçlü bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Çağdaş sosyal bilim literatürümüzde Şerif Mardin ve Kemal Karpat metinlerini eleştirel biçimde sürekli okumaya gayret ediyorum. İslamcı entelektüellere yönelik ilgimde İsmail Kara’nın çalışmaları ve ondan aldığım dersler oldukça etkili oldu diyebilirim. Başta Heidegger olmak üzere çağdaş Batı felsefesine yönelik ilgimde derin bir entelektüel ufka sahip Feridun Yılmaz’ın okuma halkası çok besleyici oldu. Ayrıca lisansüstü hayatım boyunca kıymetli hocam Necdet Subaşı’nın mihmandarlığını ve oluşturduğu entelektüel muhitlerin üzerimdeki etkisini mutlaka vurgulamam gerekir.

Bunların yanı sıra, İslamcılık literatürü içerisinde Salman Sayyid’in geliştirdiği özgün araştırma projesinin ilgiye değer olduğunu düşünüyorum. Günümüzde üretkenliğiyle öne çıkan Şener Aktürk, Fırat Mollaer ve Hüseyin Etil gibi ismi şu an aklıma gelmeyen pek çok hocanın çalışmalarını takip etmeye çalışıyorum. Ayrıca Samsun’da bulunduğum yerde benzer ilgiler etrafında, -başta dostum Peyami Safa Gülay olmak üzere- bir araya geldiğimiz hoş bir muhitimiz var. Kültür biraz da muhit meselesidir neticede.

Bir sosyolog gözüyle baktığınızda, Türkiye’deki sosyologların toplumsal meselelere zaman zaman “tepeden baktığına” dair eleştirilere katılıyor musunuz?

Türkiye’de sosyologların bugünkü toplumsal gerçekliği ile geçmişten miras kalan toplumsal algıları arasında uyuşmazlık olduğunu düşünüyorum. Türk sosyolojisinin toplumsal meselelerle ilişki kurma biçimi zaman içinde dönüştü. Batı’da yeni sanayi toplumuna istikrar kazandırmak, ona biçim vermek üzere sosyoloji ortaya çıktı. Bizde ise imparatorluğu yıkılmaktan kurtaracak sihirli formülü icat etmek üzere sosyolojiye başvuruldu. Cumhuriyet’ten sonra ise sosyologlara uzunca bir süre boyunca toplumu modernleştirme misyonu yüklendi. Bu sosyal mühendislik projeleri daha sonra sosyolojinin kendi içinde ciddi eleştiriye maruz kaldı. Günümüzde toplumsal meselelere tepeden bakan ‘aydın-sosyolog’ tipolojisinin geçtiğimiz yüzyıla ait olduğunu kabul etmek gerekir. Türkiye’nin toplumsal yapısına dair 1960’lı yıllarda, dönemin politik atmosferinin de etkisiyle, ciddi tartışmalar ve kuramsal arayışlar söz konusuydu. Tarihsel sosyolojinin izinde büyük soruların peşinde Türkiye’nin düzeninin ne olduğu soruşturuluyordu. Bugün bu arayışların olmamasını, sosyologların toplumsal meselelere “tepeden bakmayı” bırakmasının bir nişanesi olarak mı görmek gerekir? Belki de sorun, geçmişin teorisizminin yerini bugünün ampirizminin almış olmasıdır.

Sosyoloji, toplumu ve insanı okuma çabasıdır. Peki, sokağa çıktığınızda veya gündelik hayatın akışına karıştığınızda “mesleki deformasyon” yaşadığınız oluyor mu?

Sosyolojinin toplumla ilişkisindeki rolü, toplumun kendisinde potansiyel olarak var olanın bilinç düzeyine çıkarılmasına yardımcı olmaktır. Bu yüzden sosyolojinin müdahalesi rahatsız eder çünkü mevcut güç ilişkilerinin görünür hale gelmesine ve sorgulanmasına yol açar. Öte yandan sorunuza dönecek olursam: insanın mesleğini ciddiye alması kadar, mesleğinin ayartısına kapılmamasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Sosyolog toplumu bir laboratuvar, kendisini de tüm önyargılardan azade beyaz önlük giyen bir bilim adamı olarak hayal ettiğinde bu tür deformasyonlar yaşayabilir. Sokağa çıktığımızda gördüğümüz bir insanı kılık-kıyafetinden, konuşma şeklinden ve davranışlarından hareketle sosyal kökenlerini anlamaya yönelik çabamızın sosyologlara özgü bir hususiyet olmadığını düşünüyorum. Hatta gündelik hayat deneyimlerinin zenginliği açısından belli mesleklerin, örneğin tüccarın ve esnafın ‘insan tanıma işini’ pek çok masabaşı sosyoloğundan daha iyi yapabileceğini söyleyebilirim. Bu açıdan etnometodoloji kuramındaki her insanın toplumsal dünyayı sürekli yorumlayıp yeniden kuran ‘amatör sosyolog’ olduğu fikrini benimsiyorum.

Gelelim çalışma alanınıza… İsmet Özel hakkında bir yüksek lisans tezi hazırladınız. Onun düşünce dünyasıyla ilk karşılaşmanız ne zaman oldu ve bu karşılaşma kendi hayatınızda nasıl bir karşılık buldu?

İsmet Özel ismi ile ilk kez babamın vesilesiyle lisedeyken tanıştım ve üniversite hayatım boyunca bu ilgi katlanarak devam etti. İsmet Özel, içinde yaşadığım dünyayı, memleketi, ahvalimizi anlamak, yorumlamak, eleştirmek ve sorgulamak gibi meseleleri kendime dert edindiğim zamandan beri ilgiyle takip ettiğim, düşünce dünyamı derinden etkilemiş figürlerden biri oldu. Onunla ilgili bir çalışma yapma fikri de sanırım bu etkinin doğal bir sonucudur. Lisansüstü dönemde çağdaş sosyal bilimler ve İslamcılık literatürü üzerine yaptığım okumalar İsmet Özel’i anlamaya, açıklamaya ve konumlandırmaya yönelik bir zihin egzersizi yapmama vesile oluyordu. Bu işi kâğıda dökerek, yani tez yazarak zihnimde uçuşan birtakım dağınık bağlantıları, ilginç tartışmaları ve fikirlerin canlı ortamını bir düzene sokmak ve bunları disipline etmek istedim.

İsmet Özel okumaları yaparken onunla düşünsel anlamda çatıştığınız, tabiri caizse kavga ettiğiniz ve “Bu kadar da olmaz ama” dediğiniz anlar oldu mu?

Yazar ile okuru arasındaki ilişki özel ilgiyi hak eder. İsmet Özel, kendisini anlayan tek bir okuru hayal ederek yazar. Ancak metin yalnızca bir seslenme biçimidir, esas derdi konuşmak, hâlleşmek ve dertleşmektir. Okuruyla birlikte düşünsel bir yolculuğa çıkar, dünyanın dışarıda tutulduğu özel bir ben-sen ilişkisi tesis eder. İsmet Özel’in hakikate talip biricik okuru bu açıdan bir yoldaştır. Ancak İsmet Özel aynı zamanda okurunu düşündürmeyi, şaşırtmayı ve onun zihinsel kapasitesini geliştirmeyi hedefler. İsmet Özel’in okuruyla kurduğu ilişki okurunun zihin konforunu sarsmayı amaçlayan yıkıcı bir ilişkidir.

İsmet Özel’i ilkgençlik yıllarımda okuduğumda onun sıradışı akıl yürütme tarzından çok etkilendim. Akademik çalışma yapmak için yeniden onu okumaya başladığımda ise analitik ve eleştirel okumanın nasıl mümkün olabileceğine dair bir çerçeve çizmeye çalıştım. İsmet Özel’in metinlerindeki entelektüel kaynakları, teorik çerçeveleri ve geniş referans ağını araştırmaya başladım. Karşıma Wallerstein, Heidegger, Buber, Levinas, Seyyid Kutup, Abdülkadir Es-Sufi, Rene Guenon, Ernst Jünger gibi çok sayıda düşünür, filozof, entelektüel çıktı. İsmet Özel’i anlamak için öncelikle onun düşünsel koordinatlarını belirlemek gerekiyor. İsmet Özel’in geniş entelektüel ilgilerine eşlik eden kaynaklarındaki çelişkileri önceleri bir tutarsızlık olarak gördüğümü itiraf etmeliyim. Ancak daha sonra bunun, kendisini ve durduğu yeri merkeze alan özgüvenli bir entelektüelin bilinçli tercihi olduğunu anladım. Nerede durduğu sorusuna en çok muhatap olan şair, hikayesini kendisinden ve ayağını bastığı topraktan başlatıyordu.

İsmet Özel, serdettiği fikirlerin çeşitliliği bakımından total kamusal entelektüel figürün çok iyi bir örneği. Hemen her konuda öne sürdüğü bir düşüncesi, savunduğu ve karşı olduğu bir pozisyon var. Tüm bunları hazır-cevaplar içeren bir yargılar demeti olarak düşünmemek, onları doğru-yanlış ikiliğine hapsetmemek gerektiğini düşünüyorum. Kamusal entelektüel figürle kurulan ilişkinin ufuk açıcı, düşünceyi kışkırtan ve soru soran kısmına odaklanmalıyız. Örneğin İsmet Özel’in özellikle Osmanlı-Türkiye tarihi ve Türkçe’nin gelişimi bağlamında sıradışı sayılabilecek pek çok iddiası söz konusu. Bunları bir kalkış noktası kabul ederek araştırma problemleri oluşturmak gerekiyor. Akademinin vazifelerinden birisi de entelektüel alanla işbirliği halinde ihtiyaç duyulan bilimsel işçilik faaliyeti icra edebilmek. Bu hususta akademimizde olumlu yöne doğru bir gelişme içinde olduğumuzu düşünüyorum.

Habermas’ın “Türk milleti olarak İsmet Özel’i anlayacak seviyede olmadığımız” yönündeki o meşhur iddiasını bir sosyolog olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Habermas’ın bu yargıya kendi gözlemlerinden hareketle ulaşmış olması kuvvetle muhtemel. Türk toplumunun dünya sistemine uyumlu hale getirilmiş kesimi için İsmet Özel en hafif deyimle ‘anlaşılmaz’ sözler sarf eden bir adamdır. Ancak ben İsmet Özel’in anlaşılması zor ve çetin ceviz bir düşünür olarak etiketlenmesini doğru bulmayanlardanım. Aksine Özel’in düşüncelerinin berrak zihinli okurlar için takip edilebilir bir açıklık sunduğuna inanıyorum. Örneğin İsmet Özel’in Türklük yaklaşımı, ilginç biçimde, Batılı gavurların ve Türk halkının yabancısı olmadıkları, hatta onların tarihsel birikimlerinden süzülen doğal bilinç durumlarını yansıtan bir mahiyet arz eder. Türklüğün siyasi bir tavır veya tarihsel bir mesuliyet ve misyon olduğu düşüncesi İsmet Özel’den önce de belli belirsiz biçimlerde var olan ve fakat İsmet Özel gibi şairane bir üslupla ortaya konmamış bir yaklaşım olarak düşünülmeli. İsmet Özel’in bu yaklaşıma önemli bir katkısı, Türklüğün karakterinin ve misyonunun lisanda açığa çıktığı fikri üzerinden şekillenir. Türkçe’nin İslam lisanı olarak doğması ile Müslüman olmayanın Türk olamayacağı gerçeği arasında doğrudan bir irtibat söz konusudur. İsmet Özel, Türkçe konuşan Müslümanların konuştukları dil ve sahip oldukları kültür nedeniyle özel bir şuura sahip olduklarını vurgular. Heidegger’in Almanca ile felsefe yapmak arasında özel bir ilişki kurması ve düşünceyle bağı kuvvetli olan dillerin milletlerine ontolojik üstünlük atfetmesi, İsmet Özel’in Türklük tezine kaynaklık eden unsurlardan biridir. İsmet Özel ile Türk milleti arasındaki ilişkiyi bu yüzden epistemolojik çerçevede ele almamak gerekir. Neo-Kantçı bir siyonazi olarak Habermas, Türk milleti ile İsmet Özel arasındaki ontolojik rabıtayı görememiştir. Türk milletinin bağrından çıkan şairlerle ilişkisi varoluşsaldır.

Şahsen ben, Türkiye’de düşünce dünyasıyla bir şekilde ilişkisi olan ve eli kalem tutan herkesin Özel’in metinleriyle vakit geçirmesi gerektiğine inanıyorum. Bu düşünceme katılır mısınız?

Kesinlikle. Günümüz dünyasında okur-yazar kamuoyunun takip ettiği ortak mecralar kalmadı. Geçmiş yüzyılda belirli bir döneme damgasını vuran dergiler vardı: 1930’larda Kadro, 1950’lerde Forum, 1960’larda Yön, 1980 sonrası Türkiye Günlüğü ve Birikim gibi. Dijital kültürün hâkim olduğu günümüzde haliyle çok geniş bir çeşitlilik söz konusu. O yüzden seçici olmak durumundayız. Bütün kültürel envanterimizin kül olduğu sembolik bir yangında İsmet Özel’in metinleri kurtarılması gerekenler arasında ilk sırada yer alır. İsmet Özel okuru olmak, hiç şüphesiz, onun her fikrine iştirak etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Dünya görüşü olarak İsmet Özel’le taban tabana zıt bir pozisyonda da olabiliriz. Bana göre karşısında olduğumuz düşüncenin seviye olarak nitelikli olanını takip etmek, entelektüel dürüstlüğün ve kendimizi geliştirebilmenin temelini oluşturur.

İsmet Özel’in metinleriyle hemhâl olmuş biri olarak, bugünün hız ve tüketim odaklı dünyasında insanların düşünceyle kurduğu ilişkiyi nasıl gözlemliyorsunuz? Onlara neler tavsiye edersiniz?

İsmet Özel’in bilim sosyolojisi literatürünün imkânlarından faydalanarak ortaya koyduğu eleştirinin hâlâ güncel, dolayısıyla çağdaşımız metinler olduğunu düşünüyorum. İsmet Özel bilimin dünyasını; dünyanın alelade bir gezegen olduğu, insanın bir tür hayvan olduğu, insanların alelade bir benliğe sahip olduğu, insanların hasbelkader doğdukları ve öldükleri gibi düşüncelerin popüler ve makul olarak kabul edildiği bir dünya olarak tanımlamıştı. Günümüzde yapay zekâ, sinirbilim ve genetikteki çalışmalardan hareketle bildiğimiz anlamda insanın sonunun tartışıldığı bir distopya içinde yaşıyoruz. İnsanın kendisini özel ve biricik hissetmesi, onun doğasından kaynaklanıyor. Bu açıdan tekno-kapitalizm insan doğasında var olan eğilimleri sömürerek varlığını sürdürüyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ‘düşünüyoruz’: kader inancının olmadığı, değişmez sabitelerin yok edildiği bir düşünme, sahih düşünceden kaçmaktır. Sosyal bilimler de bu düşüncesizliği besleyen bir güzergâha yönelmiş durumda. Biyolojik cinsiyetin inkârı, insani seçimlerin kutsanması ve ‘sıfırdan kendini inşâ etme’ fikri, insanın alelade bir hayvan türü olduğu düşüncesiyle baş etmek üzere kurgulanmış görünüyor. Ancak bu karamsar tabloya karşın sahih düşünceyi mümkün kılan din ve inanç alanı bugün de dünyamızı ‘büyülemeye’ devam ediyor. Bu yüzden İslam’ın hayatı şekillendiren etkisinin geçmişte kaldığı yönündeki tembel düşünceye kapılmamak gerekiyor. Bunu fark etmek, düşünceyle canlı bir ilişki kurmak için zemin teşkil edebilir.

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir