Prof. Dr. Ali Tan: “Ney insana yoldaş ve sırdaştır; dünya gurbetliğinde yarendir.”

Geleneksel Türk mûsikîsinin hem icrasına hem de düşüncesine emek veren Prof. Dr. Ali Tan ile sanatın özünü, geleneğin taşıyıcılığını ve modern zamanlarda müziğin insan ruhundaki yerini konuştuk. 

***

Siz hem geleneksel müzik eğitimi almış bir müzisyen, hem de akademik eğitim almış bir sanatçısınız. Bu noktada zanaat ve sanat, alaylı ve eğitimli sıfatları zihin dünyanızda, müzik pratiğinizde nereye tekabül ediyor? İki dünyanın kesişimi sanatçıya nasıl bir bakış açısı kazandırıyor?

Değerli hocam Neyzen Niyazi Sayın’ın “iki perde arasındaki manevi münasebet” olarak tanımladığı mûsikî alanı içerisinde; geleneksel ve modern eğitim metotları, sanatın gelenekten geleceğe olan yolculuğunu yüklenmişlerdir. Eğitim şekilleri -ister geleneksel isterse modern olsun- talibi sürecin sonuna kadar götürecek imkânlarla donanmışlardır.

Aldığım eğitime gelince geleneksel değerleri ve modern teknikleri bir arada öğrenmem benim için çok değerlidir. Çünkü icrada ve teoride bana geniş bir bakış açısı sunmuştur. Nihayetinde geleneğin köklerinden beslenen “öz” ve modern yaşamın sunduğu imkânlar, icracının ötekileştirme zemininden uzak bir konumda, geniş bir alanı görmesine yardımcı olur.

Eğer müzik, özellikle ney, varlıkla diyalog olarak algılanırsa, bu diyalog modern insanın ruhsal eksikliğine nasıl bir cevap olabilir? Gerçekten müzik ruhun unutulan dilini hatırlatır mı?

Müzik, ruhun en derinlerine uzanan bu dili gerçekten çok iyi biliyor. Örneğin bazen bir eser dinlediğimizde tüylerimiz diken diken olur. Çünkü perdeler bizi geçmişte bir ana götürür, yani zamandan ve mekândan uzaklaştırır. İşte o dem müzik, insanın kalbine ulaşan en kestirme yolu bulmuştur. Yeter ki ruh bunu istesin, ona kulak kesilsin. Neyzen Niyazi Sayın hocam bu konuda algıları terse çevirerek şunu demiştir: “Ruh mûsikînin gıdasıdır.” Durum böyle olunca müziğin gıdası olan ruhun onunla ortak bir dili konuşmasını beklemek, bunun için sanatla yol aramak daha anlamlı bir hâle geliyor.

Ney üflemek kader midir keder mi?

Her şey kader değil midir? İlahi bir düzenin içerisinde yaşam ve kulluk nimetiyle nefes aldığımız her ana şükürler olsun. Ney de kader-i ilahidendir. Onun üflenmesi kederlendirebilir elbette. Nasıl kederlendirmesin? Tıpkı cennet yurdundan dünya gurbetliğine gönderilen insan gibi değil mi o da? Kamışlıktan koparıldı, içi dağlandı ve perdeler açıldı bağrında. Bir de onun gibi bir gurbetçinin nefesine terk olundu. İki yaren birleşince kederlenmemek elde değil elbette. Bu da takdir-i ilahinin bir neticesidir. Gurbetlikte dostların buluşmasının hikmeti ise şu olsa gerek: Bir derdi en iyi o derdi çeken bilir. “Derd-i dili açma sakın herkese / Derde deva derdi çekenden gelir.”

Biz cemâli müşahede etmek ve kemâli bulmak için dünyaya geldik diyen erenleri göz önüne alırsak, ney size ne ifade ediyor?

Erenler ne güzel demişler. Cemâl ve kemâl yolcularından olalım inşallah. Bu noktada ney sazının rolünü konuşurken çizgiyi doğru yerden çekmekte fayda var. Ney bu kıymetli yolculukta güzeli (kemâli ve cemâli) ararken sadece ve sadece bir araçtır. Modern hayatın biçtiği kimlikle birlikte ney sazına farklı yan anlamların yüklenmemesi gerekir. Ney insana yoldaş ver sırdaştır; dünya gurbetliğinde yarendir.

Ahmed Paşa’nın “Cânıma bir merhabâ sundu ezelde çeşm-i yâr / Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim” dizesi, aşk ve ezelî bağlılık temasını çok yoğun biçimde işler. Veliler, mûsikî işittiklerinde, Allah’a söz verdikleri Elest Bezmi’ni hatırlarmış. Ney taksimi esnasında böyle bir tecrübe yaşadınız mı? Yahut bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu tür anların insanın kendi hatırasında sırlanması gerekir diye düşünüyorum. Her sanatkârın farklı tecrübeleri olur. Zaten sanat icrasının motivasyonlarından birisi de bu anlardır. Ayrıca şunu da söylemek gerekir: Taksim yaparken böyle bir şey yaşamakla taksim dinlerken yaşamak arasında zannederim geniş bir makas yoktur. Zaten, kalpten kalbe yol bulan müziğin insanın gönül telinde titreşmesi, dinleyici ve icracı arasında böyle bir ilişkiyi doğal olarak kuruyor. O dem kalp kalbe ne söyler, gözler neden yaşarır ya da bir kişi kalkıp da niçin “Allah” diye nidâ eder? Cevabı zor. “Söyleyenler kendisin bilmez bilenler söylemez” (Şeyhülislâm Yahyâ)

Sizce günümüz toplumunda kültür, sanat ve tarih bilinçleri neden bu kadar kırılgan hale geldi? Günümüz orta yaş üstü insanlarında hep bir maziye özlem, içten içe z kuşağına da bir serzeniş söz konusu. Özellikle genç kuşaklarda bu kırılganlığın sebepleri neler?

Kırılganlıkları insanların “öz zamanının” olmayışına bağlıyorum. Çünkü modern insan hep yoğun gündemlerin içerisinde yaşıyor, herkesin acelesi var. Kültür, sanat ve tarih gibi alanlar ise durup düşünmeyi, bakıp değerlendirmeyi zorunlu kılar. Modern dünyanın hızlı tüketim serüveni içerisinde, düşüncenin ve sanatın kemale ermesi bir önceki döneme göre oldukça zor. Çünkü bireyselleşen ve dünya telaşesini önceleyen insanın böyle süreçlere yanaşması mümkün değildir. Bu nedenle insan sadece sloganlara ve popüler olana itibar ederek bu yükü üzerinden atıyor. Sınırlı sayıdaki insanın bunun tersine hareket etmesiyse toplumda asla görünür olmuyor.

Bir diğer sıkıntı da entelektüel düşüncenin gittikçe daralması… Kendi güzel sanatlarından habersiz ve ona karşı ön yargıları olan entelektüel insan modelinin yaygınlaşması sebebiyle “öz”, yine görünür olma imkânlarından birisiyle daha vedalaşıyor. Üzülerek söylemeliyim ki “Çok şükür Türk müziği dinlemiyorum” diye övünen entelektüel bir çevre var. Onlarla ilişkide olan tüm paydaşlar da bu bakış açısının dışına çıkamıyor. Bu seviyede böyle refleksler görünce “Halk bu sanatı sevmiyor” gibi hamasi sloganlar atarak faturayı halka ya da Z kuşağına kesmek bana anlamlı gelmiyor.

Geçmişle, gelenekle kurduğumuz irtibatın kopması insanın kimlik ve aidiyet krizini mi derinleştiriyor? Müzik bu kopukluğu onarma yolu olabilir mi?  Müziğin ontolojik bir görevinden bahsedebilir miyiz?

Gelenekli sanatlarımızın böyle bir potansiyel taşıdığını görmek gerekir. Modern dünyanın değişime odaklı seyrinde savrulan bizlerin, sanatı ve onu besleyen damarları aslında daha küçük yaşlardan itibaren tanımış olmamız gerekirdi. İleriki yaşlarda bu değerlere intibak etmek maalesef çok daha zor. İntibak etmek bir tarafa müziğin konumunu ayarlamada da zorlanıyoruz. Müziğin ve sanatın amaç değil, güzele doğru götüren araç olduğu sadece sözde kalmamalıdır. Tersinden bakarsak toplumun popüler hislerine seslenen sanatın aslında amaç olduğunu çoğu zaman göremiyoruz. Fakat bir slogan olarak “Sanat toplum içindir” diyerek kapıları kapatıyoruz. Durum böyle olunca oluşacak faturaya da razı olmamız; başkalaşan nesillerin bu topraklara ait olmayan, ithal duygu ve düşüncelerle yoğrulmasından rahatsızlık duymamamız gerekiyor.

Günümüzde sanat ve kültür politikaları genelde popüler olan üzerinden şekilleniyor. Bu anlayışın geleneksel sanatlara ve medeniyet mirasına etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Popülere teşne ruhlarımız sebebiyle sanat ve kültüre dair söylem ve uygulamalar çoğunlukla bu pencereden kuruluyor. Bu durum, geleneksel sanatların tümüyle yok sayıldığı veya görülmediği anlamına gelmesin; zira yapılan kıymetli çalışmalar ve destekler elbette mevcut. Fakat sonuç alıcı hamleler maalesef popüler ile kuşatılmış durumda. Popülerin yoğunluğu nedeniyle geleneksel daire oldukça dar bir alana sıkışmış ve sesini duyuramaz hâle gelmiştir.

Özellikle kamu kültür yönetimlerinin geleneksel sanatlara dair projeleri “Salon dolmaz, seyirci gelmez, kimse izlemez” gibi gerekçelerle geri çevirmesi, popüler olanın yalnızca izleyici sayısına bakılarak desteklendiğini açık biçimde göstermektedir. Bu konudaki sayısız deneyimimi bir yana bırakarak, bazı projelerin az kişiye hitap etmesi kadar doğal bir şey olmayacağını ekleyeyim. İzleyiciye bakarak proje verildiğinde, fenomenlerin sanatçı ve fikir adamı olarak karşımıza çıkmasına da şaşırmamalıyız. Anadolu’da güzel bir söz vardır: “Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına…”

Son yıllarda dijital medya, sosyal ağlar, küresel popüler kültür gibi olgular, geleneksel sanatları görünürlüğünü artırdı mı? Bu yeni durumda geleneksel sanatlar bir yanda da reddedilebilir, ticarileştirilebilir hale geldi mi?

Geleneksel sanatların daha görünür olması, aslında bu sanatların içerisinde sadece belirli bir alanın görünür olmasıyla ilişkilidir. Hâlâ bu alanların en değerli üstatları, ilgilileri dışında kimse tarafından tanınmıyor. Bir başka deyişle geleneksel alanda da bir “popüler-geleneksel” bölüm var diyebiliriz. Bu durum bizi “öze” götürdüğü sürece bir problem teşkil etmez. Fakat bireysel alanlar geleneksel sahanın önüne geçerse, o zaman farklı problemler karşımıza çıkar. Çünkü gelenek, bireysel çalışmaların biri ya da birkaçıyla sınırlandırılamayacak kadar derin ve geniş köklere sahiptir. Geleneğin popülerleşen kısmının, bir “popüler gelenek” inşâ etme tehlikesi de her zaman vardır.

Ticarileşmenin geleneksel alanda çok büyük bir hareket alanı bulabileceğini düşünmüyorum. Talebin darlığı ve üretim-eğitim sürecinin uzun olması buna mâni olacaktır. Ayrıca geleneksel alandaki sanatçının da hayatını kendi sanatından kazanabilme yollarının açık olması gerekir. Sanatın eğitim ve uygulama süreçleri, manevi olduğu kadar maddi süreçleri de kapsamaktadır. Bu noktada sanatçının da bir insan olduğu ve yaşamak için para kazanması gerektiği hatırda tutulmalıdır.

Eğer bir genç size ilk kez ney ya da geleneksel Türk mûsikîsi ile tanışmak istediğini söylese, ona ne anlatırdınız?  

Ona hemen bir dinleme listesi sunardım. Kendisini bu iklimle tanıştıracak önemli isimleri dinlemesini ve hayatları hakkında bilgi edinmesini isterdim. Bu vesileyle de küçük bir liste paylaşmış olayım: Cemil Bey, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Kani Karaca, Bekir Sıtkı Sezgin, Meral Uğurlu ve Ahmed Şahin en çok dinlediğim değerlerdendir. Elbette ismini saymam gereken daha nice üstatlarımız var ama bu söyleşiye sığamayacak kadar büyük bir liste yazmak zorunda kalırım. O nedenle benim ilk önerim bu kıymetliler olsun. Talibe bu listeyi dinlerken kendisine bir istikamet belirlemesini, çalışmalarını da o yönde sürdürmesini şiddetle önerirdim. Çünkü sanatın içerisindeki en zor meselelerden birisi yön bulmaktır. Bu nedenle sanata başlarken bu yönleri görmek ve istikameti belirlemek, talibe büyük bir zaman kazandıracaktır


Söyleşen: Sulhi Ceylan

 

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir