Dr. Ali Sait Sadıkoğlu ile söyleşi: Düşüncenin Kıyameti ve Hikmetin Dirilişi

Modern düşünce, varlık, hakikat ve aşkınlık karşısında uzun süredir derin bir tıkanma yaşıyor. Dr. Ali Sait Sadıkoğlu “Düşüncenin Kıyameti 2 – Hikmetin Dirilişi” adlı eserinde, bu krizi “vahiy” eksenli bir düşünme imkânı üzerinden ele alıyor. Bu söyleşide, düşüncenin bugünkü çıkmazlarını, hikmetin diriltici imkânını ve varlıkla yeniden kurulabilecek sahih ilişkiyi konuştuk. (Sulhi Ceylan)

***

Öncelikle “Düşüncenin Kıyameti 2 – Hikmetin Dirilişi” kitabınız hayırlı olsun. Kitabınızda “Vahiy Düşüncesi olarak dile getirdiğimiz hikmet, anlaşıldığı üzere hakikat uğruna modernizmi aşmaya gayret eden düşüncedir.” diyorsunuz. Vahiy düşüncesinin felsefe ile ilişkisi neden bugün yeniden ama farklı bir zeminde kurulmak zorunda? Yani bahsettiğiniz hikmet, felsefeden bağımsız mı? Hikmetten kastınız nedir?

Öncelikle bana bu söyleşi imkânını tanıdığınız için çok teşekkür ederim. Sorunuza doğrudan geçmeden önce şu hususu belirtmek isterim: Her yeni düşünce, kendisini önceleyen düşünce biçimleriyle arasındaki farkı ortaya koyarak yola çıkar. Düşüncenin Kıyameti’nde yeniden düşünmeye teşebbüs ettiğim şey, “Vahiy” ekseninde bir düşünme imkânıdır. Bu bağlamda, vahyin karşısında önceki düşünme biçimi tarihsel olarak “felsefe” adıyla ifade edilmiştir. Felsefenin, beşerî düşünce/kültür olmaktan öteye geçemeyen hümanist modernizmle bağı yeterince vurgulandı. Özellikle kitapta belirlenen alanlar üzerinden felsefenin artık “varlık”, “aşkınlık” ve “hakikat” tecrübesine somut yaşantıda doyurucu bir cevap veremediği açığa çıktı. Felsefe uzun zamandan beri ya bu mefhumları unutmuş ya hayali üretimlerle basitçe tüketmiş ya da onlardan tamamen vazgeçmiştir. Kitapta uzun uzun anlatıldığı gibi felsefe bu şekilde dünyeviliğin zirveye ulaştığı kapitalist sistem içinde günümüz dünyasında sıkışıp kalmış ve ölmüştür.

Ayrıca genel hatlarıyla felsefenin nesnel mevcudiyet, özne-merkezcilik, logos-merkezcilik ve bunlarla beraber ilerleyen etnik-merkezciliğin ötesine geçemeyerek evrenselleşemediği dile getirilmiştir. Birçok farklı “felsefe ekolü” olması durumu değiştirmez, hatta daha da açığa çıkartır. Bu noktada yukarıda saydığımız karakteristik özellikleriyle felsefenin içkinliğe ve dünyaya batmış düşünce tarzından çıkmak için “Vahiy”in esaslı bir boyut getirdiğini tekrar düşünce alanında göstermek gerekiyordu. Terminolojik açıklama gerekirse, Vahiy Düşüncesi olarak ifade ettiğim “hikmet” düşüncesi aslında öncelikle “kitap” olarak “Vahiy” değil, daha genel olarak Vahiy’in düşüncedeki anlamını idrak ederek ve onun izinde ilerleyerek Varlık’ın kimliğine doğru yükselen asli düşüncedir.

Kitap, yukarıda saydığımız felsefenin karakteristik özelliklerinden çıkma teşebbüsü üzerinde çok durduğum “kimlik” ve “dil” meselesiyle başlıyor. “Kimlik” ve “dil” meselesi herhangi bir beşerî, kültürel veya politik anlamda değil, bizzat Varlık ile ilişkimiz bakımından düşünülüyor. Felsefenin temsile dayanan, nesnel, özne-merkezci ve etnik merkezci bütün düşünce tarzında “Varlık”ın kimliğinin ve dilinin örtbas edildiğini ifade ediyorum. Modernizm içinde her şeyi nesneleştirerek, onların varlığını ruhsuz bir yığına ve en geniş anlamıyla tüketim malzemesine indirgeyen düşünce, Vahiy Düşüncesi olarak hikmet bakımından mutlak olarak yargılanıyor. Hikmet diriltici düşünce nefesiyle Varlık ile yeniden, taze, başka bir karşılaşmanın ve rabıtanın imkânına dönüşüyor. Hikmet şimdiden nesnel mevcudiyet olarak “dünya” gibi alanda kalan felsefenin Varlık karşısında körlüğünün çok ötesine varan bir düşünce hareketi oluyor. Dikey boyutta Varlık’ın bizzat kendi kimliği ve dili dolayısıyla şahsiyeti olduğunu keşfeden düşünce dünyevi ve nesnel araçlarla ölçülemez duruma geliyor.

Dolayısıyla sorunuza açık bir şekilde cevap verirsem: Hikmete eğer öncelikle beşerin ürettiği hayali, dünyevi, içkinliğin ötesine geçemeyen söylem yapılarını kıran Vahiy Düşüncesi olarak baktığımızda, artık felsefe içinde ifade edilmesi mümkün olamaz. Hikmetle kastım, ilk karşılaşmada, felsefenin asla ulaşamayacağı beşerî aşan asli düşüncedir. Vahiy Düşüncesi olarak hikmetin açtığı düşünce yolu felsefenin asla başaramadığı insan için hakikate varan aşkınlaşma ve yükselme yolunu gösterecektir.

Hikmet hakkında daha fazla açıklama yapmanız mümkün mü? Örneğin kitabınızda hikmetle ilişkilendirdiğiniz bilgi ahlakının, metafiziğin artık sunamadığı bir tutumu üstlendiğini söylüyorsunuz. Bu, metafiziğin bittiği anlamına mı geliyor, yoksa başka bir düzlemde yeniden kurulması mı gerekiyor?

Şunu hemen belirtmekte fayda var: Hikmeti doğrudan metafizikte olduğu gibi temsili kategoriler üzerinden mevcudiyete bağlı “nelik”ler üzerinden ifade edemiyoruz. Bunun temel iki nedeni var: Birincisi hikmette başlayan Varlık ile ilişkimiz mevcudiyet tarzında bize yatay boyutta verilmiş nesnelerin ötesine taşıyor. İkincisiyse hikmet zamanda açılan sonsuz bir idrak etme süreci olduğu için kısıtlayıp bazı temel kavramlara indirgeyemeyiz. Bu nedenle kitapta doğrudan mahiyetinden bahsetmektense, öncelikle hikmet alanına güvenli bir yoldan nasıl ulaşabileceğini araştırdım. Hikmete eğer güvenli bir yoldan ulaşabilirsek, sayısız çokluktaki tezahürünü idrak etme yolu açılabilir. Bahsedilen güvenli yol bir kere modern olsun veya olmasın beşerin özne fikrinin her anlamıyla aşılmasını gerektiriyordu. Kitapta, açıklık, tecrit ve sonuncu olarak bilgi ahlakı terimleriyle beşerin özne fikrinin aşıldığı bir yolu göstermeye çalışıyorum.

Bilgi ahlakı aslında bütün bilginin temelinde kategorilerden, kavramlar ve basit önermelerden öte “ihsan edilişin” olduğunu gösteren düşüncedir. Metafizik, her zaman kendince beşerin saydığı kategoriler, kavramlar ve basit önermelerle başlamış ama bütün bilginin temelinde Varlık ihsanını unutmuştur. Bilgi ahlakı yalın olarak bütün bilgi süreçlerinde kökensel verilişin tasdik edilmesidir. Kökensel verilişin tasdik edilmesi Varlık ihsanı veya bağışının kesinliğinde kabul edildiği düşüncedir.

Bilginin kaynaklarıyla ilgili olarak “ahlak” ifadesiyse özellikle tercih edilmiştir. Etimolojik olarak “moral” ifadesinden ayırdığım, “ahlak” tam da hiç durmayan “halaka” faaliyetine bağlıdır. “Halaka”yi hiç durmayan tecelli veya tezahür olarak anlayalım. Bu durumda Varlık’ın hiç durmadan akan ihsan edişinin kendisine geri dönerek ulaşacağımız açıklık hikmete giriş için en güvenli yol olacaktır. Varlık tarafından sürekli tecelli eden ihsan, bağış veya verilişe dürüstçe geri dönebilirsek, o zaman bütün bilginin kaynağının Varlık olduğuna kesin bir şahitlik imkânı açılır. Hikmet böylece insan var-oluşunu bütünlüğünde kuşatacak Varlık ile irtibata geçmenin yegâne yolu olur.

Hikmet bilginin kaynakları konusunda ihsana bağlanırken somut tecrübede her çoğulluğa da saygıyı getirir. Beşerin bütün bilgi etkinliğini Varlık tarafından verilişin asaletine geri döndürdüğümüzde artık metafizikten bahsedemiyoruz. Çünkü metafizik her zaman kısmi olarak beşerî düşüncenin bir biçimde içine bulaştığı kategorik ve nesnel düşünce olmuştur. Oysa hikmetle verilişin kesinliğine tutulan Vahiy Düşüncesi beşerî olan her şeyden tecrit olmaya göz dikmiştir. Dolayısıyla hikmetle, beşerin bulaştığı her türlü metafiziği radikal olarak aşan ama içinde bilim, sanat ve dinin hakikatini barındıran düşünceden bahsediyorum.

Hikmet kavramını İbn Arabî üzerinden yeniden düşünüyorsunuz. İbn Arabî’nin düşüncesi çağdaş insan için hâlâ canlı bir imkân taşıyor mu, yoksa bu okuma bilinçli bir yeniden kurma çabası mı?

Bana göre İbn Arabi düşüncesi, içinde her zaman yeni yorum imkânları taşıyan çok zengin bir kaynaktır. Hikmet hakkındaki büyük eseri ölümsüzdür, yer-yüzünde insan olduğu sürece her zaman okunmaya devam edecektir. Hikmetle ilgili temel idrak etme yönlerini veya yordamlarını, onun eseri üzerinden ifade ediyorum. Ama bunu fark ettiğiniz gibi klasik bir metin şerhi şeklinde yapmıyorum. Klasik metin şerhi tarzının günümüz şartlarına ve problemlerine cevap verebileceğini sanmıyorum. Çapraz, ilk başta ilgisiz gibi duran ama aslında derin bağlantıları olan, hatta anakronik veya bağlamsız gibi görünen okumalara daha çok ihtiyacımız var. Bu konuda cesur olmak gerekir. Dolayısıyla benim eserim biraz önce saydığım özellikleri taşıyan, tekil bir yorumlama içinde gelişmiş ve bu çağdaki sorunlara göre konuşmuş özel bir eserdir. Bununla birlikte İbn Arabi üzerinden hikmeti özellikle üç büyük kurucu peygambere atıfla “vahdet” dini üzerinden tekrar gündeme getiriyorum. Dolayısıyla dinle ilgili modern dönemde karmaşaya yol açan bütün hatalı yorumları eleştiriye tâbi tutarak yeniden bir “vahdet” dininin yolunu açmaya gayret ediyorum. Öyle ki bu “vahdet” dini, dinin hakikatini görmemize yardımcı olsun ve bizi parçalanmalardan ve ayrılıklardan korusun.

Modern Batı din anlayışını köklü bir eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Sizce modern din düşüncesinin temel yanılgısı nedir?

Aslında kitapta bütün logos-merkezci, etnik-merkezci ve onto-teolojik din anlayışlarını eleştiriyorum. Logos-merkezcilik, beşer aklının veya zekâsının merkeze konarak “Vahiy” gibi beşerin algılama sınırların aşan bir alana ihata etme iddiasına girmesidir. Etnik-merkezcilik ise bir kültür ve etnik grubun bütün dini kendi tekelinde görme tavrıdır. Diğer yandan Heidegger’den ödünç aldığım onto-teoloji mefhumu burada eleştirdiğim diğer bir tavırdır. Buna göre “Tanrı” sanki ilkece Vahiy’den bağımsız olarak düşünülebilecekmiş gibi bir “var olan” biçiminde temsil edilir. Böylece bu temsilde somut varoluşla ve hayatla ilişkisi kesilmiş donuk veya ölü ilah fikrinden başka bir yol kalmıyor. Somut yaşamla ilişkisi kesilmiş, ötelerdeki ilke olarak bir “Tanrı”, yani metafizik ve onto-teolojik bir “İlah”, “Vahiy”le alakasız kaldığı oranda dinin hakikatini düşünmeye perde oluyor.

Bu kısa açıklamadan sonra sorunuza doğrudan cevap vereyim: “Modern din” düşüncesinin temel yanılgısı dini sadece bireyin tercihine bırakılmış bir inanç alanı gibi görmesidir. Bu din anlayışı gayet beşerî bir özne-merkezci bir anlayış olduğu kadar dinin asıl hakikatini ve getirisini örtmüştür. Din aslında “peygamberlik” aracılığıyla insanın yatay boyuttan dikey boyuta yükselme yoludur. Din, insanın insanlığı bakımından bütün yüce değerleri mümkün kılan hakikat alanıdır. Yatay boyutta bilim nesnel doğrulukla ilgiliyken, dikey boyutta din bizzat hakikatle ilgilidir. Din, hakikate yükselme yolundaki insanın mutlak Varlık ile ilişkisini en yüksek düzeyde mümkün kılan pratikler bütünüdür. Hakikat, bu düzeyde nesnel doğruluklarla ilgili kısmi bir bilgi değil, bizzat mutlak Varlık’ın kimliğiyle karşılaşmanın bütüncül şuurudur. İnsan ancak din yoluyla mutlak Varlık’ın bir kimliği olduğunu ve din yoluyla O’nunla saygı, hayâ, sevgi irtibatları içinde olması gerektiğinin şuuruna varabilir. Bunlar sırf beşerî ilgilendiren psikolojik irtibatlar değil, öylesine derin irtibatlardır ki insanın Varlık’la bütün ilişkilerini dinin asıl amacı olan barış ve huzur temelinde inkılaba vardırır. Bu nedenle, Varlık kimliğiyle rabıtası koparılmış, “dünya”da yalnızca nesnelere ve şeylere gömülmüş, menfaat ilişkilerinin kısır döngüsüne hapsedilmiş modern insan için, hakikat açısından “din” hâlâ yegâne çıkış kapısı olma vasfını korumaktadır.

“Yeni Aydınlanma fikrini değil ama iman hareketinin mümkün kıldığı dikey boyutla ilişkiyi göstermek zorundayız.” Bu ifade, modernliğe bir alternatif mi yoksa başka bir yön önerisi mi? Sizce çağdaş insan bu dikey ilişkiye nasıl girebilir?

İnsanı merkeze koyan eski veya yeni hiçbir Avrupalı “Aydınlanma” fikrinin, günümüz sorunlarına cevap verebileceğini sanmıyorum. Tam tersine bu tip antropolojik ve hümanist fikirlerin sorunları daha çok şiddetlendirdiği gözlemleniyor. Kantçı anlamıyla aklın pratik kullanımından ayırdığım, iman hareketiyle insanın hakikate yükselmesini sağlayan irade hareketini ifade ediyorum. İman, bir şeye basitçe veya körü körüne inanç değildir. İman, dünyevi, egoist menfaatlerin ötesinde, insan için insan olmaklığı bakımından tüketilemeyen ve bitmeyen olgunlaşma hareketidir. Genellikle imanın bilgiye karşı olduğu veya ona alternatif bir yönelim olduğu ifade edilir, bu durumda böylece ondaki irade gücü gözden kaçar. İman yönelimselliğinin bilgiyle ister menfi ister müspet olsun doğrudan bir alakası yoktur, onun anlamı bilginin ötesinde başka bir boyutta ikamet eder. İman, insanın yaşamında çağrısı bitmeyen, mutlak Varlık’a yönelen “aşk iradesi” olduğu kadar, O’nun huzuruna ulaşarak gerçekleşen olgunlaşma cehdini tüketilemez bir güçle ileri sürmesidir.

Modernliğin en büyük problemi, insanı sadece “dünya”da tutan bilimlerle ve tekniklerle değerlendirmesinden ibarettir. İnsanın modernlik içinde teknik bilimlerle büyük keşifler yaptığı yadsınamaz ancak insanın asaletinin ve yüceliğinin anlamı bu modern bilim fikri içinde zuhur edemez. Zuhur edemez, çünkü insanın asaleti ve yüceliğinin anlamı modern teknik bilimlerin yöntemlerinin sınırını aşar. İçinde asaleti ve yüceliği barındıran yüksek bir insan şuuruna ancak dinin hakikatinin tecellisiyle varılabilir. Bu yaygın buhran döneminde modernliği dikey bakımından dönüştürecek ve ona yeniden yön verecek, dolayısıyla hakiki dine yönelecek gerçek bir iman hareketi vücuda gelmelidir. İman hareketiyle olgunlaşacak insanlık bakımından teknik bilimlerin reddedilmesi gerekmez, bu zaten gerçekçi de değildir. Ama modernizmde ideolojiye varan özne-merkezci dünyevi bilimcilik aşılacaktır. Modernizmin aşılması bu durumda birçok veçhesiyle yıkımlara götüren ve özne-merkezci bilimciliğin içinde çerçevelendiği günümüz kapitalizminin veya putperestliğinin de aşılmasıdır.

Şu nokta ayrıca gayet açıktır: Modern bağlamda insanın dikey boyuta yükselmesi, cehtle kendi varoluşu üzerinde bir çalışmayı gerektiriyor. Günümüz insanının kendisine modern dönemde dayatılan her türlü beşerî elbiseyi üzerinden atması hemen beklenemez ama ona en azından belli bir yön göstermek gereklidir. Bu noktada kitapta sanat fikri devreye giriyor. Yatay boyutta bilimlerin içinde gelişecek yeni bir idrak için sanatın dönüştürücü bir yönü olduğunu belirtiliyor. Ama sanatın yeniden hikmet temelinde düşünülmesi gerekli. Yatay boyuttaki doğruluk alanıyla dikey boyuttaki hakikat alanı arasında “sanat” aracı bir görev üstlenebilir.

Sanat şeylerin nicelikten ibaret olmadığını, onların niteliklere sahip olduğunu göstermesi yanında, insanın bütün bilim faaliyetinin temeline yerleşerek, yatay boyuttan dikey boyuta bir aşkınlaşmayı mümkün kılar. Sanatta mutlak Varlık’ın aslında hem bilim hem din içinde güzeli ihsan ederek zuhur ettiğinin idraki gerçekleşir. Dolayısıyla cevabım, dikey boyuta yükselmenin yolu modern insan için sanatın hikmetine ulaşmak olacaktır. Sanat bu durumda iman hareketine bağlı olarak insanın olgunlaşmasına en büyük yardımcı olacaktır.

Modern bilimlerin dışladığı mucize ve sır kavramlarını yeniden merkeze alıyorsunuz. Mucizeyi bugün yeniden düşünmek, bilime karşı bir pozisyon almak mıdır?

Modern dönemin bilim ideolojisi belirsizlik, rastlantı veya olumsallıktan bahsederken mucize ve sır mefhumları bilerek ve isteyerek bastırılmıştır. Çünkü modern dönemde varlık üzerinde ciddi bir önyargı vardır. Bu önyargıya göre varlık sadece nesnelerden oluşan cansız ve kimliksiz bir veri alanıdır. İşte modern dönemde bilimlerin temelinde gelişen asıl gaflet de burada başlıyor. Cansız ve kimliksiz düşünülen varlık daha sonra her türlü müdahalenin mümkün olduğu matematiksel doğa olarak sömürülmeye ve mahvedilmeye açık duruma getirilmiştir. Hikmetin dirilişiyle başlayacak düşüncenin kıyameti önce, bu sefer -büyük harfle- Varlık huzurunda modern gafletten uyanmadır. Uyanma anında bilimler reddedilmiyor, ancak onların temelinde mutlak Varlık’ın ihsan edişinin mucize ve sırla açılan kimliği keşfediliyor. Bilimler modern dönemde temelleri bakımında kimliksiz ve cansız bir veri alanı gibi düşünülmüşse, bu düşünceden kurtulmanın yolu mutlak Varlık’ın kimlik huzurunda gelişecek idrak derinliğidir. Mucize ve sırrı yeniden düşünmek bilimlere karşı bir pozisyon almak değil, onların temelinde bütün akışı sürekli ihsan eden mutlak Varlık’ın kimliğine gerekli saygıdır. Son olarak şunu da ifade etmek isterim: Sürekli ihsan edilişin kesinliği bütün bilimlerin kesinliğinden daha fazladır. İmanın yöneldiği mutlak Varlık, orada duran bir cansız bulut kümesi olamaz. O’nun hiç durmayan mucizevi ve sırlı tecelli hareketi bütün bilimleri baştan kuşatmıştır.

Vahiy temelli bir siyaset imkânından söz ediyorsunuz. Bu, mevcut siyasal modellerin tümüyle dışında bir siyaset mi?

Kitabın temel tezlerinden biri de siyaset ile politikayı ayırmaktan ibarettir. Dahası, politikayla çevreli günümüz dünyasında henüz hakiki manada Vahiy temelli bir siyasetin zuhur etmediğini belirtiyorum. Kitapta bu yönde bir yandan her türlü modern öncesi dogmatik, otoriter ve totaliter politikaya, diğer yandan modern liberal, kapitalist veya sosyalist demokratik politika fikirlerine indirgenemez başka bir siyaset imkanını açmaya gayret ediyorum. Başkası karşısında çoğulcu ve her türlü iktidarı adalet bakımından yargılanmaya maruz bırakan yeni bir siyasetin varlığı gereklidir. En azından Vahiy temelinde toplumsal alanda asıl amacı adalet olan bu siyaset hakkında en ince noktasına kadar şuurlu duruşu ilkece ifade etmek önemlidir. Bu siyasetin hiçbir politikayla karıştırılmamasına özen göstermek gerekir, çünkü o tamamen günümüzdeki çağa uygun olarak gelişecek adil evrenselliğe bakar. Bize dayatılan sahte ve zalim evrenselliklerin ötesinde, adalete imanla bağlanan başka bir siyasetin evrenselliği geleceği kuracaktır. O’nu çağırıyorum: Söylemde ve kuramda O’na “gel” diyorum. Sır ve müzice yine burada devreye giriyor. Demek ki hepsinden önce, geleceğin mucizevi siyaseti önce ona iman etmiş “sır” sahiplerini bekliyor…

Deccal bizim için sadece bir beşerî “şahıs” veya “topluluk” değil, kültürel, siyasal ve ekonomik bir süreçte beliren sistemin de adıdır.” Bu cümlenizi nasıl anlamalıyız?

Bu soruyu burada tam manasıyla yeterli bir cevap vermem mümkün değil. Ancak kitaptaki yönlendirici birkaç fikri zikredebilirim. Ahir zamanda gelmesi önceden bildirilmiş büyük “Deccal” fitnesini, her şeyden önce Vahiy temelli başka siyasetin karşısındaki uzlaşılmaz temel politik kategori olarak düşünüyorum. Hadislerde onun bedeniyle ilgili izlerin her birinin zahir anlamının yanında batini anlamlarını dikkate alıyorum: “Tek gözlü” olması, alnında “kâfir” yazması gibi belirtilen dengesiz fizyonomisi şu an yaşadığımız küresel kapitalist dünyevi sistemin bütün karakterini sunuyor. Fukuyama’nın bildirdiği liberal kapitalist tarihin sonunda, “tek gözlü” ve bütün hakikati örten “kâfir” manasında gelişen dengesiz dünyevi sistemin zalimliği bütün yönleriyle kendini gösteriyor. Bir yanda dünyevî ve vehmî cennetlerinde sınırsız zenginliğe sahip büyük sermaye odakları, diğer yanda milyarlarca fakirin insanın dünyevî bir cehennemi yaşadığı günümüz küresel sisteminin bütünü, Deccal’in küllî “bedeni” olarak tecessüm etmektedir.

Kitapta “beden” mefhumunun anlamına başka bir yönden Batı dillerindeki “corpus” mefhumuyla birlikte dikkat çekiyorum. Bu durumda beden hem bütün dünyevi aldatıcılığın uygulandığı temel düğüm noktasına hem de külliyat manasında bütün kültürel ve ekonomik sisteme tekabül ediyor. Deccal’in elbette zahiri bir bedeni olacaktır, ancak onun zahiri bedeni günümüzde doğduğu gözlemlenen “külliyat” olarak batını bedeninde zuhur edecektir. Günümüzde dijital alandaki gelişmelerle iş birliğine giren küresel kapitalizmin son getirdiği vehimli “harikalar” bunu doğruluyor. Vehmî dijital harikalar diyarında, gerçeklikten bütünüyle kopmuş beşerin hiper-egoist hayallerinde, yani kapitalizmin aldatıcı ve zalim dünyasında, Deccalî sistemin metastazı çoktan başlamış görünmektedir.

Kitap, hem kuramsal hem eylemsel bir çağrı olarak sunuluyor. Okurdan nasıl bir karşılık bekliyorsunuz? Fikri dönüşüm mü, ahlaki tavır mı, yoksa doğrudan bir hayat pratiği mi?

Kitap, önümüzdeki yıllarda iman eden herkesin karşılaşacağı her türlü düşünce sorunu karşısında yeni bir nefes getirmek için yazıldı. Kitabın sonunda okura seslenen bir “Vasiyetname” ekledim. Kısaca okurdan bütün beklentilerimi orada kısaca ifade ettim. Okur sorunuza yönelik hükmünü uygun olduğu gibi verecektir. Onu şimdiden selamlıyor ve hürmetlerimi bildiriyorum.

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir